“Oraya gittiğimize sevindim. Kendimi ilk defa belli bir dönemden geçmiş biri olarak görüyorum. Bu defa bu, benim hikâyem oldu”
Almanya’yı dolaşarak sinema makinelerinin bakım ve tamiratını yapan bir adamın, yolculuğuna tesadüfen karşılaştığı ve eşinden yeni ayrılmış, depresyondaki bir adamla devam etmesinin hikâyesi.
Wim Wenders’in yazdığı ve yönettiği bir (Batı)Almanya yapımı. Cannes’da Altın Palmiye için yarışan filmlerin yer aldığı ana bölümde sinema yazarlarının verdiği FIPRESCI ödülünü kazanan ve yönetmenin “Yol Filmleri Üçlemesi”ndeki filmlerden biri olan yapıt yalnız iki erkeğin birlikte yaptığı yolculukta yaşananları anlatıyor. Paylaşılan bir yalnızlığın öyküsü olarak da tanımlayabileceğimi film geçmişle yüzleşme, kendi hikâyeni bulma ve hikâye anlatmanın en etkili araçlarından biri olan sinema sanatının geleceği üzerine bir başyapıt. Sadece Wenders’in, Alman sinemasının ve 1970’lerin değil, tüm sinema tarihinin en önemli filmlerinden biri olan film; Robby Müller imzalı görüntüleri, çoğu Alman rock grubu Improved Sound Limited’e ait olan şarkıları ve, Rüdiger Vogler ve Hanns Zischler ikilisinin adeta bir belgeselin kahramanlarıymışcasına “kendilerini” oynadıkları performansları ile mutlaka görülmesi gerekli bir çalışma.
Wim Wenders’in 1974 tarihli “Alice in den Städten“ (Alis Kentlerde) ve 1975 yapımı “Falsche Bewegung“ (Yanlış Hareket) ile birlikte “Yol Filmleri” üçlemesinin bir parçası “Im Lauf der Zeit”. Her üçünün de başrolünde oynayan Rüdiger Vogler, Wenders’in fetiş oyuncularından biri; onunla çektiği pek çok filmde karakterinin soyadı Winter’di ve mesleği de sinemayla ilgiliydi; örneğin burada sinemanın dijitalleşmesinden önce negatif filmleri göstermek için kullanılan sinema makinesinin teknisyeni olan bir adamı oynarken, 1994 tarihli “Lisbon Story”de (Lizbon Hikâyesi) bir ses mühendisini canlandırdı Wogler. Bu saptamaya da dayanarak rahatlıkla söyleyebiliriz ki “Im Lauf der Zeit” sadece iki yalnız erkeğin değil, aynı zamanda sinemanın da hikâyesi. Sinemanın geçmişi üzerine konuşmalar içeren ve bir prolog olarak tanımlayabileceğimiz sahne ile açılan film, daha sonra Bruno Winter (Rüdiger Vogler) ve Robert Lander (Hanns Zischler) adlı adamların projeksiyon makinelerinin bakımı için gittikleri sinema salonları ile bu sanatı mekânları üzerinden öykünün ana unsurlarından biri yapıyor. Sinemanın bugününe ve geleceğine değinen ve epilog olarak tanımlayabileceğimiz bir bölümle kapanan film Wenders’in, ustası olduğu sanat üzerine düşünen bir sinemacı olduğunu net bir biçimde gösteriyor bize.
Alman sinema yazarı ve eleştirmeni Uwe Kunzel bizde “Wim Wenders” adıyla yayımlanan, 1981 tarihli “Wim Wenders: Ein Filmbuch” adlı kitabında yönetmenin o tarihe kadarki tüm filmlerini detaylı biçimde analiz etmişti. Yönetmenin “anıtsal bir film” olarak tanımladığı “Im Lauf der Zeit” adlı yapıtı için, şu yorumu yapmıştı Kunzel: “eleştirmenler önemli olanın yalnızca bu filmi seyretmek, öyküsünü kavramak ve aktarabilmek olduğunu gözden kaçırdılar. Kendisini böyle dolaysız sergileyen “resimler arasında” hiç ama hiçbir şey gizlemeyen çok az sinema öyküsü vardır”. Filmde Robert ile bir çocuk arasında bir tren istasyonunda geçen sahnede çocuğun ağzından duyduklarımız Wenders’in buradaki “ne görüyorsanız o” yaklaşımının söze dökülmüş hâli olarak değerlendirilebilir bu nedenle. “Filmin akışı, görüntüler ve diyaloglar çekim gününden bir gece önce saptanıyordu” diye yazmış Kunzel ve öykünün temel noktaları baştan belli olsa da, sonunun bile radikal ölçüde değiştirildiğini belirtmiş çekimler sırasında. Filmin seyir tecrübesi sırasında oluşan belgesel ve doğaçlama havasını açıklayan bu durum, yapıtı çekici kılan yanlarından da biri olmuş kuşkusuz.
Öykü prolog olarak tanımlayabileceğimiz bir sahne ile açılıyor; sessiz sinema döneminde salonlarda müzisyen olarak çalışan bir adamla o sırada projeksiyon makinesinin bakımını yapan Bruno’nun sohbet ettiği, diyalogları doğaçlama olan bu sahnede Alman sinemacı Fritz Lang’ın “Die Nibelungen” (1924, Nibelungen) ve Amerikalı sinemacı Fred Niblo’nun “Ben-Hur: A Tale of the Christ” (1925, Ben Hur) filmlerini anıyor yaşlı adam ve sinema salonlarının bugün “çöp filmler göstermek”le kapanmak arasında sıkışıp kaldığını dile getiriyor. Bu saptama Wenders’in yapıtının ana temalarından biri ve burada sinemanın dünü ile bugünü üzerinden bu sanatın aldığı hâlden duyulan endişeyi aktarmanın aracı oluyor. Öykünün kapanışındaki epilog bölümündeyse şimdi kapalı olan ve babasından devraldığı sinemanın sahibi olan bir kadınla Bruno’nun konuşmalarına tanık oluyoruz. Sinemayı “görmenin sanatı” olarak tanımlıyor kadın ve “insanların gözlerinde ve aklında sömürülebilecek her şeyi sömüren” filmleri salonunda göstermeyeceğini ifade ediyor. Bu açılış ve kapanış sahneleri filme bir belgesel tadı katarken, Wender’in sinema sanatının hâli ve geleceği hakkındaki görüşlerini bize aktarmanın da aracı oluyor.
Wenders filminde farklı göndermeler yapmış ve saygı duruşlarında bulunmuş. Fritz Lang’e ithaf edilen filmde bu Alman sinemacı yukarıda anılan sahne dışında, iki fotoğrafıyla da çıkıyor seyircinin karşısına; bunlardan biri Lang’ın kendisini oynadığı Jean-Luc Godard filmi “Le Mepris”ten (1963, Nefret) alınmış. Wenders, Kunzel’le yaptığı konuşmada Lang için “Alman sinemasının yitirilmiş babası” ifadesini kullanmış ve kendisi hiç planlamadığı halde usta sinemacının bu filme “kendi kendine gelip girdi”ğini söylemiş. Karakterlerden birinin çocukluğunun geçtiği evin önündeki basamakların altına baktığı sahneyi Nicholas Ray’in “The Lusty Men” (1952, Dehşet Meydanı”) filminden esinlenerek çektiğini söyleyen Wenders görüntülerde yakalanmak istediği hava için Amerikalı fotoğrafçı Walker Evans’ın ABD’de 1930’lu yıllardaki büyük ekonomik bunalım sırasında çektiği fotoğrafları referans almış. Wenders, Evans’ın “lirik belgesel” olarak nitelenen fotoğraflarını görüntü yönetmeni Robby Müller’e vermiş çekimler öncesinde ve film de o fotoğraflar gibi siyah-beyaz çekilmiş. Bruno’nun okurken gördüğümüz kitabın William Faulkner’ın ilk baskısı 1939’da “Wild Palms” adıyla yapılan, daha sonraysa “If I Forget Thee, Jerusalem” adı ile yayımlanan romanı (bizde “Vahşi Palmiyeler“ adıyla basıldı) olduğunu da merak edenler için belirteceğimiz filmin son görüntülerindeki kelime oyununu da analım son olarak: Bruno’nun projeksiyon makinesini onardığı sinema salonunun adı “Weisse Wand” (Beyaz Duvar); tabeladaki harflerin bir kısmı düşünce ortaya çıkan “ww end” hem yönetmenin adına (ww) bir gönderme olmuş hem de öykünün sona erdiğini (the end) duyuruyor seyirciye.
Konuşmasız uzun bölümlerin yer aldığı filmin iki baş karakteri Bruno ve Robert yapıtın en önemli çekicilik kaynakları kuşkusuz. İlki kadınları seven ama ona özgürlük sunan yalnızlığından da vazgeçemeyen, ikincisi ise eşinden yeni ayrılmasının neden olduğu depresyonu ile yaşayan bu iki yalnız ruhun tesadüfen başlayan ortak yolculuklarının “sıradan” hikâyesini seyre değer ve gerekli kılan Bruno ve Robert’in varlıkları öncelikle. Sıradan olmayan bir olayın neticesinde karşılaşan iki adamın o tuhaf durumda normalde gerçekleşecek diyaloglara, sorgulamalara vs. hiç başvurmamaları ve birbirlerinin sessizliğine saygı duymaları, Batı Almanya’nın Doğu Almanya ile olan sınır bölgelerindeki kırsal alanlarda ve adeta terk edilmiş gibi duran ıssız kasabalarda dolaşırken birbirlerinin isimlerini bile uzun bir süre sonra öğrenmeleri farklı bir öykü ve karakterlerle karşı karşıya kaldığımızı gösteriyor bize. Bruno’nun Robert’e öykünün nerede ise öykünün 50. dakikasının sonunda “Kimsin, necisin?” diye sorması ve onun da “Hikâyemden başkası değilim” cevabını vermesi bir dostluğun gelişmesi ya da yalnızlığın paylaşılması için mutlaka bilmenin, tanımanın gerekmediğini söylüyor sanki.
Wenders’in bu yapıtı zengin soundtrack’i ile de dikkat çekiyor. Müziğin yolculuk ettikleri aracın radyosu, Bruno’nun plakları ve ses bandı aracılığıyla bize sık sık yansıdığı filmde özellikle 1960 ve 70’lerin rock melodileri öne çıkıyor. Filmin ABD’de gösterildiğindeki adının kaynağı olan Roger Miller şarkısı “King of the Road”, deneysel rock türünün önemli isimlerinden Alman rock grubu Improved Sound Limited’in grup üyelerinden Axel Linstädt imzasını taşıyan şarkıları ve diğerleri yapıtın yol filmi havasını ve bu havanın özgür ruhunu sıkı bir biçimde destekliyor.
İki adamın yolculuğuna bir süreliğine ortak olan bir üçüncüsünün (Marquard Bohm) depresif hikâyesinin aslında öyküye önemli bir katkı ya da ek bir boyut kattığını söyleyemeyeceğimiz film karanlık/karamsar bir hava taşıyor aslında ama gerek iki adamın dostluğu gerekse onların kendi hikâyelerini bulmaları üzerinden tanık olduklarımız, bu havayı dengeliyor ve özellikle finalin de bir örneği olduğu gibi yaşam sevinci baskın çıkıyor. Wenders’in kendi hikâyeni bulma ve onunla barışma öyküsü olarak da tanımlayabileceğimiz film, akıp giden yollar, hareketli bulutlar ve yollarda sürekli hareket hâlindeki aracın görüntüsü ile zamanın akıp gittiğini hatırlatıyor ve bu akış içinde problemlerin de yaşamlarımızın doğal birer parçası olarak bizimle birlikte akıp gideceğini söylüyor.
“Kudüs’te Terör Saldırısı” ve “İşsizlerin sayısı 1 milyonu aştı” manşetlerini taşıyan gazeteleri seyirciye özellikle gösteren Wenders’in bu tercihini karakterlerin etraflarında olan bitenle ilgisizliğini göstermek istemesiyle açıklamak mümkün. Öte yandan Robert’in, yerel bir gazete çıkaran babasına mesajını yine bir gazete manşeti (“Bir Kadına Nasıl Hürmet Edilir”) aracılığıyla vermesiyle ilişkilendirmek de mümkün bu tercihi. Tıpkı küçük yerlerdeki sinema salonlarının kapanması ya da ayakta kalabilmek için aralarında porno filmlerin de olduğu berbat ticari yapıtları göstermek zorunda kalması gibi, yerel gazetelerin de birer birer hayatımızdan çekilmesine bir gönderme yapıldığını düşünmek de yanlış olmasa gerek.
Robby Müller’in üç saate yakın bir süresi olan filmin uzunluğunu unutturan ve hem gerçekçi hem şiirsel olan, üzerinde çok iyi düşünüldüğünü her karesi ile belli eden görüntüleri akıp giden zamanı, mekânı ve atmosferi elle tutulur kılarak önemli bir katkı sağlamış Wenders’e. Tüm zamanların en iyi yol filmlerinden biri olarak tanımlanmayı kesinlikle hak eden film, Robert’in Bruno’ya bıraktığı bir notta yazdığı gibi “her şey değişmeli” diyor seyircisine. Bu ifadeyi politik anlamda değerlendirmek için hiçbir işareti yok filmin ama; kaldı ki Wenders Yeni Alman Sineması’nın üyeleri içinde politikayla en az ilgilenenlerden biri oldu. 2026 Berlin Film Festivali’nin jüri başkanı olarak söylediği ve ciddi eleştirilere neden olan şu sözleri de kanıtı onun bu tutumunun: Festivalin İsrail’in Gazze’de uyguladığı soykırım karşısında resmi bir tavır almasını isteyen sinemacılara, “Politikanın dışında kalmalıyız çünkü eğer politikaya adanmış filmler çekersek, politikanın alanına girmiş oluruz” sözüyle cevap vermişti Wenders. Bir soykırımı “politikanın konusu” olarak görmek anlamına gelen bu sözler haklı ve sert bir tepki aldı sinemacılardan ve Wenders adına da hoş bir resim çizmedi elbette.
Sinemadaki en doğru ve güzel finallerden birine sahip olan bu Wenders yapıtı onun tüm filmografisi içinde sesin ve görüntünün sözlerin önüne en çok geçtiği çalışmalarından biri ve iki erkeğin öyküsüne odaklansa da, kadınları ve erkeklerle kadınların iletişiminin imkânsızlığını (Bruno ve sinema gişesinde çalışan Pauline’nin (Lisa Kreuzer) ikili sahnelerinde olduğu gibi) sürekli gündeminde tutan çok önemli bir çalışma. Tüm o yalınlığı, doğrudanlığı ve dürüstlüğü ile sinema sanatının büyüleme yeteneğini kanıtlayan ve mutlaka görülmesi gerekli bir yapıt kesinlikle bu.
(“Kings of the Road” – “Zamanın Akışında”)
“Olmalı! Bir yolu, bir çaresi olmalı!”
“Köpeklerim sadece katilleri ve sapıkları onaylarlar. Sen hangisisin?”
“Anadolu insanının çok renkli, çok sesli geleneksel yaşam biçiminin hâlâ sürdüğü Kula… ve yüksek duvarlarla sokağa karşı sağırlaştırılmış; yaşamın tüm seslerinin, tüm renklerinin tanığı avlular”