“Bizim gibi siyahlardan tonla para kazanıyor ama duvarında bir tane siyahın fotoğrafı yok”
Çok sıcak bir günde Brooklyn’de bir pizzacı etrafında gelişen ve farklı ırklar arasındaki gerilimin kendisini gösterdiği, bir günde yaşanan olayların hikâyesi.
Spike Lee’nin yazdığı ve yönettiği bir ABD yapımı. Cannes’da Altın Palmiye için yarışan ve iki dalda (En İyi Orijinal Senaryo ve Danny Ailello ile Yardımcı Erkek Oyuncu) Oscar’a aday olan film kelimenin her iki anlamıyla sıcak bir günde yaşananları dinamik bir mizansen ve kurguyla, adeta nefes almadan/aldırmadan anlatan, eğlendiren ama aynı zamanda uyaran, geniş oyuncu kadrosunun tümünün sağlam bir takım oyunu verdiği, iyi yazılmış diyalogların dikkat çektiği ve görüntü çalışmasının takdiri hak ettiği ilginç bir çalışma. Üzerinden geçen neredeyse 30 yıla rağmen tazeliğini koruyan yapıt ırklar arası gerilimi taraf tutmadan anlatırken, bu gerilimin aslında neleri örtmek için kullanıldığına hiç değinmemeyi seçiyor bir Amerikan filminden bekleneceği üzere.
Hikâye İtalyan kökenli bir aile tarafından 25 yıldır Brooklyn’de aynı yerde işletilen bir pizza dükkânı etrafında geçiyor. Ağırlıklı olarak siyahların yaşadığı, Porto Rikolu oldukları anlaşılan Latin kökenlilerin ve bir de bakkal işleten bir Koreli ailenin de olduğu bir Brooklyn mahallesi burası ve tüm gazete manşetlerinin havanın korkunç sıcak olacağını haber verdiği bir gündeyiz. Ernest Dickerson’un havanın durumuna yakışan sarı ve kırmızı gibi sıcak renkleri tercih eden görüntüleri sadece karakterlerin değil, bizim de terlememizi sağlıyor ve öykü ilerledikçe harareti artan gerilimi bizim de hissetmemizi sağlıyor. Çeşitli ufak tefek atışmalar ve sözlü tartışmaların dozunu ilk artıran, pizzacının devamlı müşterilerinden biri olan bir siyahın dükkânın duvarlarında hep İtalyan kökenli beyaz ünlülerin (Al Pacino, Robert de Niro, Frank Sinatra, Sophia Loren vs.) olmasına itiraz etmesi oluyor ve bu söylem zaman zaman eğlenceli bir havası da olan ve daha önce de yaşandığı anlaşılan ırklar arası çekişmeleri, iğnelemelerle, argo sıfatlarla ve küfürlerle dolu konuşmalardan hayli öteye taşıyor.
Hikâye Tina adlı karakterin Public Enemy’nin “Fight The Power” şarkısı eşliğinde, farklı kıyafetler içinde dans ettiği görüntülerle açılıyor. Film için yazılan ve öykü boyunca birkaç kez dinleyeceğimiz şarkının eşlik ettiği bu dans hayli öfke dolu ve provokatif bir koreografiye sahip. Açılıştaki bu dinamizmi ve doğrudanlığı hep koruyor Lee ve tümü yüksek sesle ve bazıları bağırarak konuşan karakterleri ile epey “gürültülü” bir öykü getiriyor karşımıza. Spike Lee’nin “meydan okuyan, öfkeli” bir şarkı isteyerek Public Enemy’den talep ettiği “Fight The Power” adlı şarkı için grubun basçısı Brian Hardgrove, “otoriteye karşı değil, gücün kötüye kullanılmasına karşı bir şarkı” demiş ve özellikle vurgulamış bu ayrımı bir konuşmasında. Film gösterime girdiğinde bazı beyaz eleştirmenlerin öykünün siyahları “ayaklanmaya teşvik ettiği” eleştirileri ile birlikte düşünmek gerekiyor bu ayrımı; Lee’nin yapıtının neden olduğu tartışmalardan en önemlilerinden biri bu teşvik iddiasıydı çünkü. Lee ABD’deki düzene karşı bir ayaklanmayı teşvik ya da arzu edecek türden radikal bir düşünceye sahip değil elbette ve zaten öyküde böyle bir unsur da yok. Daha da önemlisi, hikâyedeki gerilimin sadece ırk boyutu ile sınırlı olması; ABD’nin ilk siyah başkanı seçildiğinde liberallerin attığı özgürlük naraları nasıl Obama yönetiminde de Amerikan ordusunun dünyanın dört bir yanını bombalamaya devam ettiği gerçeğinin üzerini örtemediyse, Lee’nin filmi de ABD’nin ana sorununun ırk ayrımı olmadığı gerçeğini ihmal ediyor. Elbette sadece bu soruna odaklanan bir film yapılabilir ve yapılmalıdır da ama ABD’nin “radikal” sinemacılarının çoğunlukla bu türden liberal yaklaşımlarla sınırlı olduğunu ve bazılarına, düzenin kendisini sorgulamadan ırk problemini dile getirmenin bile nasıl ürkütücü geldiğini akılda tutmak gerekiyor.
Lee bu üçüncü uzun metrajlı filminde çok hareketli ve görsel diliyle zaman zaman bir müzik videosunu veya reklam filmini hatırlatan bir sinema dili tercih etmiş. Yavaşlatılan görüntüler, eğik kamera açıları ve gördüğümüzü olduğu gibi yorumlamamızı sağlayan doğrudanlık filme kesinlikle bir çekicilik katıyor ve iki saatlik süresi boyunca canlılığını korumasını sağlıyor. Lee’nin buradaki asıl başarısı ise, bu anlatım tercihinin hikâyenin içeriğinin önüne geçmesine izin vermemesi. Farklı etnik grupların birbirleri hakkında ve hep kameraya dönük olarak küfürlü sıfatlar sarf ettiği sahne örneğin, eğlencesine rağmen, içerik olarak önemini ve öyküdeki yerini muhafaza ediyor. Bu bağlamda soundtrack’ten de sıkı bir destek alıyor film; Spike Lee’nin babası olan caz müzisyeni Bill Lee’nin orijinal müzik çalışması öykü boyunca dinlediğimiz ve çoğu hip-hop türünde olan şarkıların sert doğrudanlığına ilginç bir kontrast oluşturuyor ve adeta öykünün anlatım araçlarından birine dönüşürken, daha insani bir hava katıyor soundtrack’e.
Hikâyenin sonunda beşi polisler, biriyse beyaz çeteciler tarafından öldürülen altı siyahın adını anıyor film. Bu ölümlerin tümü 1980’lerde gerçekleşmiş ve Lee’ye filmi için ilham veren de bu cinayetlerden biri olmuş. 1986’da New York’un Queens bölgesindeki Howard Beach’teki bir pizzacıya giren dört beyazın üç siyah gence saldırdığı bu olayda, kurbanların ikisi ciddi ölçüde yaralanırken, üçüncüsü olan Michael Griffith saldırganların elinden kaçarken yolda kendisine çarpan bir aracın altında kalmış. Öykünün sonlarında siyahların “Howard Beach” sloganı atmaları, orada yaşananın şimdi kendi mahallelerinde yaşandığına inanmalarından dolayı. Lee’nin gerçek kişilerle ilgili göndermeleri onlarla sınırlı değil; kırmızıya boyanmış bir duvarda yazılı olan “Tawana Told The Truth!” sloganı da gerçek bir olaya, 1987’de yaşanan ve Tawana Brawley adındaki 15 yaşındaki bir siyah kızın bir grup beyaz erkek tarafından cinsel saldırıya uğradığını iddia etmesine gönderme. Mahkeme iddianın asılsız olduğu kararıyla sonuçlanmış ama siyah halkın önemli bir bölümü kızın doğru söylediğine inanmış hep. Tüm bu göndermeler, hikâyedeki bir cinayete ve beyazların, özellikle de beyaz polislerin siyahlara karşı zaman zaman şiddet de içeren önyargılarına yönelik olarak yer almış filmde ama Lee’nin senaryosu bu derece sert ve net bir konumdan uzak duruyor genellikle ilginç bir şekilde. Evet, filmde bir “beyaz polis şiddeti” var ama bu eylem bardağı taşıran son damla görünümünde asıl olarak ve Lee’nin senaryosu havanın sıcaklığının ırklar arasındaki gerilimin hararetini daha da artırması üzerinden ilerliyor sanki. Bir başka şekilde ifade edersek, Public Enemy’nin şarkısının adının aksine senaryo bir güçle savaşmayı ima dahi etmiyor ve asıl olarak, ırkların birbirleri hakkındaki önyargıların yanlışlığıyla ilgileniyor.
Olayların yaşandığı sokağa bakan büyük bir camın arkasında işini yapan radyo DJ’ini insanlığın haline bakan bir Tanrı figürü veya sağduyunun sesi gibi kullanmak istemiş anlaşılan Lee ama bu hedefe yeterince erişildiğini söylemek biraz zor. Finalde ABD’deki siyah hareketlerinin iki farklı liderinden yapılan ve mücadelenin şiddetle bağlantısı hakkındaki alıntılar da Lee’nin ortada bir tutum takındığının göstergesi. Martin Luther King Jr. ırklar arasındaki adaleti sağlamak için şiddete başvurmanın ne pratik ne de ahlaki olduğunu söylerken şiddete başvurmayı kesinlikle reddediyor; Malcolm X ise, ABD’de hem iyi hem kötü insanların olduğunu ama gücün kötü olanların ellerinde toplandığını söylerken, meşru müdafaa için şiddete başvurmaya karşı olmadığını ve hatta bu amaçla kullanıldığında onu şiddet değil, zekâ olarak adlandırdığını ifade eder. Çelişen bu iki alıntıyı, siyah hak hareketlerinin hep bir yol ayrımında hissedeceğini ifade etmek için seçmiş de olabilir Lee elbette.
Spike Lee’nin de öykünün ana karakterlerinden Mookie’yi canlandırdığı filmin oyuncu kadrosunun tümü rollerinin hakkını vermişler ama yine de pizzacı Sal’i oynayan Danny Aiello’yu ayrıca anmak gerekiyor. Çok sağlam ve kelimenin tüm olumlu anlamlarıyla gösterişli bir performans göstermiş Aiello ve Lee’nin her bir karaktere, en kalabalık sahnelerde bile gerekli yaşam alanını tanıyan senaryosunun kendisine verdiği fırsatı çok iyi değerlendiriyor. Howard Beach’teki cinayet dışında, esin kaynakları arasında “Alfred Hitchcock Presents” adındaki TV programının “Shopping for Death” adlı bölümünde karakterlerin sıcak havanın şiddet eğilimini artırıp artırmadığını tartışmalarının da olduğu filmde tüm oyuncuları çok iyi kullanan Spike Lee’nin ilham aldığı başka örnekler de olmuş öyküyü yazarken. Örneğin Radio Raheem’in sevgi ve nefret üzerine konuşması ve bir elinde “Love” diğerinde “Hate” yazan muştalı yüzükler olması pek çok sinemaseverin hemen tanıyacağı gibi, “The Night of the Hunter” (Caniler Avcısı – Charles Laughton, 1955) filminde Robert Mitchum’un oynadığı Harry Powell karakterine bir gönderme.
Hızlı ve su gibi akan kurgusu ile Barry Alexander’ın da takdirle anılması gereken yapıt sinema tarihindeki en tartışmalı filmlerden biri kabul ediliyor bugün ve örneğin Time Out dergisinin 2024 tarihli listesinde 23. sırada yer aldı. Bazı beyaz eleştirmenler filmi siyahları ayaklanmaya teşvik etmekle suçlarken (kesinlikle doğru olmayan bir yargı; aksine Spike Lee’nin hayli liberal bir tutum takındığı açık), öykünün sonlarında Mookie karakterinin eyleminin doğruluğu/yanlışlığı pek çok farklı yoruma yol açtı ve sondaki Martin Luther King Jr. ve Malcolm X alıntısının farklı yolları işaret etmesi üzerine çok konuşuldu. Sonuçta Spike Lee’nin üzerinde en çok tartışılan çalışmalarından biri bu yapıt kesinlikle ve ABD’de bugün de geçerli olan bir sorunu çekici bir görsellikle ve sinema diliyle anlatması ile ilgiyi hak ediyor.
(“Doğruyu Seç”)
“Mutlu musun yoksa mutlu numarası mı yapıyorsun?”
“Anne, kızamık değil bu. İlaçla geçen bir şey değil”
“İnsanın nefret ettiği kişiye bilmeden âşık olması ne acı”