“Devasa, korkunç bir canavar! Denizdeki tüm balıkları yedikten sonra karaya çıkıp insanları yemeye başlayacak”
Denizden çıkan ve Japonya’yı kasıp kavuran dev bir canavara karşı verilen mücadelenin hikâyesi.
Shigeru Kayama’nın hikâyesinden yola çıkarak senaryosunu Takeo Murata ve Ishirō Honda’nın yazdığı, yönetmenliğini Ishirō Honda’nın yaptığı bir Japon filmi. Sinema tarihinin en eski ve uzun soluklu canavarı olan Godzilla’nın beyazperdedeki ilk macerası olan bu siyah-beyaz filmin, on yıldan kısa bir süre önce ABD’nin attığı atom bombaları ile iki büyük şehri yerle bir olmuş ve on binlerce sivil insanı yaşamını yitirmiş Japonya’dan gelmesi anlaşılabilir bir durum ve yapıt tam da bu korkunç acıyı tatmış bir ülkeden çıkmış olmanın gerektirdiği gibi aksiyon ve korkunun arkasına önemli bir sorgulamayı da katan ilginç bir çalışma. Döneminin imkânları düşünüldüğünde efekt çalışmasının başarısıyla da dikkat çeken çalışma, felâket filmlerinin bilim ve iktidar çatışması geleneğini değiştirerek tekrarlayan, ruhsuz bir görkem yerine ciddi ve doğal bir anlatımı tercih etmesi ile de önemli olan bir film.
Godzilla’nın doğuşuna giden yola ilk adımı atan, yönetmenlik ve görüntü yönetmenliği yapsa da asıl olarak görsel efekt ustası olarak sinema tarihinde yerini alan Eiji Tsuburaya olmuş. Bu filmin de görsel efektlerini üstlenen Tsuburaya’nın okyanusta seyreden gemilere saldıran dev bir ahtapot fikrinden yola çıkan yapımcı Tomoyuki Tanaka, bilim kurgu ve korku yazarı Shigeru Kayama’dan, kendisinin daha ileri taşıdığı bu düşünceyi öyküleştirmesini istemiş. Kayama’nın orijinal öyküsünü temel alan Takeo Murata ve Ishirō Honda da bu ilk Godzilla filminin senaryosunu oluşturmuşlar.
Açılış jeneriğinde Japonya Sahil Güvenlik Komutanlığı’nın desteğiyle çekildiği belirtilen filmin öyküsü Odo Adası’nın karasularında bir yük gemisinin batmasıyla başlıyor. Denizden gelen korkunç sesin ve ardından su yüzeyine çıkan parlak ışığın kaynağıdır bu olayın nedeni ve işte o kaynak bu filmle sinema dünyasına ilk kez adım atan Godzilla’dır. Ardından başka gemiler de aynı akıbeti yaşamaya başlayınca gazeteciler, bilim adamları ve politikacıların gözleri Odo Adası’na çevrilir ama kısa bir süre içinde Godzilla Tokyo’ya kadar yakıp yıkarak ilerler. Öykü bu yaratığı bir an önce yok etmek isteyen güçlerle onun tüm silahlara karşı dayanıklı olmasının sırrını keşfederek (“Onu bu silahlarla öldürmek mümkün değil. Godzilla hidrojen bombalarının alevlerinden bile sağ çıktı. Şu an önceliğimiz, onun muazzam hayatta kalma becerisini incelemek olmalı”) insanlığa faydalı olacak bir sonuca ulaşmak isteyen bilim adamları arasındaki çatışma üzerinden ilerlerken, çözüm bir başka bilim adamından gelecektir bir bedeli olsa da.
Etrafına radyasyon yayan ve okyanusun dibindeki evinden hidrojen bombası denemeleri yüzünden su üzerine ve sonra da karaya çıkan Godzilla’nın hikâyesini anlatan bir filmin Japonya’dan çıkmış olması şaşırtıcı değil kuşkusuz. Aynı nedenle Godzilla’nın öyküsünün, temelinde barış mesajına odaklanan bir sinema yapıtına yol açması da oldukça anlaşılabilir bir durum. Senaryo Amerika’nın Japonya’da on binlerce sivilin ölümüne yol açan atom bombasını -ama failin adını söylemeden- sadece bir kez doğrudan anıyor (“Nagasaki’deki atom bombasından kıl payı kurtuldum. Bir bu eksikti!”) ama tüm öykünün bu korkunç trajedinin ve savaş suçunun sonuçları üzerine kurulu olduğunu sık sık belli ediyor açık bir şekilde. Bir başka sahnede duyduğumuz, Godzilla’nın yıkımından çocuklarını korumaya çalışan bir annenin sözleri (“Yakında babanıza kavuşacağız”) savaşta kaybedilen birisine yönelik olsa gerek. İkinci Dünya Savaşı’nda yenilenler tarafında olan Japonya’nın Müttefik Devletler tarafından gerçekleştirilen işgalinin bitiminin üzerinden henüz iki yıl geçtiğini düşünürsek, daha doğrudan bir ifade olmaması anlaşılabilir ve senaryonun -kabul edilebilir bir dozda- zaman zaman bir parça didaktik olmasını da dengeliyor. Godzilla’yı “uyandıran”ın, geliştirilen bir silah için gerçekleştirilen deneyler olmasını kamuoyundan saklamak isteyenlerle bunu ifşa etmek isteyenlerin sert tartışmaları (filmin çizgi romanların görsel estetiğine yaklaştığı pek çok andan biri bu sahnede çıkıyor karşımıza) üzerinden politik göndermeleri de olan filmin asıl mesajı, bir gözünü savaşta yitiren bir bilim adamının ikilemi üzerinden veriliyor. Nükleer güç için yapılan iyi niyetli çalışmaların atom bombasına giden yolu açması gibi, kendi çalışmasının da insanların hırsı ve politikacıların kötülüğü yüzünden tehlikeli bir sonuç üretmesinden korkan genç adamın düşünceleri ve eylemleri senaryonun mesajının en önemli aracı oluyor. “Bir bilim adamı, hayır bir insan olarak, insanlığın cephanesine bir korkunç silah daha eklemeyi kabul edemem” diyen bu insan yakın geçmişteki dehşeti yaşayan genç neslin endişelerinin de sesi oluyor bir bakıma. Mesajlar naif ve doğrudan ama atom bombasının üzerinden sadece 9 yıl geçtiği göz önüne alınırsa, oldukça doğal ve hatta kaçınılmaz bir durum bu ve açıkçası öykünün sahiciliğine de katkı sağlıyor. “Nükleer denemeler devam ederse yeni Godzillalar çıkar” ifadesinin sözlü olarak doğrudan dile getirilmesi, bugünün sineması için bir parça fazla doğrudan bir tercih ama bir bakıma sonraki filmlerin de yolunu açan bu cümlenin çarpıcı uyarıcılığı ve içerdiği öngörünün doğruluğu ihmal edilmemeli. Filmin “politik” içeriğinin Amerikalılara fazla geldiğini ve önemli bir kısmı bu filmin yeniden kurgulanması ve “siyasi” temaların ve söylemlerin atılması ile oluşturulan bir yapıtın ABD piyasasında “Godzilla, King of the Monsters!” adıyla gösterime çıkarıldığını ve bugün Godzilla anılırken kullanılan “The King of the Monsters” (Canavarlar Kralı) ifadesinin ilk kez o filmde kullanıldığını da belirtelim bu arada.
Dönemin koşulları düşünüldüğünde efektleri başarılı olan ve özellikle Godzilla’nın bir yolcu trenini paramparça ettiği sahnenin etkileyiciliği ile dikkat çeken filmde helikopter, gemi ve itfaiye aracı gibi, Godzilla’nın hışmına uğrayan bazı objelerin oyuncak olduğu dikkatli bir izleyicinin gözünden kaçmayacaktır ama sinemanın bu orijinal canavarının doğum filminin keyfini bozmadığı gibi, eğlence de katıyor açıkçası bu durum. Godzilla’nın şehri yıkıp geçtikten sonraki görüntülerin atom bombası sonrasındakileri hatırlatmaları ile bir gönderme olduğunu düşündürten yapıt, kalabalık figüran kadrosu ve Akira Ifukube’nin özgün müzik çalışmasından da önemli bir destek alıyor.
Bu “Bir Canavar Doğuyor” filmi günümüze kadar süren bir ilginin de başlatıcısı oldu ve otuz üçü Japon, altısı da ABD yapımı olan toplam otuz dokuz Godzilla filmi daha çekildi; bu filmlerin biri Japon, diğeri Amerikan yapımı olan son ikisi henüz gösterime girmedi. Meraklısının karşısına önce sinemada çıkan tüm karakterler içinde, kısa çizgi filmlerle doğan Mickey Mouse’u bir kenara koyarsak, en fazla macerası olanının Godzilla olması da bu ilginin kalıcılığını ve sürekliliğini doğruluyor kuşkusuz. Kimileri tarafından ABD’nin metaforu olduğu öneri sürülen (Japonya’nın İkinci Dünya Savaşı’nda Pearl Harbor baskını ile bir canavarı uyandırmasına gönderme) Godzilla bu ilk filmden sonra çok farklı temaların (doğal felaketler, çevre sorunları gibi) ele alındığı ve bazen bir anti-kahraman bazen de insanlığı daha büyük tehlikelere karşı savunan bir canavar olarak resmedildiği yapıtlarla çıktı seyircinin karşısına ve popüler kültürün önemli figürlerinden biri oldu tartışmasız bir şekilde. Son olarak, Godzilla’nın neyin metaforu olduğu ile ilgili olarak, özellikle 1990’larda öne çıkan ilginç bir yorum olduğunu da yazmakta fayda var bu figürün doğurduğu tartışmaların yaygınlığına örnek olarak. Japonya’nın sağcıları Godzilla’nın İkinci Dünya Savaşı’nda ölen Japon askerlerin “huzursuz ruhları”nı temsil ettiğini ve yıkıcı öfkesinin ülkenin savaş sonrasında geleneksel değerlerinden uzaklaşmasından kaynaklandığını öne sürüyorlar. İlk filmin müziklerini yapan Akira Ifukube de bu yorumu desteklemiş ve Shūsuke Kaneko’nun 2001 Japon yapımı Godzilla filmi “ Gojira Mosura Kingu Gidora Daikaijû Sôkôgeki”nin öyküsü bu tema üzerine kurulmuş üstelik.
Masao Tamai’nin imzasını taşıyan görselliğinin Amerikan sinemasının B filmlerini ve çizgi romanları hatırlattığı, ses çalışmasının da dikkat çektiği film çekildiği tarihte o zamana kadarki en pahalı Japon yapımıydı. Öyküsünde işte o tür eserlerde rastlanacak türden romantizm, trajedi ve doğrudanlık barındıran film bir canavarın doğuşunu anlatması ve bilim insanlarının önemini de içeren hatırlatmaları ile önemli ve izlenmesi gerekli bir yapıt.
(“Godzilla”)
“Yüz yıl önce Afrika uçsuz bucaksız, karanlık ve bilinmeyen bir yerdi. Bu toprakların kana bulanmış yollarında sadece birkaç kâşif ve misyoner, fil dişi avcıları ve kötü şöhretli köle avcıları hayatlarını tehlikeye atıyordu. Büyük ödül; parıldayan fil dişleri ve durmaksızın devam eden kabile savaşlarında bizzat kendi kralları ve şefleri tarafından satılan ya da köle tüccarları tarafından ele geçirilen kan ter içindeki kölelerdi. Aslan ve pars, uçsuz bucaksız yaban sürülerinin ortasında vahşice avlanmaktaydı. Hemcinsini anlama iradesinden yoksun kalan insanoğlu ise hayvanlaştı ve onların yaşam tarzı, kendi yaşam tarzı oldu”
“Ama domuz seni kesmez değil mi, amirim? Sen insan avlamaya alışmışsın”
İtalyan yazar, filozof, kültür eleştirmeni ve politik/sosyal yorumcu Umberto Eco’nun 1999 ile 2005 arasında La Repubblica gazetesi, L’espresso ve MicroMega dergilerinde yayımlanan yazıları, konferanslarda yaptığı konuşmaları ve farklı kitaplara yazdığı önsözlerinden oluşturulan bir derleme. “Sıcak Savaşlar ve Medyatik Popülizm” alt başlığı ile yayımlanan kitap, bu adın da ifade ettiği türden içerikleriyle bir Batılı entelektüelin gözünden 2000’li yılların ilk yarısında dünyadaki politik, teknolojik ve toplumsal gelişmelerin nasıl algılandığı ve değerlendirildiğini anlamak için başvuru niteliğinde bir yapıt olarak görülebilir. Her ne kadar akademik bir yayında göreceğiniz türden derinlikte değil metinler ama sonuçta Eco’nun birikiminin yansıdığı tüm eserler gibi ilgiyi hak ediyorlar. Zaman zaman ironik ifadelerin araya eğlenceli bir şekilde sıkıştırıldığı yazılardan oluşan ve günümüzde boyutu daha da artan problemlerin yaratabileceği tehlikeleri hatırlatan kitaba yazdığı önsözde Eco, yazıların önemli bir kısmının dünyanın “geriye attığı adımlar”dan söz ettiğini ve “kaygı ve kızgınlık sonucunda” kaleme alındığını belirtmiş. Birikimli bir liberal entelektüelin bizde de karşılığı olan güncel meselelerle ilgili görüşlerini öğrenmek için okunabilecek bir derleme.