Avusturyalı yazar Thomas Bernhard’ın 1954 ile 1989 arasındaki “konuşmaları, okur mektupları, söyleşileri ve edebiyat yazıları”ndan oluşan ve editörlüğünü Wolfram Bayer, Raimund Fellinger ve Martin Huber’in yaptığı bir kitap. Almancanın özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki en önemli isimlerinden biri olan Bernhard roman, tiyatro oyunu ve şiir dalllarında hayli çok üreten ve neden olduğu polemikler sanatının da önüne geçen bir sanatçıydı. Ülkesi Avusturya’ya ve onun üzerinden de genel olarak Batı toplumunlarına çok eleştirel bir bakışla konuşan ve yazan Bernhard bu Türkçe baskının arka kapağında yazıldığı gibi “huysuz bir ses” midir tartışılır ama özellikle kendi ülkesinde çok daha sert tanımlamalarla anılmış, kendine özgü, karamsarlığı tıpkı ülkesine karşı duyduğu nefret ve sevgi karışımı gibi derinlere gizlediği bir umutla/iyimserlikle bir arada tutan çok ilginç bir isim olduğu kesin. Bu kitapta bir araya getirilen ve uzun söyleşilerden kısa bir telgrafa kadar değişen uzunluklarda ve farklı mecralarda yayınlanmış ya da seslendirilmiş metinler, Avusturyalı sanatçının eserlerini ve bu eserlerin doğurduğu tepkileri ve görüşlerini anlamak için iyi bir giriş noktası olabilir. Öte yandan Berhnard’ın kaleminden ve ağzından çıkanlar onu anlamanın hiç de kolay olmadığını da söylüyor bize.
Çocukluğunda geçirdiği tüberkülozun etkisini yaşamı boyunca hep taşıyan Thomas Bernhard sanatoryumda geçirdiği günlerde yazdığı öykü ve şiirlerle başlamış sanatsal üretimine ve kendisini yetiştiren ve ülkesi dışında pek tanınmayan, bizde de hiçbir kitabı yayımlanmayan büyükbabası yazar Johannes Freumbichler’den oldukça etkilenmiş kendi ifadesine göre. Onun yazma tutkusunu en çok destekleyen kişi olan ve kendisinin “Lebensmensch” (Bernhard’ın icadı bir Almanca sözcük bu ve “birinin yaşamındaki en önemli kişiyi” ifade etmek için kullanılıyor) olarak adlandırdığı Hedwig Stavianicek‘le onun ölümüne kadar platonik düzeyde kaldığı söylenen bir ilişkisi oldu Bernhard’ın. Pek çok ödül alsa da ve eleştirmen, yazar ve filozof George Steiner tarafından “En iyi döneminde, Kafka ve Musil’den sonra Alman düzyazısının en önde gelen ustası” olarak övülse de, ülkesi ile olan ve devlet adamlarından sanatçılarına medyadan sıradan insanlarına kadar herkesi aynı sertlikle eleştirdiği Avusturya’da çok sert ifadelerle nitelenmiş Berhnard kızdırdığı kesimler tarafından: “devlet denetimindeki insansevmez” (Dil Uzmanı ve Gazeteci Ulrich Weinzierl), “insansevmez söz değirmeni” (Eleştirmen ve Gazeteci Sigrid Löffler) vs. Avusturya’nın devlet adamlarından tüm politikacılarına sanat kurumlarından sanatçılarına sözünü hiç sakınmayan, kendisine ödül verenleri yaptığı “teşekkür konuşması”nda aşağılamaktan çekinmeyen, düşüncelerini tam bir açıksözlülükle dile getiren ve tüm toplumu ikiyüzlülük, yüzeysellik, bilgisizlik, pasiflik ve darkafalılıkla suçlayan biri için beklenebilecek tepkiler bunlar kuşkusuz.
Editörler kitaptaki metinlerin ilk kez nerede ve hangi tarihte yayımlandığını veya dile getirildiğini eserin arkasındaki uzun Notlar bölümünde, ek bilgiler de (hangi koşullar altında vb.) vererek açıklamışlar. Dört satırlık bir metin için 2.5 sayfalık bir not hazırlanmasının da bir örneği olduğu bu bölüm hayli değerli kesinlikle ve kitaba önemli bir katkı sağlıyor. Türkçe baskıdaysa, gerek bu notlarda gerekse asıl metinlerde ihmal edilen bir konu var: kitap boyunca sanat ve siyaset dünyasından Avusturyalı pek çok kişinin adı geçiyor ve o ülkeden olan bir okuyucu için herhangi bir bilgilendirme gerekmeyebilir ama Türkiye’den ortalama bir okuyucu bu isimlerin önemli bir kısmı hakkında herhangi bir bilgiye sahip olmadığı için, metinleri doğru anlayabilmek adına kısa da olsa bir araştırma yapması gerekecektir. Bernhard’ın eleştirdiği, hatta aşağıladığı ve polemiklere girdiği kişi sayısının çokluğu düşünüldüğünde bu da önemsiz olmayan bir eksiklik elbette. Benzer biçimde, çevirmen tarafından eklenen dipnotlarda da tam bir tutarlılık yok. Örneğin bir metindeki Fransızca bir ifade açıklanmazken, çok daha anlaşılabilir olan bir başkası için dipnot düşülmüş nedense. Kitabın -muhtemelen orijinalinde de olduğu gibi- en sonunda yer alan ve eserle ilgili daha çok biçimsel bilgiler veren Not bölümününse, içeriği nedeni ile en başa koyulması daha doğru olurmuş.
“Adiliğin ve adilikten gelen çaresizliğin tekinsiz simetrisi olmuş ahvalimiz. Halkımız vizyonsuz, ilhamsız, karaktersiz bir halk. Zekâ, hayal gücü ona bir şey ifade etmeyen kavramlar. Alpler’deki istisnai eblehliğiyle üretmeye devam ediyor” gibi sözlerle Avusturya halkına saldıran Bernhard başta politikacılar ve sanatçılar olmak üzere tanınmış isimleri de sert eleştirisinin kapsamına almaktan çekinmemiş (Shakespeare gibi başka uluslardan isimler de paylarını almışlar ondan!). Devlet Başkanı’ndan Kültür Bakanı’na önemli isimlere saldırmaktan çekinmemiş Bernhard ve örneğin kendisini ödüllendirenleri o denli ağır sözlerle eleştirmiş ki törenin iptal edilmesine ve ödülünün kendisine posta ile gönderilmesine neden olmuş. “… ne hakkında konuşursam konuşayım, hayat hakkında bile konuşsam, ölüm hakkında konuşurum… Konuşulan her şey her zaman ölüm hakkındadır” gibi ifadelerin neden olduğu ve pek çok eleştirmenin “kötümserlik” olarak tanımladığı bir karamsarlığın hâkim olduğu eserler üretti Bernhard ve “Avusturya’nın kasvetli çocuğu” olarak tanımlandı. İntiharla ilgili bir soruya “düşüncesi var ama niyeti yok” cevabını veren yazarın genel kabullere hep karşı çıkmasının arkasındaki düşünceyi belki de en iyi açıklayan, 1975’te söylediği “Ama daima “ama” diyecek birileri olmalıdır” ifadesi olsa gerek.
Varisleri onun isteğine uymasa da, Thomas Bernhard eserlerinin, telif haklarının sona ereceği tarihe kadar, 75 yıl boyunca, Avusturya’da basılmasını yasaklamak isteyecek kadar öfke doluydu ülkesine karşı. Polemiklerinin arkasında yatan ana unsurlardan biri onun Avusturya’nın Nazi geçimişi ile yüzleşmemiş olmasını düşünmesi. Buna karşılık gerek bu kitaptaki metinlerde gerekse eserlerinde, tüm o öfkenin yanında bir sevginin de varlığını hissediyorsunuz ve belki de yazarda bu denli öfkeyi doğuranın, onun sevdiğinin kendisinde yarattığı hayal kırıklığı olduğunu düşünüyorsunuz. Orijinal baskıda olduğu gibi kapağında Avusturyalı ünlü fotoğrafçı Barbara Pflaum’un çektiği Bernhard portresinin kullanıldığı kitap, onun eserlerini bilenler için bu yapıtları daha iyi anlamaya yardımcı olacak, bilmeyenler içinse içine girecekleri dünyanın büyüklüğü, sertliği ve “karanlığı” için bir uyarı işlevi görecektir.
(“Der Wahrheit auf der Spur. Reden, Leserbriefe, Interviews, Feuilletons”)
“Dostum, ben aptal değilim! Ben sapık değilim! Annemi küçük düşüremezsin! Bunu yapmayacaksın!”
“Minari gerçekten de en iyisi. Her yerde yetişir, yabani otlar gibi. Bu yüzden herkes toplayıp yiyebilir. Zengin ya da fakir, herkes tadını çıkarabilir ve sağlıklı olabilir. Minari kimçide, yahnide, çorbada kullanılabilir. Hastaysan, ilaç yerine de geçer. Minari harikadır, harika!”
“Veda etmeye geldim. Her şey yolunda ve bir daha asla görüşmeyeceğiz. Hiçbir şey için endişelenmene gerek yok”