The Times of Harvey Milk – Rob Epstein (1984)

“Sadece umutla yaşanmaz, biliyorum; ama umut olmadan hayat yaşamaya değmez”

San Francisco’nun ilk açık eşcinsel belediye danışmanı (county supervisor) olan aktivist Harvey Milk’in hayat hikâyesi.

1978’de uğradığı suikastte hayatını kaybeden Harvey Milk’i anlatan ve cinayetten sadece sekiz yıl sonra çekilen ABD yapımı belgeselin Harvey Fierstein tarafından seslendirilen metnini Judith Coburn ve Carter Wilson yazmış, yönetmenliğini ise Rob Epstein yapmış. Belgesel dalında Oscar kazanan ve Milk’in yaşamını, mücadele dolu aktivistliğini ve öldürülmesini anlatan, ve suikastten sonrasını da ele alan film, Milk’in şahsında ABD’deki gay hakları için verilen savaşı da getiriyor karşımıza. Milk’i tanıyan ve onun yanında mücadele edenlerin anlatımı dışında, dönemin TV haber görüntülerinden de yararlanan belgesel hem sinema değeri hem de ABD’nin insan hakları tarihinin önemli figürlerinden birini ele alması açısından önemli ve ilgiyi hak eden bir çalışma.

Rob Epstein önemli bir kısmını Jeffrey Friedman ile birlikte çektiği belgesellerle tanınan ve bugüne kadar çektiği iki kurgu filmi de onunla birlikte yöneten Amerikalı bir sinemacı. İkilinin 1989 tarihli “Common Threads: Stories from the Quilt” adlı ve Oscar kazanan belgesellerinin de bir örneği olduğu gibi Epstein genellikle LGBTQ bireylerin ve grupların hikâyelerini anlattı bize. Kariyerindeki bu ikinci belgesel de işte o bireylerden biri olan Harvey Milk’i getiriyor karşımıza. Asıl olarak Milk’in bir gay aktivisti yaşamına başlamasından suikaste uğramasına ve sonrasında yaşananlara uzayan bir dönemi ele alan yapıt, onun hikâyesini ülkedeki eşcinsel hakları mücadeleleri ile örtüştürerek anlatıyor ve gerçek görüntülerin de katkısı ile etkileyici bir portre çiziyor. Gazeteci Randy Shilts’in 1982 tarihli “The Mayor of Castro Street” adlı biyografi kitabından da yararlanan bu belgesel dışında, Milk’in hayatı başka sanat eserlerine de ilham kaynağı oldu. Tiyatro müzikali, opera, resimli çocuk kitabı, akademik araştırma, gençlik romanı ve kantat gibi birbirinden farklı formatlarda bu önemli aktivistin yaşamı çıkarken karşımıza, sinemadaki ikinci ve şimdilik son örnek ise Gus Van Sant’ın Orijinal Senaryo ve Erkek Oyuncu (Sean Penn) dallarında Oscar kazanan ve Film dahil 6 dalda da bu ödüle aday olan, 2008 tarihli filmi “Milk” oldu.

Milk ve San Francisco Belediye Başkanı George Moscone’un suikastte ölümünün basına ve kamuoyuna açıklandığı ânın görüntüsü ile açılıyor belgesel. Milk ile aynı görevi yapan üyelerden biri olan Dianne Feinstein’dır konuşmayı yapan ve verdiği haber, sonrasında gittikçe büyüyen bir tepki ile karşılanacaktır. Bu görüntüden sonra Harvey Fierstein’ın anlatıcılığında çok kısaca Milk’in San Francisco öncesi dönemini ve daha sonra da asıl olarak bu şehrin ünlü Castro caddesi etrafında büyümeye başlanan eşcinsel kültür ve Milk’in aktivistliği ele alınıyor geriye gidilerek. Filmin yaklaşık son yarım saatlik bölümündeyse, suikastten sonraki adalet arayışı, hayal kırıklığı ve mahkeme sonucuna verilen toplumsal tepki ele alınıyor. Milk’in arkadaşı da olan aktivist Henry Der “Beyaz olduğun sürece Amerika’da medeni olmak, başkalarının haklarına saygı göstermek zorunda değilsin. Beyaz orta sınıf değerlere uyuyorsan, cinayet bile yanına kalır ve affedilirsin” sözleri ile özetliyor adalet mekanizmasının kararını. Katil tam bir orta sınıf beyaz Amerikalıdır çünkü ve emek hareketinden bir aktivistin “Bence sadece -heteroseksüel bir beyaz olan- Moscone öldürülseydi, katil cinayetten hüküm giyip ömür boyu San Quentin’de yatardı” sözünün de gösterdiği gibi adalet mekanizması azınlık olanların yanında değildir. Senaryonun katil Dan White’ın Milk’i ve Mocsone’u öldürmesine giden süreci ve motivasyonunu eksik anlattığı düşünülebilir ama gerçekte olan biten de gösterildiği kadardı filmde.

Suikastin hemen sonrasında belediye binası içindeki kaostan kameralara yansıyanlar ve sonrasındaki protesto eylemleri ile ilgili haber görüntülerinin etkileyici anlar yarattığı belgeselde Milk’in arkadaşlarının cinayeti duydukları andaki hislerini gözyaşları içinde anlatması da güçlendiriyor filmi seyirciye o günlerin duygularını aktarmak yolunda. Zaman zaman şiddet boyutu da olan gösterilerle ilgili olarak “Öfkeli davranıyoruz çünkü öfkeliyiz” söylemi ile “şiddet, mücadelemize zarar verir” düşüncesinin çatışmasına da kısa süreliğine de olsa değinen filmde Milk’in inatçı ve kararlı mücadele ruhu, başta sendikalar olmak üzere diğer örgütlü hareketlerin eşcinsel gruplara önyargılı bakışı ve -Demokrat Parti’nin ikiyüzlülüğü de geliyor karşımıza. Dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter’ın eşcinsel kimliği öne çıkan aktivist Milk ile fotoğraf çektirmekte tereddüt etmesi ve daha çarpıcı bir örnek olarak, California’da eşcinsel kimliğini açıkça ilan edenlerin kamuda görev almalarının yasaklanması ile ilgili bir önergeye ancak Cumhuriyetçi Ronald Reagan’ın da olumsuz görüşünü bildirmesinden sonra karşı çıkması (danışmanının kulağına fısıldadığı Reagan’ın görüşünü öğrenen Carter’ın, az önce terk ettiği kürsüye geri dönüp önergeye karşıtlığını ilan ettiği görüntü tarihsel bir değer taşıyor) bu ikiyüzlü davranışın örnekleri arasında.

Belgeselde konuşanların tamamının Milk’le aynı hareket içinde bulunan ve/veya onu yakından tanıyanlar olması, konunun uzmanlarının değerlendirmelerine dayanan klasik belgesellerin yaklaşımından farklılaştırıyor filmi ve daha samimi ve duygusal bir hava katıyor yapıta. Mark Isham’ın orijinal müziğinin özellikle yapıtın hüznünü iyi yansıttığı filmin, haber görüntüleri dışında, Milk karşıtlarının sözlerine yer vermemesi ve daha da önemli olarak, White’ın çok düşük bir ceza almasına yol açan ve aralarında -Milk’in arkadaşlarından birinin sözlerini tekrarlarsak -hiçbir azınlık üyesinin bulunmadığı- jüri üyelerinin hiçbirinin kararlarının nedenleri ile ilgili görüşlerinin alınmaması sorgulanabilir açıkçası; ama yapıtı “arkadaşlarının gözünden Harvey Milk ve mücadelesi” olarak tanımlarsak, bu bir kusur olmaktan çıkıyor. Sonuçta karşımızda, filmdeki görüntülerinden iki yıldan daha kısa bir süre sonra AIDS nedeni ile yaşamını yitiren, Milk’in Castro Caddesi’ndeki fotoğrafçı dükkânında yetişenlerden biri olan ve yaşamını eşcinsel hakları için mücadeleye adayan Bill Kraus’un konuştuğu sahnelerin sıcaklığını ve duygusallığını taşıyan önemli bir yapıt var. Hiçbir hakkın kararlı bir mücadele vermeden ve dayanışmadan elde edilemeyeceğini yaşamı ile hatırlatan Harvey Milk’i anlatan önemli bir belgesel bu ve Epstein / Deborah Hoffmann ikilisinin belgeselin duygusal boyutunu artıran kurgusu ile daha da değer kazanıyor. Son bir not olarak, filmde birkaç kez adı geçen Amerikalı Anita Bryant’ın özellikle 1960’lı yıllarda hayli popüler olan bir şarkıcı olduğunu ve eşcinsel karşıtı örgütlenmelere liderlik ettiğini de merak edenler için eklemiş olalım.

Fatih’in Fedaisi (Kara Murat) – Natuk Baytan (1972)

“Adamı kazığa oturtun, kadının da göğsünü yarıp kalbini çıkartın!”

Fatih’in fedaisi Kara Murat’ın, Müslüman halka zulüm eden ve Osmanlı’ya taahhüt ettiği vergiyi ödemeye yanaşmayan Eflak Voyvoda’sı Vlad’a karşı verdiği mücadelenin hikâyesi.

Senaryosu Rahmi Turan’ın yarattığı ve Abdullah Turhan’ın çizdiği Kara Murat adlı çizgi romandan, Fuat Özlüer ve Erdoğan Tünaş tarafından uyarlanan, Natuk Baytan’ın yönettiği bir Türkiye yapımı. Çizgi roman tarihimizin en önemli kahramanlarından biri olan Kara Murat’ın ilk sinema uyarlaması olan film başroldeki Cüneyt Arkın’ın karizmasından ve fiziksel becerilerinden güç alan, serinin sonraki yapıtları ile kıyaslandığında abartı boyutunun nispeten düşük olması ile dikkat çeken bir çalışma. Elbette tüm Türklerin iyi ve âdil, bir ikisi hariç (“Ömrümce köpek gibi yaşadım ama şimdi insan gibi ölüyorum”) tüm “gâvurlar”ın da zalim ve ahlaksız olduğu öykü tahmin edileceği gibi başlıyor, devam ediyor ve sona eriyor, ve bu bakımdan herhangi bir sürpriz de barındırmıyor ama serinin meraklılarını tatmin edecek bir aksiyon ve heyecan sunmayı da başarıyor.

Yeşilçam’ın Osmanlı dönemi filmleri genellikle “iyi Türkler” ile “Kahpe Bizans” ifadesinin işaret ettiği “kötü gâvurlar”ın çatışmalarını anlatır ve iyiler kötülere galip gelir her zaman bu hikâyelerde. Burada da böyle oluyor elbette ve ülkenin milliyetçilik düzeyinin göstergesi olan yüzeysellikten bir adım ileriye geçilmiyor. Aslında Yeşilçam’ın özellikle 1970’lerde bolca çektiği bu tür filmlerin tam da o milliyetçiliği besleyen ve onun sinemadaki karşılığı olan örnekleri olduğunu söylemek de mümkün. Burada da bir tarafta zalim bir gâvur kral ve onun ahlaksız kraliçesi, diğer tarafta da Fatih’in fedaisi Kara Murat’ın cesareti ve vatanseverliği ile bir Türk kızının masumiyet dolu yürekliliği var.

Kara Murat karakterinin yaratıcısı 1970’lerde Günaydın gazetesinin yazı işleri müdürü olan Rahmi Turan’dı ve onun Rahmi Muratoğlu adı ile yazdığı metinler Abdullah Turhan’ın çizimleri ile o gazetede ilk kez Aralık 1971’de çıkmıştı okuyucunun karşısına. O denli büyük bir ilgi görmüş ki çizgi roman, dönemin en büyük yapımcılarından Türker İnanoğlu hemen satın almış sinema haklarını ve beyazperdedeki ilk örnek de Natuk Baytan’ın yönettiği, 1972 tarihli bu film olmuş. Ardından toplam yedi kez daha sinema seyircisinin karşısına çıkmış Kara Murat karakteri; bunların ilk altısını yine Natuk Baytan yönetirken, sonuncusunun yönetmen koltuğunda oturan isim Aytekin Birkon olmuş: “Kara Murat: Fatih’in Fermanı” (1973), “Kara Murat: Ölüm Emri” (1974), “Kara Murat: Kara Şövalyeye Karşı” (1975), “Kara Murat: Şeyh Gaffar’a Karşı” (1976), “Kara Murat: Denizler Hakimi” (1977), “Kara Murat: Devler Savaşıyor” (1978) ve “Fatih’in Fedaisi: Kara Murat” (2015). Bu sekiz film içinde en başarılısının ilki, en başarısız olanınsa sonuncusu olduğunu da ilginç bir not olarak ekleyelim bu arada. Bir başka ilginç husus da Baytan’ın yönettiği altı filmin ilk dördünde baş kadın oyuncu olarak Günaydın gazetesinin eki Saklambaç’ın o yılki “Sinema Güzeli”nin rol almış olması: sırası ile Hale Soygazi, Meral Orhonsay, Başak Doğu ve Serçin Erdem. Gazete sayfalarından sonra, 1992’ye kadar 946 hafta boyunca yayımlanan bir bağımsız derginin sayfalarında da meraklısı ile buluşan Kara Murat’ın 21 macerasını Abdullah Turhan, son macerayı ise Süleyman Gök çizmiş.

Aslında sinemamızda yukarıda anılanlar dışında iki Kara Murat filmi daha var ve bu karakter Rahmi Turan’dan önce de ele alınmıştı başka yazarlar tarafından. M. Turhan Tan takma adı ile yazan M. Samih Fethi 1936’da yayımlanan “Akından Akına” adlı romanında Kara Murat’ın yaşamı ve Kazıklı Voyvoda’dan intikamı ele alınır tıpkı Natuk Baytan’ın filminde olduğu gibi. Bekir Büyükarkın’ın 1963 tarihli romanı “Son Akın”da ise ana karakter Kara Murat’ın babası olan Koca Memil’dir ve Murat ikincil bir roldedir kitapta. Bu roman 1982’de aynı isimle ve Yılmaz Atadeniz’in yönetiminde beyazperdeye aktarıldığında, Kara Murat’ı Berhan Şimşek’in oynadığını, Cüneyt Arkın’ınsa bu kez Kara Murat’ın babasını canlandırdığını da bir başka ilginç bir tesadüf olarak ekleyelim. Sinemadaki bir diğer Kara Murat ise, Tunç Başaran’ın 1966 tarihli filmi “Fatih’in Fedaisi”nde bu kahramana can veren Kartal Tibet olmuştu tek film için olsa da.

Filmde zaman zaman anlatıcı olarak karşımıza çıkan ve senaryo ile anlatıl(a)mayan gelişmeleri aktaran Agah Hün’ün sesi ile açılıyor film. Hz. Muhammed’e atfedilen ve çoğu kişi tarafından doğru kabul edilen, İstanbul’un fethi ile ilgili hadisin yazılı olduğu ve muhtemelen Fatih Camii’ndeki kitabenin görüntüsü ile başlıyor öykü. Fatih yanında Kara Murat’ın abisi de olduğu halde ordusu ile ve mehter takımı eşliğinde yürüyüştedir ve Hün’ün sesi ve basit animasyonlarla bu ordunun önce İstanbul’u sonra Batı’da ve Doğu’da farklı toprakları fethetmesi hamaset dolu sözlerle anlatılır seyirciye. Bu ilk sinema uyarlaması karakterin doğuşunu da anlatıyor bize. Osmanlı’ya vergisini ödemeyen ve bizim tarihimizde Kazıklı Voyvoda olarak bilinen III: Vlad (Vlad Dracula) tarafından yönetilen Eflak’a bir heyet gönderir Fatih Sultan Mehmet. Heyette henüz bir çocuk olan Kara Murat ve abisi de vardır. Kazıklı Voyvoda “resmî tarihimizde” çizilen resme uygun hareket eder ve gelen Türkleri her türlü işkenceden geçirirken, olan biteni Fatih’e anlatması için sağ bıraktığı çocuğu korkunç bir eylemi yerine getirmeye de mecbur bırakır. Geri dönen Murat, Fatih’e “Parayla pulla ilgim yok, sultanım. Ben yalnızca akıncı olmak, Türk bayrağı altında sizinle savaşmak isterim” diyerek orduya katılır ve büyüyünce özel bir görevle Eflak’a gönderilir sultanı tarafından. Bundan sonrası bir aşk hikâyesi, bir parça erotizm, bolca kahramanlık ve özellikle ikinci yarısında yine bolca aksiyon içeren bir öykü olacak ve Kara Murat üzerine düşeni fazlası ile gerçekleştirerek Osmanlı topraklarına dönecektir.

Kalabalık sahnelerde figüran sayısının çokluğu ile dikkat çeken filmin hamaset kokan milliyetçilik boyutunun yanında başka kusurları da var. Voyvoda’nın birkaç sahnede görüntüye gelen tahtı o kadar basit ki adeta üzerine beyaz bir kumaş kaplanmış bir büyük sandalye gibi duruyor; başlardaki “seviştiği adamı hançerleyen kadın” sahnesinin sırrı sonradan anlaşılıyor ama o denli yanlış kurgulanmış ki bu görüntü öykünün genel akışı içinde sanki araya yanlış bir sahne eklendiğini düşünmeniz mümkün; elbette hangi milletten olursa olsun herkes herkesle rahatlıkla anlaşabiliyor herhangi bir dil sorunu yaşamadan; herkesin içinde gerçekleşen bir asma eyleminin kurbanının nasıl hayatta kaldığı konusunda bir açıklama yapma telaşına düşülmemiş ve “yardım aldı” ile yetinmesi beklenmiş seyircinin; bir sahne kapanırken bir sonraki sahnede ne olacağını çok rahatlıkla tahmin edebiliyorsunuz ve hiç şaşırtmıyor senaryo sizi; “Buyrun, burası sizin odanız” diye gösterilen yer cemaatin oturma sıraları ile küçük bir kilise vs.

Sinemamızın klasik “kötü adam”larından Erol Taş’ın bu kez cesur ve iyi yürekli bir adamı oynaması, sonlardaki dakikalarca süren aksiyon sahnelerin iyi kotarılmış olması, Yerebatan Sarnıcı başta olmak üzere mekânların (diğerleri Rumeli Hisarı, Yedikule Zindanları, Topkapı Sarayı, Aya İrini ve -muhtemelen- Yıldız Sarayı) başarılı kullanımı ve Kara Murat’ın cool ve esprili (Voyvoda’nın öptüğü haçı kıyafetinin yeni ile silmesi çok eğlenceli örneğin) çizilmesi filme keyif katan unsurlar arasında. Geçmişteki bir sırrı ortaya koyan kolyeye yapılan sert, kaba ve tekrarlanan zum hareketinin çizgi roman estetiğini çağrıştırması ile affedilebileceği filmde Cüneyt Arkın’ın fiziksel becerilerinin ilerleyen yıllarda giderek artacak abartıdan uzak olması da olumlu bir puan film adına. Klasik Yeşilçam döneminde hep yapıldığı gibi yabancı müziklerin burada da -telif hakkı hiç dert edilmeden- kullanıldığını da belirtmekte yarar var. Alex North’un Joseph L. Mankiewicz’in yönettiği 1963 ABD yapımı filmi “Cleopatra” için hazırladığı orijinal müziklerden “A Gift for Caesar” ve “Antony and Cleopatra” adlı bölümler ve Rus besteci Mikhail Ippolitov-Ivanov’un “Kafkas Eskizleri” adlı orkestra süitinden birkaç bölümün de aralarında bulunduğu müzikler bolca kullanılıyor öykü boyunca.

Mysterious Skin – Gregg Araki (2004)

“Sekiz yaşında olduğum o yaz hayatımdan beş saat kayboldu. Beş saat. Kayboldu. Hiçbir iz bırakmadan yok oldu”

Her ikisi de çocukluklarında cinsel tacize uğrayan iki delikanlıdan birinin hatırla(ya)mayarak, diğerinin unut(a)mayarak travmaları ile baş etmeye çalışmalarının hikâyesi.

Scott Heim’in 1996 tarihli ve kendi hayatından da esinlendiği aynı adlı romanından uyarlanan senaryosunu yazan Gregg Araki’nin, yönetmenliğini de yaptığı ABD ve Hollanda ortak yapımı bir film. Heim’in Prince Gornolvilas tarafından tiyatro sahnesine de uyarlanan romanından yola çıkan Araki’nin senaryosu pedofili ve bu korkunç eylemin, kurbanları üzerinde yarattığı travmayı tüm sertliği ile anlatmaktan çekinmeyen ve yönetmenin filmografisindeki en olgun çalışmalardan biri. İki başrol oyuncusunun, Joseph Gordon-Levitt ve Brady Corbet’in, yaşadıkları travmalarla birbirinden çok farklı yollarla baş etmeye çalışan karakterlerini güçlü performanslarla canlandırdığı filmde Harold Budd ve Robin Guthrie’nin öykünün içeriğine çok iyi uyan orijinal müziklerinin yanında, Araki’nin tüm filmografisindeki şarkı seçimlerinin bir benzerini tekrarlaması da dikkat çekiyor. Çocuk oyuncuların sakıncalı sahnelerin çekimlerinden etkilenmemesi için özel bir itina gösterilen filmin bazı sahneleri ve diyalogları oldukça sert görünebilir ve anlaşılan Araki özellikle tercih etmiş bu sonucu. Bir büyüme hikâyesini, şiddetli bir travmayı ekleyerek anlatan filmin içeriği bazı tartışmalara yol açsa da, gösterime girdiğinde psikologlar yapıtı çocuklukta yaşanan cinsel tacizin etkisinin uzun yıllara yayıldığını güçlü ve doğru bir şekilde anlattığını vurgulayarak övdüler.

Film öykünün iki kahramanını sekiz yaşlarından sonra ilk kez on yıl sonra bir araya getiriyor. O zamana kadar her ikisinin zaman zaman anlatıcı olarak yer aldığı kişisel öykülerini 1981’den 1991’e uzanan bir dönem boyunca paralel olarak anlatıyor senaryo. Brian (Brady Corbet) sekiz yaşındayken ne olduğunu hatırlayamadığı kayıp bir beş saat yaşamıştır ve o günden sonra aklını UFO’lara ve uzaylılara takmış, adını koyamadığı bir şekilde, o beş saatte olanları bu dünya dışı varlıklarla ilişkilendirmiştir. Neil (Joseph Gordon-Levitt) ise, Brian’ın aksine aynı dönemde kendi yaşadıklarını çok iyi hatırlamaktadır ve şimdi hayatını kasabasının erkeklerinin cinsel isteklerini para karşılığı yerine getirerek sürdürmektedir. Neil’in bildiği ama konuşmadığı olayları tekrar gündemlerine sokacak olan, Brian’ın o kayıp beş saatin sırrını çözme çabası olacak ve on yıl sonra ilk kez bir araya gelmek zorunda kalacaktır bu iki delikanlı.

Harold Budd ve Robin Guthrie’nin tedirgin, gerilimli ama masumiyeti de çağrıştıran müziğinin eşlik ettiği ilginç bir jenerikle açılıyor film. Başta net olmayan bu görüntülerde yukarıdan dökülen renkli küçük nesneleri görüyoruz ve sevimli bir küçük çocuğun başına dökülen bu şeylerin farklı renklerdeki kahvaltılık gevrekler olduğunu anlıyoruz sahnenin sonunda. İlerideki sert bir sahneye gönderme olan bu açılıştan sonra, önce Brian’ın sonra da Neil’in kişisel hikâyelerini izlemeye başlıyoruz. Senaryosunda gerek o 1981 yazında gerekse sonrasında yaşananları sertlikten kaçınmayan bir netlikle anlatıyor Araki ve eylemleri, tamamı ile doğrudan göstermese de, ima etmenin çok ötesine geçerek sergiliyor. Bu tercihin etkisi kaçınılmaz şekilde güçlü elbette ama pek çok sahnede aynı seçimin tekrarlanması gerekliliğini de tartışmalı kılıyor; ne var ki Araki’nin sinema dili filmografisinin diğer örneklerinde de görülebileceği gibi genellikle bu netlikte oldu her zaman ve diğerleri ile kıyaslandığında çok daha olgun dursa da bu dil burada, sonucun tipik Araki olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. İki başrol oyuncusu dışındakilerin, özellikle de tacizci ve/veya sapık erkekleri ve diğer pek çoğunu canlandıran oyuncuların performanslarındaki bazen bir parça fazla ileri giden abartı boyutunu da yine yönetmenin özel bir tercihi olarak görmek gerekiyor. Neyse ki özellikle Gordon-Levitt’in oyunculuğunun bu abartıdan uzak kalması ve Corbet’in de her zaman olmasa bile ona benzer şekilde eşlik etmesi ile, film olgunluktan çok uzak düşmüyor.

Neil’in fazlası ile cinsel güdülerle dolu, Brian’ın ise aseksüel görünen yaşamlarında çocuklukta yaşananlara ek olarak aile içi başka unsurların da etken olduğunu söylüyor senaryo; hikâyeye ek bir boyut katıyor bu öğeler ama zaten var olan sertliği bir adım daha ileriye taşıyor ve gerçekçiliği de zedeliyor bir parça. Aslında filmin yaratıcılarının bazılarının yaşamlarının izlerini taşıdığı bir çalışma bu ve bu ek unsurların gerekliliği de tartışmaya açık. Örneğin senaryoya kaynak olan yarı-otobiyografik romanın yazarı Scott Heim’in çocukluk ve ilk gençliği tıpkı Neil ve Brian karakterleri gibi Kansas’ın Hutchinson şehrinde geçmiş ve o da Neil gibi bir eşcinsel. Filmde tacizci beyzbol koçunu oynayan Bill Sage’de çocukluğunda bir pedofili kurbanı olmuş ve kendi ifadesine göre, “tacizcilerin normal insanlar gibi göründüğünü” anlatmak için kabul etmiş rolünü; ama Araki ve görüntü yönetmeni Steve Gainer’ın bazı sahnelerdeki kamera tercihleri onun bu “normal” söylemine ters düşecek bir içeriğe sahip.

Gregg Araki filmografisine aşina olanların tahmin edebileceği türden pek çok şarkı yer alıyor soundtrack’te. 1997’de Billboard dergisine verdiği röportajda “Film, sanat veya başka herhangi bir şeyden daha çok müzikten etkileniyorum… Müzik benim için sadece bir arka plan gürültüsü değil, filmin tematik ruhudur” diyen Araki’nin favori şarkıcı ve grupları (Slowdive, Cocteau Twins vs.) burada da çıkıyor karşımıza ve shoegaze, dream pop, post-punk, electro-industrial gibi bağımsız/alternatif türden pek çok şarkı öyküyü destekliyor. Bu şarkıların önemli bir kısmını çok kısa süreler boyunca dinliyoruz ama hikâyenin doğru anlarında kullanılıyorlar ve karakterlerin duygularına ve sürdürdükleri yaşamlara uyumlu biçimde eşlik ediyorlar.

“Yani bazen başka çocuklar da oluyordu ama ben onun en kıymetlisiydim. Ben onun tek gerçek aşkıydım” ve “Ben onun gözdesiydim. Herkesin içinden beni seçti. Kulağa tuhaf geldiğini biliyorum ama bu olay ilk başladığında onur duydum” gibi cümlelerin bir pedofili kurbanının ağzından çıktığını duymak ilk başta tuhaf gelebilir ama film bu sözlerin gerçekçiliğine ikna ediyor bizi. Öykünün sertliğini artıran unsurlardan biri de tam olarak bu; bir çocuğun kendisine karşı en iğrenç eylemlerden birini gerçekleştiren bir yetişkinin “kendisini seçtiği” için onur duyması kuşkusuz çok korkutucu bir sonuç. Gerek Brian’ın gerekse Neil’in ruhlarındaki farkında oldukları ve olmadıkları yaraları açan, hissettikleri ya da hissetmedikleri boşlukları yaratan bu kafa karışıklığı aynı zamanda elbette. Brian’ın hayal ettiği uzaylılar ve Neil’in yaşamını kazanma şekli bu yaraların ve boşlukların sonucu kuşkusuz. Noel gecesinde evin dışından gelen “O Holly Night” ilahisinin eşlik ettiği final sahnesinin içeriği bir son isteyenleri tatmin etmeyebilir ama tam da olması gerekeni izliyoruz kesinlikle. Yıllar önce açılan o yaranın gücünün resmini çizmeye önemli bir katkı sağlıyor bu tercih ve iki örselenmiş ruhun bu sahnesi filmin en sıcak bölümünü oluşturuyor.

Hikâyenin farklı bölümlerinde iki ana karakterin anlatıcı sesini duymamız ve ancak son bölümlerde ilk kez bir araya gelmeleri filme çekici bir hava katmış. Birbirlerinden haberi olmadan öykünün farklı bölümlerini tamamlıyor iki karakter ve ruhlarındaki boşlukları da dolduruyorlar bir bakıma. Bir tecavüz sahnesinde failin kurbanının başına defalarca bir bebek şampuanı ile vurulmasını -eğer tesadüf değilse- ilginç/tuhaf bir tercih olarak anmamız gereken filmde Joseph Gordon-Levitt’in performansı rol arkadaşınkini epey geride bırakan bir düzeye çıkmış. Bunun nedeni Brady Corbet’in oyunculuğunda sıkıntı olması değil; aksine Corbet de rolünün hakkını veriyor ama Neil karakterinin daha ilginç ve çok boyutlu olmasının da katkısı ile Gordon-Levitt seyircinin yüreğine dokunacak güçte bir resim çiziyor tartışmasız bir şekilde. Nihilist denebilecek ve neredeyse kendi kendini yok eden bir karakter Neil (dönemin AIDS yılları olduğuna dikkat edelim) ve hak ettiği bir performansla çıkıyor seyircinin karşısına Joseph Gordon-Levitt’in sayesinde. Öyküdeki karakterlerden birinin sözlerinin (“İnsanların kalbinin olduğu yerde, Neil dipsiz bir kara kuyu taşıyor”) çok iyi tarif ettiği Neil karakterini başka bir oyuncu ile ilişkilendirmemizi imkânsız kılacak bir başarı göstermiş oyuncu. Biri sonradan Brian ile de tanışan ve dost olan iki yan karakterin (Neil’in çocukluk yıllarından beri yakın arkadaşı olan Wendy rolünde Michelle Trachtenberg, Eric rolündeyse Jeff Licon’u izliyoruz) öyküye pek katkıları olmayan filmin küçük kasaba yaşamının boğuculuğunu ve sıkıntısını daha güçlü biçimde ele alamamak ve pek çok karakteri yeterince derinleştirememek gibi sıkıntıları da var ama yine de Araki’nin bu yapıtı kesinlikle ilgiyi hak eden bir çalışma.

(“Tenin Gizemi”)

Queen & Slim – Melina Matsoukas (2019)

“Siyahlar neden hep mükemmel olmak zorunda hissediyorlar? Neden sadece kendimiz olamıyoruz?”

Siyah bir erkek ve siyah bir kadının, ilk randevularının bir polisin ölümü ile sonuçlanması ile başlayan kaçış hikâyeleri.

Senaryosunu James Frey’in özgün hikâyesinden yola çıkarak Lena Waithe’in yazdığı, yönetmenliğini reklam filmleri, müzik videoları ve televizyon dizileri çektikten sonra ilk kez bir uzun metrajlı çalışma için kamera arkasına geçen Melina Matsoukas’ın yaptığı bir ABD filmi. Bir suç filmi olarak başlayıp, buna bir yol filmi atmosferini de katan yapıt, siyahların ABD toplumunda karşı karşıya kaldığı ayrımcılık ve bunun özellikle polis güçlerinin onlara karşı takındığı tavırda kendisini göstermesini odağına alan ve yönetmenin reklam/video geçmişinden gelen teknik becerisini de yansıttığı bir çalışma. Öyküdeki kimi gerçekçilik sorunları ve bir bölümde karşımıza çıkan çok yanlış bir “paralel anlatım” tercihi ise filmin politik mesajını zayıflattığı gibi, genel olarak öyküye de zarar veriyor ve yapıtın daha üst bir düzeye çıkmasına engel oluyor.

Slim (Daniel Kaluuya) ve Queen (Jodie Turner-Smith) birbirlerini Tinder’da bulan ve ilk randevularında sıradan bir restoranda buluşan bir çift. Sahibi siyah olduğu için bu restoranı seçtiğini gülerek söyleyen genç adamın dini duyguları güçlüdür (arabasının plakasında “Trust God” (Tanrı’ya Güven) yazmaktadır ve hem arabasının dikiz aynasında hem de boyununda bir haç asılıdır) ve ailesine bağlıdır; avukat olan ve ailesi ile ilgisi bulunmayan genç kadın ise bir müvekkilinin idama mahkûm edilmesi yüzünden öfkelidir ve bu ilk randevuyu da mutsuzluğunu dağıtabilmek için kabul etmiştir aslında. Erkeğin aracı ile yemekten dönerlerken yaptıkları ufak bir trafik hatası bir beyaz polisin onları durdurmasına neden olur. Polisin kaba ve ön yargılı davranışı, kadınınsa haklarını bilen bir siyah avukat olarak tepkisini göstermesi, önce polisin kadını bacağından vurarak yaralamasına, sonraysa Slim’in polisi aynı silahla öldürmesine yol açar. Şaşkınlık ve korkuyu ilk atlatan Queen olur ve “beyaz bir polisi vuran siyah bir çift” olarak kaçmaktan başka çarelerinin olmadığını söyler Slim’e. Bundan sonrası bir kaçış hikâyesine dönüşecek ve öykünün başında birbirlerine tamamen yabancı olan ikilinin arasında yavaş yavaş bir aşk doğarken, ABD’de siyah olmanın sonuçları ve yaşadıkları ayrımcılığa karşı siyahlarda biriken derin öfke damgasını vuracaktır bu hikâyeye.

Öncelikle öykünün hayli sert görünen bir duruşa sahip olduğunu belirtmek gerekiyor. Kaçışları sırasında karşılarına çıkan siyahlardan biri hariç tümü “polis katili” ikiyi övüyor, kahramanlaştırıyor ve eylemlerini destekliyorlar. Bu polisin iki yıl önce bir siyah babaya gereksiz bir şekilde zarar verdiğini tümü bilmiyor bu destekçilerin üstelik; onların tepkilerini asıl belirleyen, ABD’de polislerin siyah sivillere uyguladığı şiddetin ve hatta onları öldürmesinin pek çok kez tanığı olmaları. “Black Lives Matter” hareketinin doğumunun temel nedeni de kuşkusuz bu örneklerdi ve film de bunu ima ediyor aslında. Queen’in kendilerine gereksiz kaba hareketlerde bulunan polise bir siyahın çoğunlukla başvurmak zorunda hissedeceği şekilde boyun eğmek yerine, bir avukat ve haklarını bilen biri olarak yaklaşmasının arkasında işte bu tür örneklerin yarattığı birikimin sonucu olan öfke de var. Senaryonun “Siz yeni Kara Panterler misiniz?” sorusunda olduğu gibi, bu kahramanlaştırma ve dayanışma olgusunu bir parça fazla hızlı ilerlettiği ve öykünün sertliğinin gerçekçiliğini zayıflattığını da söylemek gerek bu arada. Hikâyenin destekçi ve öfkeli siyahların karşısına farklı düşünen tek bir siyah koyması (“Polislere bizi öldürmeleri için neden verdiniz!”) ve hatta bir siyah polisi de o destekçilerin arasına katması da bu sorunun boyutunu artırıyor.

Yukarıda anılan problemler öyküyü zaman zaman neredeyse bir kara mizaha yaklaştırıyor ve gerilimini de ironik kılııyor bazı anlarda. Slim ve Queen ikilisinin panik, korku, öfke, kabullenme ve rahatlık arasında gidip gelen ruh hallerinin dönüşümünün yeterince ikna edici olmamasını da ekleyebiliriz bu probleme. Özellikle Slim gibi dinine ve ailesine bağlı sıradan bir adamın, bir polisi -istemeden de olsa- öldürdükten sonraki kaçışındaki bazı eylemleri pek de gerçekçi görünmüyor ve yönetmen de bu açıkları genellikle reklam ve video geçmişinden gelen teknik şıklıklarla kapatıyor. Bu kapsamda özellikle anılması ve eleştirilmesi gereken bir bölüm var filmde; Melina Matsoukas’ın çok yanlış bir tercihle iki sahneyi paralel kurgu ile gösterme kararı vermesini anlamak mümkün değil. Bu iki sahneden birinde öykünün kahramanları araçlarının içinde seks yaparken araya sık sık siyahların polis şiddetine karşı yaptığı ve bir cinayetle de sonuçlanan protesto gösterisinin görüntüleri giriyor! Bir bakıma gösterideki öfke, direniş ve isyan ruhunu Slim ve Queen’in şehvet dolu orgazmı ile eşleştiriyor bu kurgu tercihi. Kesinlikle tuhaf ve tuhaf olduğu kadar da yanlış bir seçim bu.

Senaryo biri gerçek bir öyküden esinlenen iki filme çok açık göndermelerde bulunuyor, pek çok sinemaseverin hemen keşfedeceği gibi. Bunların ilki ABD’de 1929 – 1939 arasındaki Büyük Bunalım döneminde Clyde Barrow ve Bonnie Parker ikilisinin pek çok eyaletin polisinin peşlerine düşmesine yol açan suçlarının öyküsünü anlatan, ABD yapımı “Bonnie and Clyde” (“Bonnie ve Clyde”, Arthur Penn – 1969). O filmdeki âşık çiftin kaçış hikâyesinin bir benzeri burada izlediğimiz ve oradaki ikonik görüntülerden birini, Bonnie ve Clyde çiftinin bir arabanın önünde verdiği pozun aynısını kendi filmine taşımış Matsoukas. İkinci film ise Ridley Scott’ın 1991 ABD yapımı “Thelma & Louise” (Thelma ve Louise). O filmde de suça sürüklenen bir çift vardı ve Matsoukas bu çiftin el ele akıbetlerine doğru ilerlemesini kendi filminin finaline de çok benzer bir şekilde taşımış. Bu finalin Bonnie ve Clyde’dakini tekrarladığını belirtmekte de yarar var.

Karakterlerden birinin Körfez Savaşı’ndan travma ile dönen bir asker olması, bir başka eski askerin yatak odasındaki döşemenin altında bir saklanma yerinin varlığı ve benzincide çalışan genç bir adamın silaha dokunmak için şiddetli bir arzu duyması gibi unsurların öyküye neden katıldığını anlamak zor. Zor çünkü film siyahlara karşı olanlar hariç bir şiddet eleştirisine soyunmadığı gibi, genel olarak toplumdaki şiddet olgusunun arkasındaki travmalara vs. değinmiyor da. Kaldı ki bu bağlamda anılması gereken bir istatistik de filmin bu yaklaşımının yanlışlığını ortaya koyuyor: Bu araştırmaya göre 2017’de (filmin çekimlerinden iki yıl önce) ABD’de polisin silahından çıkan kurşunlarla ölen 987 kişinin %24’ü siyahmış. Kuşkusuz filmde yanlış olan, bu %24’e odaklanılması değil; öyküyü anlatırken bu %24’ün dışındakileri de kapsayan ve anlatılana herhangi bir katkı sağlamayıp, ırktan da bağımsız olan olguların eklenmesi sorun yaratan.

Altı gün süren öyküde kahramanlarımızın kaçmak için belirledikleri ülkenin Küba olmasının anlamı da, filmde de adı geçen Assata Shakur ile bağlantılı. Amerikalı müzisyen ve siyah hakları için çalışan aktivist Tupac Shakur’un büyükannesi olan ve, her ikisi de Marxist Leninist ideolojiye bağlı olan Kara Panterler ve Siyah Özgürlük Ordusu adlı militan örgütlerin üyesi Assata Shakur 1977’de bir çevirme sırasında çıkan çatışmada bir güvenlik görevlisini öldürmüş ve cezaevinden kaçtıktan sonra, 1984’te sığınma başvurusunun kabul edildiği Küba’da 2025’teki ölümüne kadar kalmıştı. Bu bilgiler ışığında bakınca, onun öyküsünün de sadece Küba hedefi ile değil, diğer unsurları ile de Melina Matsoukas’a ilham verdiği söylenebilir. Yeri gelmişken, yönetmenin anne ve babasının da ABD’deki Marxist – Leninist bir partinin üyesi olduklarını söylemiş olalım.

Hayli zengin bir soundtrack’i olan filmin orijinal müziklerini İngiliz müzisyen Devonté Hynes hazırlamış. Onu öneren isimse filmde duyduğumuz şarkılardan birini de seslendiren Solange Knowles olmuş. Tıpkı soundtrack’te yer alan melodilerin sahipleri gibi, orijinal müzikler için de siyah bir sanatçı ile çalışmak istemiş yönetmen Matsoukas ve aradığı kişiyi “klasik, hip-hop ve güncel pop” türlerinin tümüne hâkim” birisi olarak tarif etmiş. Gerçekten de gerek şarkıların tamamı gerekse Hynes’ın özgün çalışması tam da bu tarife uyan türden ve öykünün ruhu ve politik içeriği ile uyumlu. Her iki başrol oyuncusunun, özellikle de Daniel Kaluuya’nın üzerlerine düşeni hakkı ile yerine getirdikleri filmin “siyah öfke”si kesinlikle sert ve ananakım sinemanın çoğunlukla yumuşatarak anlatmayı seçtiği türden bir öyküyü gerçeklerin çıplaklığı ile anlatmayı seçmesi de değerli kılıyor onu. Matsoukas’ın finaldeki gereksiz romantizmi, reklamcılığının/videoklip yönetmenliğinin zaman zaman kendisini fazlası ile belli etmesi ve yukarıda da anılan benzinci sahnesinin bir örneği olduğu gibi gereksiz Tarantino öykünmeleri bir yana, sinemanın daha fazla “öfkeli” öyküler anlatması gerektiğini hatırlatması ile de dikkate değer bir çalışma bu.

Earl Dayı rolündeki Bokeem Woodbine’in güçlü performansını da anmamız gereken filmin öfke ve politik boyutu kesinlikle önemli ama şunu söylemeyi de atlamamak gerek: ABD’nin sorunu sadece burada olduğu gibi, siyah kimlikle ilintili değil. Filmin senaristi Lena Waithe’in bir röportajında söyledikleri (“Siyah bir bireyin her eylemi devrimcidir çünkü bizim hayatta kalmamız planlanmamıştı. Yaptığımız her şey politiktir çünkü onlar bizim deri rengimizi politik bir unsura çevirdiler”) kesinlikle doğru ama ABD’nin politik düzeninin sorununu sadece bu kimlik meselesi üzerinden izah etmek kesinlikle eksik kalıyor; ABD’de başkanın deri renginin önemli olduğuna ya da en azından çok önemli olduğuna inanmak için fazlası ile “liberal” olmak gerekiyor çünkü. Sonuçta “siyah başkan” Obama döneminde de ordu ABD’nin emperyalist çıkarları için başka ülkeleri bombalamaya ve sivilleri öldürmeye devam etmişti. Dolayısı ile Waithe’in ifadesini “siyah ya da beyaz, her şey politiktir ve her şey sınıfsaldır” olarak düzeltmek gerekiyor.