This Property Is Condemned – Sydney Pollack (1966)

“Mardi Gras, karnaval demek. Demiryolu üzerinde yürümem gerekse bile gideceğim oraya. Kendi kostümümü tasarlayacağım: Siyah, parlak pullu. Tenim o elbise içinde beyaz görünecek. Yürürken parıldayacağım, dans ederken ışıldayacağım ve maskeli onca erkek… kim olduklarını bilmeyeceğim ve onlar da benim kim olduğumu bilmeyecek. Dans edeceğim, hem de hiç durmadan dans edeceğim”

1930’lardaki büyük ekonomik kriz döneminde, küçük bir Amerikan kasabasında herkesin gözdesi olan bir kadın ve ekonomisinin can damarı olan demiryollarında çalışanların bir kısmını işten çıkarmak için kasabaya gelen bir adamın hikâyesi.

Tennessee Williams’ın 1946’da yazdığı, aynı adlı ve tek perdelik oyunundan serbest bir biçimde uyarlanan bir Amerikan yapımı. Senaryosunu Francis Ford Coppola, Edith Sommer ve Fred Coe’nun yazdığı filmi Sydney Pollack yönetmiş. Başrollerini Natalie Wood ve Robert Redford’un paylaştığı filmde Kate Reid ve Charles Bronson da diğer önemli rolleri üstlenmişler, kadının annesi ve hayranlarından biri karakterlerinde. İlginç bir tesadüf sonucu, o tarihe kadar tümünün kariyerleri televizyon ağırlıklı olan Pollack, Redford, Reid ve Bronson’un sinemaya kaymaya başladıkları dönemin başında çekilen filmin asıl yıldızı Natalie Wood ve önceki birkaç filminin düşük gişe gelirinden sonra hayli önem verdiği bir çalışma olmuş bu. Wood, Redford ve Pollack’ın çıkan sonuçtan mutlu olduğu ama Tennessee Williams’ın, isminin kullanılmasına izin vermemekle tehdit edecek kadar hoşlanmadığı bir film bu ve bugün belki kelimenin tam anlamı ile bir klasik olarak görülmese de kimi özellikleri ile ilgiyi hak eden ve hatırlanan bir çalışma. Hikâyenin ikinci yarısında yer alan ve New Orleans’ta geçen romantik bölümlerin filmin genel havasından -hem içerik hem mizansen olarak- farklı ve bu nedenle de garip durduğu çalışma, başta iki başrol oyuncusu olmak üzere tüm kadrosunun başarılı performansları ve onun en iyilerinden olmasa bile Williams’ın izini taşıyan öğeleri ile izlenmeyi hak ediyor kesinlikle.

Film, üzerine hayli büyük gelen ve sonradan ablasından kaldığını anladığımız dekolte bir elbise giyen ve rayların üzerinde yürüyen genç bir kızın hikâyesini kendi yaşlarında bir erkek çocuğuna anlatması ile başlıyor ve yine aynı gençlerin görüntüleri ile sona eriyor. Dinlediğimiz trajik bir hikâye ve Williams’ın izlerini taşıyan sahneleri ve diyalogları ile de kendisini seyrettirmeyi başarıyor. Kasabanın tüm erkeklerinin “ilgi odağı” olan ve annesinin de bu durumu ailesini ve kendisini ayakta tutmak için arsızca kullandığı kadının tüm o yapay sevgi gösterilerinden ve içine sıkışıp kaldığı küçük kasaba hayatından kurtulmak için bir fırsattır karşısına çıkan ve büyük şehirden gelen yakışıklı yabancı. Ne var ki tüm o “kirlenmişlik”ten sonra bir mutluluk düşü gerçekçi midir ve ne kadar sürebilir bir güzel düş, bunu anlatıyor bize film. Senaryo tamamen bitmeden çekimlerine başlanan film eleştirmenler ve seyirciden beklenen ilgiyi görmeyince, Wood yaklaşık üç yıl boyunca sinemadan uzaklaşmış ama bugün baktığımızda bu ilgi yetersizliğinin bir parça haksızlık olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Evet, hikâyeye kaynaklık eden oyun Williams’ın en parlak eserlerinden biri değil ve film gidebileceği (ve gitmesi gereken) yerlere bir türlü gidemiyor gibi görünüyor ama kendine özgü bir çekiciliği de var açıkçası. Klasik Hollywood’dan esintiler taşıyan ama bunu 1960’lar sinemasının özellikleri ile modern kılmış bir görünümü var öncelikle. Natalie Wood ve Robert Redford başta olmak üzere, tüm kadronun parlak oyunculukları da filme ayrı bir cazibe katıyor. Wood, Altın Küre’ye aday olan performansı ile rolüne epey asıldığını göründüğü her karede kanıtlıyor bize ve karakterinin dinamizmini, çekiciliğini, yaşam arzusunu, sevilmekten aldığı keyfi ve umutlarını ustalıkla geçiriyor seyirciye. Senaryonun Wood’un aksine daha az fırsat tanımış göründüğü Redford ise “gösterişsiz” bir rolün nasıl canlandırılabileceğinin çekici bir örneğini oluşturuyor ve vasat bir oyuncunun gölgede kalmasına engel olamayacağı bir karakteri ayaklandırıp, onu kritik önemde bir konuma yerleştiriyor. Onun bu başarısı olmasaydı, aşk hikâyesi sahip olduğu etkileyicilikten epey bir kısmını yitirebilirdi.

Filmin orijinal adında yer alan “condemned” kelimesi İngilizcede iki farklı anlamda kullanılıyor. Büyük bir suç işlediği için idama mahkum edilen insanlar için olduğu gibi, aynı zamanda içinde yaşanması tehlikeli bulunulan binalar için de kullanılıyor bu kelime. Filmin başında gördüğümüz büyük evin (Wood’un annesinin işlettiği ve kasabanın demiryollarında çalışanların kaldığı bir pansiyon burası) kapısına resmî makamların astığı ve binada oturmanın yasak olduğunu belirten yazı (filmin ismi aynı zamanda bu yazı), Wood’un canlandırdığı Alva karakterinin durumunu da anlatıyor. O da tıpkı bu ev gibi bir “mülk” ve birlikte yaşanması “imkânsız”. Hikâye bu göndermenin bir benzerini iki aşığın gittikleri bir film üzerinden de yapıyor: “One Way Passage” filmindeki kadının ölmek üzere olan bir hasta olması ve filmden çıkışta kadının (Wood’un) adama (Redford’a) filmleri -özellikle de mutsuz bitenleri- her görüşte farklı bir son bekleyerek seyrettiğinden bahsetmesi bizim seyrettiğimiz filmin sonu ile ilgili de epey ipucu veriyor seyirciye.

Bazı sahnelerinin mizanseni ve özellikle de bol diyaloglu olması ile bir oyundan uyarlandığını zaman zaman hatırlatsa da film, Sydney Pollack’ın yönetmenliği hikâyeye kesinlikle bir sinema havası katmayı başarmış ve pansiyonun dışında geçen sahnelerde olduğu gibi hem filmin nefes almasını sağlamış hem de herhangi bir zorlamadan uzak bir hava yaratmayı başarmış. Buna karşılık filmin New Orleans’taki mutluluk bölümü, sanki başka bir filmden alınıp bu filme yedirilmiş gibi bir görüntüye sahip. Bu bölüm hem senaryo hem de yönetmenlik açısından filmin en zayıf anlarına sahip olduğu gibi hikâyenin geneli ile de her açıdan farklı bir yerde duruyor ve açıkçası bir parça zayıf anlatılmış finalle birlikte filme de zarar veriyor. Neyse ki kısa tutulmuş bu bölüm ve büyük/kalıcı bir hasara neden olmuyor.

Oyuncunun sonraki kariyerini düşününce, Charles Bronson’un aslında oyunculuk yeteneği olduğuna şaşırarak tanık olacağınız film, belki de hikâyeyi başlatan ve kapatan genç kızın bir fantezisidir ama fantezi ya da değil, iki baş karakter arasındaki -aslında çok da gerçekçi olmayan- aşkı “elektrikli” bir şekilde anlatmayı başarıyor. Özgürlük ve cinsellik gibi temalara da değinen bu “yetişkin” filmi, Hollywood’un iki büyük ismini gencecik halleri ile karşımıza getirmesi ile bile ilgi görebilecek bir yarı-klasik; olabileceği kadar parlak değil belki ama kesinlikle çekici.

(“Lanetli Kadın”)

Slava – Kristina Grozeva / Petar Valchanov (2016)

“Sen insanların dinleyeceği bir kahramansın. Sana ben inandıysam, herkes inanır. Eğer sen söylersen, büyük etki yaratır”

Rayların bakımını yaparken bulduğu yüklü miktardaki parayı polise teslim edince, kendisini ulaştırma bakanlığının halkla ilişkiler faaliyetinin aleti olarak bulan bir işçinin hikâyesi.

Bulgar yönetmenler Kristina Grozeva ve Petar Valchanov’un birlikte yönettikleri ve Bulgaristan / Yunanistan ortak yapımı olarak çekilen bir film. Senaryoyu Decho Taralezhkov ile birlikte yazan Grozeva ve Valchanov ikilisi, önceki uzun metrajlı filmleri (2010 tarihli “Avariyno Katzane” ve 2014 tarihli “Urok – Ders”) gibi, şimdilik son eserleri olan bu çalışmayı da birlikte yönetirken “gazete kupürleri” adını verdikleri üçlemelerinin de ikinci filmini çekmişler. Bu üçleme kapsamında, iki yönetmen gazetelerde yayınlanan gerçek hikâyelerden esinlenerek yazıyorlar senaryolarını ve burada da hem filmdekine çok benzer bir hikâyeden hem de senaryoya kattıkları ikinci bir gerçek olaydan yola çıkmışlar. Bulgaristan’ın Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar’a aday gösterdiği film, adını Sovyetler Birliği’nde 1924 yılında kurulan bir fabrikada üretimine başlanan kol saatinden alıyor. Hikâyenin kahramanına babasının armağan ettiği ve filmde önemli bir yeri olan saati üreten fabrika artık kapalı ve klasik ünü nedeni ile de sahteleri üretilmeye devam ediliyor günümüzde. Film politikacıların ve onların emrindeki bürokratların, sıradan insanları kendi amaçlarına nasıl alet ettiklerini mizahı da içine alan bir dil ile anlatırken sosyal gerçekçi diye tanımlanabilecek atmosferi ile ilgiyi hak ediyor.

Son dönem Romanya sinemasının toplumsal bir eleştirisi olan filmlerini çağrıştıran havası ile Balkanların ortak unsurlarını hatırlatan çalışmada, yönetmenlerin önceki filmlerinde de rol alan Stefan Denolyubov (demiryolu işçisini) ve Margita Gosheva (işçinin dürüstlüğünü bakanlığının yolsuzluklar nedeni ile sarsılan imajını düzeltmek için fırsat olarak gören hırslı halkla ilişkiler yöneticisi) tekrar karşımıza çıkıyorlar ama bu kez bir öncekindeki rollerini birbirleri ile değişiyorlar. Önceki filmde adam verdiği borç nedeni ile kadına eziyet edip onu kullanırken, burada kadın adamı kullanıyor. Bu ortak öğeyi üçlemenin bir hoşluğu olarak değerlendirip, filmin kendisine geçersek ilk söylenmesi gereken herhalde filmin mesajına hiçbir zarar vermeden ve onu yumuşatmadan bir mizah duygusunu da barındırabilmesi olmalı. Gayet ciddi bir şekilde yapılan bir “kara mizah” bu ve hikâyenin gücünü de arttırıyor. Pek çok farklı festivalde ödül kazanan senaryo filmin en büyük kozu belki de; üstelik bir “yan hikâyenin” filmdeki ağırlığı konusunda bizi tam olarak ikna edememek gibi bir sıkıntısı olmasına rağmen yakalanan bir başarı bu. Kırkına gelmiş kadının kocasını arzusuna rağmen sürekli olarak çocuk sahibi olmayı ertelemesi ve doğumu ileride yapmak üzere embriyoları dondurmak için geçirilen tıbbi operasyon kimi “eğlenceli” anlara kaynaklık etse de ve belki de kadının işindeki hırsının bir sembolü olarak kullanılsa da asıl hikâyeden gereğinden fazla rol çalmış gibi görünüyor. Yine de bu hikâyenin kendi başına bir çekici yanı olmasından dolayı belki de, çok da önemli görünmüyor bu problem.

Film bize bir yozlaşma eleştirisi sergilerken sadece politikacıları değil, sıradan insanları da (toplumu, bir başka şekilde söylersek) unutmuyor. Bulduğu parayı polise teslim etmesi yüzünden iş arkadaşları onunla dalga geçerken, diğer demiryolu işçileri yaptıkları hırsızlıkları ihbar ettiği için kahramanımızı bir güzel dövüyorlar örneğin. Filmin bu açıdan toplumun iki farklı kesimini başarı ile bir araya getirip hikâyelerini doğal bir şekilde örtüştürdüğünü söylemek mümkün. Çarpıcı ve soru işareti ile biten finalinde adamı ve kadını buluşturan filmin, bu finali ile sadece bir öfke patlamasını mı işaret ettiği yoksa dürüst (ve âdil) insanların isyanını mı anlattığı izleyicinin yorumuna kalmış ama Kristina Grozeva ve Petar Valchanov ikilisinin düzene yumuşak bir görüntü altında açık bir saldırı yaptığı kesin. Kadının işi bittikten sonra adamı başından atabilmek için polislerden aldığı yardımın da düzenin bozukluğunun bir başka örneği olarak gösterilebileceğini de belirtmek gerekir burada.

Ödül töreni için pantolon değiştirme ve bu değişikliği zorunlu kılan “kaza” sahnesi gibi anları ve bakanla fotoğraf çektirme sahnesi ile kendine özgü mizahının eğlenceli örneklerini veren film, bir tarafa tavşanlarına büyük bir sevgi ile yaklaşan bir adamı diğer tarafa ise soğuk, planlı ve çıkarcı insanları yerleştirerek tarafını net bir şekilde ortaya koyuyor; bir çözüm önermiyor (eğer finalde ima edilen, bir öneri değilse!) ama en azından -eğlenceli türünden- bir saptamada bulunuyor. Adamın ödül töreni sırasında ortadan kaybolan ve babasının ona armağanı olan Slava marka saatinin yerine devletin kendisine modern ama kişiliksiz bir görünümü olan bir saat vermesinin de, “eski”nin yerini alan “yeni”nin onun ihtişamından çok uzakta olduğunu anlatmak için kullanılan bir sembol olduğunu söyleyebiliriz sanırım. Krum Rodriguez’in hikâyenin doğallığına yakışan gerçekçi görüntüleri ve iki baş oyuncusunun karakterlerine çok iyi uyan oyunları (adamın sessiz sadeliği ile kadının gürültülü yapaylığı) ile de değer kazanan film görülmeyi hak eden bir film kesinlikle.

(“Glory” – “Kol Saati”)

Fences – Denzel Washington (2016)

“Ben de seninle duruyordum. Tam burada, yanındaydım. Benim de bir hayatım var ve seninle aynı yerde durmak için hayatımın on sekiz yılını verdim. Ben hiç başka şeyler istemedim mi sence? Hayallerim, umutlarım yok muydu? Benim hayatım ne olacak, ben ne olacağım? Başka erkekleri tanımak benim hiç aklımdan geçmedi mi? Bir yerlerde uzanıp, sorumluluklarımı unutmak istemedim mi? Birileri beni güldürüp, mutlu etsin istemedim mi? İstekleri ve ihtiyaçları olan yalnız sen değilsin. Ama ben sana tutundum, Troy. Bütün hislerimi, isteklerimi, ihtiyaçlarımı, hayallerimi senin için içime gömdüm. İçine bir tohum ektim ve onun için dua edip, açmasını bekledim ama tohumun, toprak çok sert ve kurak olduğu için açmayacağını anlamam on sekiz yılımı almadı. Ben sana tutundum, Troy, daha da tutundum. Sen benim kocamdın. Sahip olduğum her şeyi sana borçluyum. Her bir parçamı sana verdim. Yukarıda odamızda karanlık çökerken dünyadaki en iyi erkek olmadığın şüphesini kafamdan atmak, sen nereye gidersen hep yanında olabilmek için elimden gelen her şeyi yaptım. Çünkü sen benim kocamdın, çünkü karın olarak yaşayabilmenin tek yolu buydu. Hep verdiklerinden ve vermek zorunda olmadıklarından söz ediyorsun. Ama sen de alıyorsun, Troy. Alıyorsun ve vermiyorsun. Kimin ne verdiğinden haberin bile yok”

1950’li yıllarda Pittsburgh’da, bir yandan ailesini geçindirmeye çalışırken diğer yandan kendi arzuları ve hayal kırıklıkları ile yüzleşen bir adamın hikâyesi.

August Wilson’ın aynı adlı tiyatro oyunundan yine kendisi tarafından sinemaya uyarlanan ve Denzel Washington’ın yönettiği bir Amerikan yapımı. Yazarın “The Pittsburgh Cycle” adı ile bilinen ve her biri farklı bir on yılda geçen on oyunundan beşincisi olan eser 1950’li yıllarda Pittsburgh’daki bir siyah işçi ailesini anlatıyor ve aralarında prestijli Pulitzer ve Tony’nin de bulunduğu pek çok tiyatro ödülünü kazandı. Güçlü diyalogları ile dikkat çeken oyunu sinemaya aktaran Denzel Washington 2010 yılında Broadway’de sahnelenen oyunda bu filmde de kendisi ile başrolleri paylaşan Viola Davis ile birlikte yer almış ve o çok beğendiği oyunu sinemaya taşımaya karar vermiş. Bunu yaparken de, daha ilk dakikalarda fark edileceği gibi, oyuna tamamen sadık kalmış ve özellikle bir sinema havası yaratmama tercihinde bulunmuş. Sağlam oyunculuklar ve oyunun metninden kaynaklanan gücü, filmi kesinlikle ilgiye değer kılıyor ve Washington’ın mizanseni de baştan yaptığı tercihe uygun olarak ilerleyerek şaşırtmıyor. Bu yanlarına karşılık, finalindeki mistik havanın çağrıştırdığı ve hatta altını çizdiği bir içerik problemi var ki hikâyenin mesajını savunmayı (ya da en azından anlamaya çalışmayı) hayli zor kılıyor ve açıkçası bir eleştiriyi de hak ediyor.

Hikâyenin başlarında 1950’li yılların ABD’sindeki ırk ayrımcılığının izlerini taşıyan diyaloglar sık sık çalınıyor kulağımıza ve bunların en önemli olanı da temizlik işlerinde çalışan siyahların hep çöpleri toplaması, beyazlarınsa çöp kamyonlarını sürmelerini vurgulayanı. Ailenin babası da en yakın arkadaşı ile birlikte çöpleri toplayanlardan biri ama hikâyenin bir aşamasında sürücülüğe de terfi ediyor. Belki ülkede değişmekte (veya en azından görünürde yumuşamakta olan) ayrımcılığın bir sembolü bu rol değişimi ama bir yandan da hikâyenin zaten kısıtlı olan politik yanını yumuşatıyor. Oyunun yazarı August Wilson’ın anlattığı karakterleri ve yaşadıkları hayatı çok yakından gözlediği ve çok iyi bildiğini devamlı hissettiren bu hikâyeyi sinemaya tiyatro havasını dağıtmadan ama -yeterli olduğu tartışmaya açık- bir şekilde sinema havası katarak aktarmış beyazperdeye Wilson ve Washington ikilisi. Bu tercihin en büyük artısı karakterlerin sözlerinin ve o sözlerin arkasındaki duyguların çok güçlü bir biçimde yansıması oluyor bize. Ne var ki bu artı öte yandan beraberinde iki soru getiriyor önümüze. Bu derece “büyük” konuşmalar sinemasal gerçekçilik açısından doğru mu ve bu derece “çenesi düşük” bir hikâyeyi konsantrasyonu yitirmeden takip etmek mümkün mü? Her iki sorunun da evet ve hayır yönünde taraftarları olacaktır kuşkusuz ve açıkçası bu tarafların her ikisi de haklı olacaktır verdikleri cevaplarda.

Çok çalışan, çok çekmiş ve temel olarak iyi bir insan olarak resmediliyor, Washington’ın kendisinin canlandırdığı baba karakteri. Biri önceki evliliğinden olan, diğeri halen evli olduğu eşinden iki erkek çocuğu kendi inançları ve değerleri doğrultusunda yetiştirmiş ve onların (özellikle küçük olanının) hayatlarını kendi istediği gibi şekillendirmekte kararlı. Onun aile “reis”liğini geleneksel olarak nitelendirmek ve anlayışla karşılamak mümkün diyor sanırım film bize ama finalde “gökyüzünden gelen mesaj” ile bunu bir adım daha ileri götürüyor ve bizi “yüce bir bağışlama”nın ortakları arasına sokmaya çalışıyor. Elbette filmin bu adamı sadece sert eleştirinin konusu yapmayı beklememeliyiz ama iki saati aşan sürenin sonunda bir parça daha fazla eleştiri görmeyi istemek de hakkımız olsa gerek. Sonuçta bir belgesel değil bu ve “gerçekler”i sadece gösterip, tarafsız bir konumda durma hakkı yok. Filme adını veren çitlerin, sembolizm anlayışının örnekleri olarak, günümüz sinemasından çok tam da hikâyenin geçtiği yılların tiyatro anlayışının izlerini taşıdığını da söylemek gerekiyor. Bu çitleri aileyi dışarıya karşı korumanın ve işte tam da bu bağlamda, onları kendi iktidarı altında tutmaya çalışan bir anlayışın sembolü olarak görebiliriz herhalde. Dolayısı ile dışarıdan gelenleri içeriye sokmamak kadar, içeridekileri dışarıya çıkarmamanın da aracı bu çitler. Annenin kendisini yıkaan bir haberden sonra evden dışarı koşarak çıktığında kendisini çitlerin önünde bulmasını ve onlara yaslanarak durmasını da (onlar tarafından dışarı çıkmasının engellenmesini bir başka ifade ile) bu bağlamda değerlendirmek gerekiyor.

Çok kısa anları dışında tamamen evin içinde ve özellikle de bahçesinde geçen hikâyede konuşmaların yoğunluğunu, nadir de olsa sessiz bir ana denk geldiğinizde anlıyorsunuz; çünkü bu anlarda hem siz hem film nefes alıyor ki aynı durum kamera evden her uzaklaştığında da hissettiriyor kendisini. Anlatılan erkeğin değil, kadının hikâyesi olsaydı asıl olarak bunu da filmin sembollerinin arasına koyabilirdik belki ama hikâyenin asıl kahramanı erkek karakter. Açıkçası kadının -yeterince- anlatılmayan hikâyesi, en az erkeğin anlatılan hikâyesi kadar ilginç olabilirmiş diye düşündürten bu filmde oyunculuklara ise diyecek söz yok. Ağlayarak isyanını dile getirdiği sahnedeki performansının en iyi kanıtı olduğu oyunculuğu ile Viola Davis başta olmak üzere tüm oyuncular çok başarılı ve yoğun diyalogların ve duygusal iniş çıkışların üstesinden ustalıkla geliyorlar.

Başrolde olan Davis’in Oscar’da kazanma ihtimalini arttırmak için kendi tercihi ile yardımcı oyuncu dalında ödüle aday olmasının (bu ödülü aldığını da not edelim) ve August Wilson’ın henüz senaryoyu tamamlamadan hayatını kaybetmesi nedeni ile onun çalışmasını sürdüren Tony Kushner’ın senarist olarak değil, yapımcı olarak gösterilmesinin ve aynı çalışmaya katkı sağlayan Washington ve Spike Lee’nin adlarının ise hiç anılmamasının dikkat çektiği film, işçi sınıfından bir aileyi odağına alması açısından önem taşıyor kuşkusuz. Her ne kadar bu sınıf meselesini çok dar tutsa da ve dönemin koşulları içinde bir yere yerleştirmese de takdir etmek gerekiyor bu tercihi. Oyuna oldukça sadık kalsa da hiçbir anında durgun görünmemeyi başarması ve Washington ile görüntü yönetmeni Charlotte Bruus Christensen’in görsel tercihlerinin başarısı (ki bu tercihler filmi görüntüye alınmış bir oyun olmaktan uzak tutuyor) filmin diğer olumlu yönleri olarak gösterilebilir. Fazlası ile yoğun olsa da, bu “şiirsel gerçekçi” bir havası olan filmi görmekte yarar var. Finaldeki “bağışlayın” mesajına ise temkinli yaklaşmalı; bağışlama bazen yeniden başlamayı mümkün kılar ama bazen de bağışlanan suçu normal ve görünmez kılar çünkü.

(“Çitler”)

3000 Layla – Mai Masri (2015)

“Onu bu dört duvar arasında tutmaya hakkım var mı bilmiyorum”

İsrail’in, bir teröriste yardım ettiği gerekçesi ile hapis cezasına çarptırdığı Filistinli bir öğretmenin cezaevindeyken hamile olduğunu öğrenmesi ve doğacak çocuğu ile ilgili yaşadığı endişelerin hikâyesi.

Filistinli yönetmen Mai Masri’nin yazdığı ve yönettiği, Filistin, Ürdün, Lübnan, Fransa, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri ortak yapımı bir film. Toprakları İsrail işgali altındaki Filistin halkının acıları üzerine çektiği belgesellerle sinemaya giren yönetmenin bu ilk konulu filmi Ürdün’ün Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar’a aday gösterdiği çalışma olmuştu. Yönetmenin Lübnanlı bir sinemacı olan eşi Jean Khalil Chamoun ve iki kızına ithaf ettiği filmin açılış ve kapanıştaki kısa sahneler dışında hikâyesinin hemen tamamı cezaevinde geçiyor ve bir anlamda Masri’nin ülkesinin durumu için bir metafor olarak kullanılıyor bu ortam. Hikâyesinin içeriğinin sağladığı duygusal ve politik etkileyicilikten yararlanmayı bilen filmin sinema estetiği (veya daha doğru bir ifade ile söylersek, sinema dili) açısından yeterince güçlü olmaması dikkat çekiyor. Karakterlerin şablonlar düşünülerek çizilmiş olması hissinin de bir parça zayıflattığı film, öte yandan yönetmenin belgesel tecrübesinden taşıdığı izler ve hikâyesinin benzerlerinin pek çok yerde yaşandığını (ve yaşanmakta olduğunu) bilmenin de katkı sağladığı gerçekçiliği ile ilgi çekebilir.

Kapanış jeneriğinden önce görüntüye birtakım istatistikler getiriyor yönetmen Masri: 1948’den beri 700 Bin Filistinlinin İsrail hapishanelerine atıldığını ve filmin çekildiği tarihte 6 Bin Filistinlinin (erkek, kadın ve çocuk) hapiste olduğunu öğreniyoruz. Seyrettiğimiz hikâyede erkek mahkumları ve asker, doktor gibi diğer erkek karakterleri görsek de temel olarak bir “kadın filmi” bu, baş karakter olan Layal’ın karakteri üzerinden çizilen bir kadın filmi. Kendisini ceza almaktan kurtaracak bir yalanı söylemeyi (yardım ettiği Filistinli çocuğu (18 yaşından küçük bir erkek bu) arabasına bıçakla tehdit edildiği için aldığını iddia etmeyi) kocasının ısrarına rağmen kabul etmeyerek gösterdiği dürüstlük ve “analık” duygusu (çocuğun daha fazla ceza almasını engellemiş oluyor böylece), hikâyenin ana teması olan “cezaevinde büyüyen bir çocuğa annelik etmek” ve kadın mahkumlar arasındaki ilişkileri birlikte düşündüğümüzde filmin, kendisi de bir kadın olan yönetmenin anlattığı bir kadın hikâyesi olduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım. Kendisini yalnız bırakan kocasından destek alamayan kadının yaşadığı tüm zorluklara rağmen bir yandan -politik açıdan- bilinçlenirken bir yandan da çocuğunu ve kendisini ayakta tutmaya çalışmasını da bir kadının direnişi olarak görmek mümkün.

Anneleri ile birlikte cezaevlerinde kalmak zorunda olan çocuklar gibi trajik bir durumu ele alıyor film; ülkemizde de pek çok örneği olan bu trajedinin üzerine bir de kadının (ve çocuğun) Filistinli, cezaevinin de İsrail’de olduğunu ekleyince, tanık olduğumuz hikâyenin hayli acı olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Bu acıyı hemen hiç sömürmeden anlatıyor bize Masri ama -özellikle sinema sanatı açısından- daha parlak olabilecek bir sonuca ulaşmasını engelleyen kimi problemlerden kaçınamadan. Hikâyenin kötü karakterleri olan İsrailli baş gardiyan ve cezaevi müdürü olan iki kadın hayli kaba çizgilerle çizilmiş örneğin. Kötülüklerinin “yüzlerine yansıması”na da özellikle dikkat edilmiş bir çirkinlik içinde gösteriliyorlar bize sürekli olarak. Bu ve kimi gelişmeler hikâyenin bir parça formüller ve kalıplar üzerinden ilerlediği havasını doğuruyor ki sinema değeri açısından zarar veriyor filme bu durum. Hikâyedeki “denge”yi sağlayan İsrailli barışsever kadın avukat veya çocuğunu görme iznini alabilmek için koğuş arkadaşlarını ihbar eden Filistinli kadın karakterlerin ise işte tam da bu dengeyi sağlamak için karşımıza çıkarıldığını düşünmekten kendinizi alamıyorsunuz. Belki de hikâyenin atmosferinin yeterince güçlü kılınamadığının en iyi göstergesi, filmin sonunda kısaca gösterilen gerçek görüntüler. Filistinlilerin İsrail askerleri ile olan anlarını yansıtan bu görüntüler çok daha etkileyici hikâyenin kendisinden.

Belgeselin gerçekçi tavrına sadık kalmış yönetmen çoğunlukla (uyuyan çocuğun elindeki tahtadan kuşun gerçek bir kuşa dönüştüğü sahnenin etkileyici olmasına rağmen doğruluğu tartışmalı, bu gerçekçiliğin dışında kaldığı için) ve tam da bu nedenle filmin bazı sahneleri bu denli başarılı olabilmiş. Örneğin açlık grevine giden mahkumlara askerlerin müdahale ettiği sahne (bizdeki “Hayata Dönüş” “operasyon”unu hatırlatıyor içinizi burkacak bir şekilde), kadın mahkumlar arasında çıkan bir kavgaya nerede ise öylesine ateş eden bir İsrailli askerin işlediği cinayet veya kadının elleri yatağın başına kelepçelenerek gerçekleştirilen doğum gibi bölümler yüreğe dokunuyor gerçekten. 1980’li yılarda geçen hikâye, Lübnan’daki Sabra ve Şatilla kamplarında Falanjistlerin Filistinli mültecileri katletmesini de gündeme getirirken, anne ve oğlunun atıldıkları hücrenin duvarında yarattıkları dünya, görüntü yönetmeni Gilles Porte’un özellikle dar ve kapalı mekanlardaki çalışması, başrol oyuncusu Maisa Abd Elhadi’nin -senaryonun karakterini yeterince derinleştirememesine rağmen- performansı ve hem Filistin’e özgü hem de evrensel bir trajediyi gündeme getirmesi ile seyre değer olmayı hak ediyor yeterince güçlü ya da özel bir sinema dili olmasa da.

(“3000 Nights” – “3000 Gece”)