Badkonake Sefid – Jafar Panahi (1995)

“Ya o adam da babam gibiyse? Ya banyodan önce sinirli oluyor ve banyodan sonra da uykusu geliyorsa?”

Akvaryum balığı satın alabilmesi annesinin verdiği parayı kaybeden küçük bir kızın, Tahran’ın sokaklarında bu paranın peşine düşmesi ile yaşadıklarının hikâyesi.

Senaryosunu Parviz Shahbazi’nin özgün fikrinden yola çıkarak Abbas Kiarostami’nin yazdığı, Jafar Panahi’nin yönettiği bir İran yapımı. Cannes’da “En İyi İlk Fim” seçilerek Altın Kamera ödülünü kazanan yapıt yönetmenin parlak kariyerini başlatan çalışma olmuştu. Başta çocuklar olmak üzere çoğunluğu amatör olan oyuncularından aldığı sıcak ve sade performanslar ve yalın bir şiir tadı taşıyan çalışma, The Guardian tarafından tüm zamanların “en iyi 50 aile filmi”nden biri olarak seçilmesi ve Britanya Film Enstitüsü’nün “15 yaşından önce görülmüş olması gereken 50 film” arasında gösterilmesinin de birer kanıtı olduğu gibi, hümanist yanı ile dikkat çekiyor öncelikle. Küçük bir kızın kaybettiği parasını bulmak için harcadığı çaba sırasında şehir halkından farklı insanlarla olan ilişkileri dayanışma, dostluk, sevgi ve dürüstlük temaları arasında gezinen zarif ve içten bir dille anlatılmış bir öykü getiriyor karşımıza ve anlamlı bir final görüntüsü ile sona ererken film, sinemanın asıl olarak insanlara insanları anlatan bir sanat olması gerektiğini hatırlatıyor.

İran takvimine göre yeni yıla girileceği günde yedi yaşındaki Razieh (Aida Mohammadkhani) akvaryum balığı alabilmek için annesinden (Fereshteh Sadre Orafaiy) güç bela alabildiği parayı yolda düşürür. Sevimli küçük kız, karşılaştığı farklı insanlara derdini anlatmaya çalışırken, bir süre sonra onu merak ederek peşine düşen abisinin de (Mohsen Kalifi) katılmasıyla parayı bulabilmek için şehrin sokaklarında bir maceraya atılır. Finalinde Afgan bir baloncu çocuğun da (Aliasghar Smadi) katılacağı ve sadece bu iki cümle ile özetlenebilecek sade ve basit bir öykü üzerinden Jafar Panahi hümanist sinemanın, türün klişelerinden uzak durmayı başaran ve sömürü tuzağına düşmeyen örneklerinden birini yaratmayı başarıyor.

Jafar Panahi İran’ın uluslararası bilinirliği olan hemen tüm sinemacıları gibi ülkesinin yönetimi ile başı sık sık derde giren ve eserleri sansüre maruz kalan bir sanatçı. Hapis cezası, ev hapsi ve yurt dışı çıkış yasağı gibi farklı yöntemlerle cezalandırılan ama buna rağmen sinema aşkından vazgeçmeyen Panahi bu ilk uzun metrajlı yönetmenlik çalışmasında kamerasını küçük bir kız çocuğunun ardına takıyor ve onun gözünden Tahran sokaklarından farklı insan manzaraları getiriyor karşımıza. Bunu yaparken de bir belgeselci tavrına yakın duruyor çoğunlukla. Razieh’in annesi ve abisi ile olan sahnelerinden, küçük kızın sokaklarda yetişkinlerle ve sonda da bir Afgan çocukla olanlarına, günlük hayatın gerçek ve sıradan insanları ile buluşturuyor bizi film ve seyrettiğimizin gerçekliğinden hiç kuşkuya düşürmüyor.

Filmin orijinal adı “Beyaz Balon” olsa da görüntülere uzun bir süre damga vuran, bir balonun değil, Raziyeh’in başörtüsünün beyazlığı oluyor. Kızın masumiyetinin sembolü olarak da görebileceğimiz bu beyazlığın finalde yerini Afgan çocuğun bir sopanın ucunda taşıyarak sattıklarından geriye kalan tek balonun beyazına bırakması anlamlı bir tercih. Yeni yılın başladığı anonsundan sonra Raziyeh ve abisi dahil herkes sokaklardan çekilmiş görünürken, tek başına kalan bu çocuk, giden iki kardeşin ardından bakıyor kısa bir süre ve sonra sopasındaki beyaz balonla ayağa kalkarak harekete geçtiği anda donuyor görüntü ve öykü sona eriyor. Eski bir yıl biter ve yenisi başlarken, Panahi de Raziyeh’in öyküsünü bitiriyor ve Afgan oğlanınkini başlatıyor adeta ya da başlaması gerektiğini söylüyor; çünkü iki kardeş kameranın görüntülediği alanın dışına çıkarken, görüntünün odağına o yerleşiyor. Bu karakter İran toplumunun, sıradan bir Batılı’nın inancının aksine hiç de monolitik olmadığını ve bu örnekte olduğu gibi farklı etnik grupların bir aradalığına sahip olduğunu söylüyor bize. Farklı etnik gruplar demişken, öykü boyunca Raziyeh’in karşısına çıkan pek çok karakterden biri olan yaşlı kadını canlandıran oyuncudan da söz etmekte yarar var. Sovyet ordusunun 1939’da Polonya’yı işgalinden sonra ailesi ile birlikte Sibirya’ya sürülen, 1941’de oradan kaçarak İran’a yerleşen Anna Borkowska oynamış bu iyi yürekli yaşlı kadını. Bu bağlamda son bir not olarak, sokakta geçen bir sahnede kulağımıza Türkçe konuşmaların geleceğini de söylemiş olalım.

Babayı hiç göstermiyor Panahi ve sadece şikâyet eden, talimat veren ve talep eden sesini duyuyoruz onun. Bu tercihi kızın ailesindeki ve daha genel olarak yaşadığı düzendeki erkek egemen anlayışın bir sembolü olarak görmek mümkün ama öte yandan Raziye’nin abisinin annenin kulağına ne fısıldadığının bizimle paylaşılmaması veya yeni yılın başlamasına ne kadar kaldığını zaman zaman anons eden sesin geldiği radyonun hiç gösterilmemesine benzer küçük bir oyun olarak da değerlendirilebilir. Karakterlerin önemli bir bölümünün, açılış sahnesinde (anne ve kızın alışverişten evlerine döndükleri sahne) çok kısa sürelerle, hiç tanıtılmadan ve sokaktaki kalabalıktan birileri olarak görüntülenmeleri de (adeta orada olmaları bir tesadüfmüş gibi; öyle ki öykünün ilerleyen bölümlerinde karşımıza çıktıklarında, çok dikkatli olmayan bir seyircinin onları açılışta gördüğünü hatırlamaması yüksek bir olasılık) aynı oyunun bir parçası olarak görülebilir.

Hollywood’un yeni yıl filmlerinin iyimserliğine ve dayanışma/sevgi havasına aşina olanlar bir benzerini burada, bu İran yeni yıl filminde de bulabilirler rahatlıkla. Bu havayı yaratan birinci unsur Raziyeh’in iletişim kurduğu herkesin, istisnasız olarak ona elinden geldiği kadar yardımcı olması. Yetişkinlerin tartışma ve çekişmelerine tanık oluyoruz (örneğin “küçük kafaya büyük yaka” tartışması) ama bunlar kendi aralarında oluyor hep; oysa tümü, eksik para almak, parayı aramaya katılmak veya işini bırakıp ona zaman ayırmak gibi farklı yollarla yardımcı olmaya çalışıyorlar Raziyeh’e. Öykünün “gerilimli” yılan terbiyecileri sahnesi bile bu iyiliğin bir parçası olarak sonuçlanıyor. Yetişkinlerin bu tavrına küçük kızın verdiği karşılık da aynı havaya çok önemli bir katkı sağlıyor; Raziyeh yedi yaşın tüm masumiyeti ile hareket ederken, adil ve prensipli bir birey gibi de davranıyor çünkü. Aida Mohammadkhani’nin, karakterinin tüm duygularını yüzünden rahatlıkla okuyabilmemize imkân veren ve bazı tek çekimli uzun sahnelerde özellikle dikkat çeken doğal performansı sayesinde artan sahicilik daha da etkileyici kılıyor bu havayı. Öte yandan tüm bu olumlu görümün ardında farklı bir durumun yattığını düşünmeye de açık filmin öyküsü; yapıtın Afgan çocuk ve onun beyaz balonu ile sona ermesi, Raziyeh ve abisinin teşekkürü ihmal ederek uzaklaşması ve görüntünün dışına çıkması ile birlikte düşünülmeli bu hikâye örneğin. Küçük kızın çocuksu bir şımarıkla direttiği arzusu onun bir süre evinden uzak kalmasına neden olsa da sokaktaki herkes gibi evine dönüyor sonunda, baloncu çocuk ise “dışarıda kalan” tek kişi oluyor.

Bir çocuğu mutlu edebilmenin kolaylığını ve çocukluğun doğasının içinde bulunulan zor bir durumu bile bir oyuna çevirebilme yeteneğine sahip olduğunu ince bir şekilde dile getiren filmde nihai çözümün çocuklara bırakılması da doğru bir seçim olmuş. Sıradan insanların bu sıradan hikâyesi, genç asker ile Raziyeh arasında kızın tereddütü ile başlayan ama onun uzaklaşan bir askeri aracın ardından el sallaması ile sona eren sahne gibi iyi düşünülmüş bölümlerle kendine has bir çekiciliğe sahip. Yukarıda anılanlar dışında, babanın ikinci işinin gizliliği gibi yoruma açık konularla seyircide merak duygusu da uyandıran film, kurgu bir hikâye anlatsa da zaman zaman belgeselle kurgu arasında bir yerde durması ve basitlikten -gerçek- bir zenginlik yakalaması ile de önemli. 1940’lardaki İtalyan Yeni Gerçekçi filmlerini hatırlatan, minimalist bir havası olan film Jafar Panahi’nin kendisini öne çıkarmayan ve öyküye hizmet etmeye özen gösteren sade sinema diliyle de görülmeyi hak ediyor.

(“The White Balloon” – “Beyaz Balon”)

Wuthering Heights – William Wyler (1939)

“Nasıl hatırlamıyormuş gibi davranabiliyorsun? Kalbimin senin için parçalandığını bilmiyormuşsun gibi? Yüzünün tüm bu karanlıkta yanan tek ışık olduğunu…”

Yorkshire’ın ıssız bozkırlarında yaşanan ve para, sınıf farkı, hırs ve hayallerin yarattığı engellere takılan tutkulu bir aşkın hikâyesi.

Emily Brontë’nin 1847 tarihli ve aynı adlı romanından uyarlanan senaryosunu Charles MacArthur, Ben Hecht ve John Huston’ın yazdığı, William Wyler’ın yönettiği bir ABD yapımı. En İyi Film dahil 8 dalda Oscar’a aday olan ve Siyah-Beyaz Görüntü dalında bu ödülün sahibi olan film, klasik Hollywood’un en önemli örneklerinden ve sinemanın bir kitle sanatı olduğunun da sağlam kanıtlarından biri. Bugün en çok Orson Welles’in “Citizen Kane” (1941, Yurttaş Kane) adlı başyapıtındaki çalışması ile hatırlanan ve mesleğinin en yaratıcı ve usta isimlerinden biri olan Gregg Toland’ın görüntülerinin en önemli kozlarından biri olduğu yapıt, romanın hayli kısaltılmış olmasının yoğunluğunu daha da artırdığı duygusal boyutuyla da ilgi çekiyor. Laurence Olivier, Merle Oberon, David Niven, Flora Robson ve Geraldine Fitzgerald’dan oluşan ana kadronun klasik sinema oyunculuklarının parlak örneklerini sergilediği film, Hollywood’un zirve dönemlerinden getirdiği hava ile ve aradan geçen 87 yıla rağmen değerini koruyan önemli bir popüler sinema eseri.

Emily Brontë ilk ve tek romanı olan “Wuthering Heights”ı, bunün unisex olsa da, geçmişte hemen sadece erkeklere verilen bir isimle, Ellis Bell adı ile yayımlamış. Dönemin pek çok kadın yazarının yaptığı gibi, kadın yazarlara karşı olan ön yargıdan kurtulmak ve ciddiye alınmak amacı ile başvurulan bir tercihti bu kuşkusuz. Onun bugün bir klasik olan romanı sessiz döneminden başlayarak sinemanın ve sonra da televizyonun ilgisini çekti hep ve beyazperde/ekran dışında, radyo oyunu, opera, müzikal, tiyatro oyunu ve çizgi roman olarak da çıktı meraklılarının karşısına. A.V. Bramble’ın 1920’de çektiği ve romanla aynı adı taşıyan sessiz filmi, bugün erişilebilir bir kopyası olmasa da ilk sinema uyarlaması olarak kabul ediliyor romanın. Luis Buñuel (“Abismos de Pasión”, 1954) ve Jacques Rivette (“Hurlevent”, 1985) gibi önemli yönetmenlerin de el attığı romanın şimdilik son uyarlamasını Emerald Fennell çekti 2026’da. Pek çok resmî veya gayriresmî uyarlamanın -en az- biri de Yeşilçam’dan gelmişti ve Metin Erksan, Sadık Şendil’in senaryosundan “Ölmeyen Aşk”ı çekmişti 1966’da. Erksan gibi tutkuların öyküsünü anlatmayı seven bir sinemacı için doğru bir kaynaktı bu roman ve Kartal Tibet, Nilüfer Koçyiğit ve Tanju Gürsu’nun başrolleri paylaştığı, ilgiyi hak eden bir sonuç çıkmıştı ortaya.

Emily Brontë’nin romanı 18. yüzyıl sonlarıyla 19. yüzyılın başlarında geçse de, filmde olaylar 19. yüzyılın ortalarına taşınmış. Değişikliğin gerekçesi olarak, o tarihte finansman sıkıntısı yaşayan yapımcı Samuel Goldwyn’in daha önce başka bir filmde kullanılan kostümleri yeniden değerlendirmek istemesi gösterilse de, aslında Goldwyn ve kostümleri tasarlayan Omar Kiam’ın, tercih ettikleri dönemin kostümlerinin seyirciye çok daha çekici geleceğini düşünmeleri olmuş asıl neden. Filmin kitaptan ayrıldığı tek ve asıl nokta bu değil ama; toplam 34 bölümden oluşan romanın sadece 16 bölümü aktarılmış senaryoya, bazı karakterler (özellikle de “ikinci nesil”den olanlar tamamen dışarıda bırakılmış ve kitaptan beyazperdeye aktarılan bazı olaylarda da önemli başka değişiklikler yapılmış. Samuel Goldwyn’in yönetmenin itirazlarına karşın filme eklettiği ve romanın yazarının niyetinin de tam tersi bir noktaya düşen final görüntüsü, onun “Filmi ben yaptım, Wyler sadece çekti” cümlesini de “doğruluyor” bir bakıma ve açılış jeneriğinde sinema tarihinde örneği pek görülmedik bir şekilde yapımcının adının yönetmeninkinden de sonra yazılmasının nedenini de anlamamızı sağlıyor.

Kırk beş kez aday olduğu (biri de bu filmdeki çalışması için) Oscar ödülünü dokuz kez kazanan Alfred Newman’ın güçlü ve dramatik tonları ağır basan müziğinin ilk andan itibaren eşlik ettiği jenerikle açılıyor film ve “İngiltere’nin çorak Yorkshire bozkırında, çevresindeki topraklar gibi çorak ve kuru bir ev”e kar fırtınasında yolunu kaybeden bir yabancının gelmesi ile başlıyor hikâye. Ev sahiplerinin gönülsüzce misafir ettiği ve yıllardır girilmemiş görünen, örümcek ağlarıyla kaplı, camları kırık ve toz içindeki bir odada ağırlanan adam, gece yarısı dışarıdan gelen ve içeri alınması için bağırarak yalvaran bir kadının sesi ile uyanır. Durumu haber verdiği ev sahibi Heathcliff (Laurence Olivier) öfkeyle misafirini evden kovar ve kendisi de kar fırtınasına rağmen dışarı fırlar. Misafir tanık olduğunun bir kâbusun sonucu olduğunu düşünse de, eline dokunan bir şey olduğunu ve karanlıkta duran bir kadını da gördüğünü söyler evdekilere. Evde çalışanlardan biri olan kadın (Flora Robson) bunun ölen Cathy (Merle Oberon) olduğunu söyler ve hayaletlere inanmadığını söyleyen misafire şu sözleri söyleyerek hikâyeyi anlatmaya başlar: “Belki de size hikâyesini anlatsam, fikiriniz değişebilir ölenlerin geri gelmesi konusunda. Belki de benim gibi anlarsınız onları geri getiren bir güç olduğunu, eğer hayattayken kalpleri yeterince tutku dolu idiyse”. 40 yıl önce başlayan bu öykü, Heathcliff, onu çocukluğunda sokakta bularak evine getiren adamın kızı olan Cathy, oğlu Hindley (Hugh Williams) komşuları Edgar (David Niven) ve onun kız kardeşi Isabella’nın (Geraldine Fitzgerald) da dahil olacağı ve Heathcliff ile Cathy arasındaki tutkulu aşkın ve bu aşkın yaratacağı trajik sonuçların anlatımı olacaktır.

Film bir Hollywood yapımı ve romanın hayli kısalıltmasının da sonucu olarak duyguların şiddetini plana çıkaran bir yaklaşım seçilmiş. Bu bağlamda; tutku, hırs ve intikam öyküdeki temel eylemlerin (ve eylemsizliklerin) nedeni olarak ortaya çıkıyor. Filmin güçlü popülaritesini sağlayan da bu yanı kuşkusuz ve, sağlam oyunculukların ve Wyler’ın usta klasik sinema dilinin sayesinde bu hisler bize de oldukça güçlü bir biçimde yansıyor. Elbette öykünün üzerinde durulması gereken bir de sınıf farkı meselesi var; Cathy’nin kararsızlıkları ve seçimleri, Heathcliff’ten beklentileri ve ideal mutluluk tarifleri gerçeklerle, daha doğrusu Heathcliff’in gerçekleriyle çatışınca olanlar bu farkın sonucu. Aslında belki de sınıftan çok, servet bu farkı yaratan; Heathcliff’in kendi servetini yarattığında mutluluğa erişememelerinin nedeni örneğin, genç adamın kökeninden çok, artık çok geç olması. Gizlice bir baloyu gözetlerken yakalandıklarında Heathcliff ve Cathy’e verilen tepkilerdeki farklılık da bu sınıf/servet meselesinin bir sonucu kuşkusuz.

Senaryo iki aşık arasındaki tutku ve çatışmayı güçlü biçimde işlerken, Hindley’in çöküşünü ikna edici bir gerçekliğe kavuşturamamış ve adeta onun, çocukluğunda da tanık olduğumuz kıskançlık ve katı yürekliliğinin tek neden olduğunu düşünmemize yol açıyor. Elbette romanın önemli bir kısmının senaryoda yer bulamamasının da bunda inkâr edilemez bir payı var ama sonuç öykünün bu kısmının eksik kalmış olması olmuş. Anlatıcı sesin çok az kullanılmasıysa, bu yönteme başvurulan anların “gösterilemeyeni anlatma” tercihinden kaynaklandığını ve bunun da kolaya kaçmak anlamına geldiğini gösteriyor bize. Bu sıkıntılarına karşın film, görüntü yönetmeni Gregg Toland’ın ustalığından aldığı desteğin de katkısıyla kendisini ilgi ile izletmeyi başarıyor. Siyah-beyaz estetiğin kullanımının parlak bir örneğini sergiliyor Toland burada. İki âşık kendileri olabildikleri tek yerde, kayalıklarda buluştuklarında (“Aşağıda hiçbir şey gerçek değil. Bizim hayatımız burada”) kameranın onları hep alttan çekerek, adeta aralarındaki tutkuyu yüceltmesi gibi başarılı seçimler, alan derinliğinin yine Toland’ın “Citizen Kane”de zirveye taşıyacağı kullanımının ilk örneklerinden birinin sergilenmesi ve romandaki naif şiirselliği daha da ileriye taşıyan görüntülerle film seyirciyi görsel açıdan kesinlikle tatmin ediyor. İki ana karakterini de tüm zayıflıkları ve sadece kendilerine değil, etraflarındakilere de verdikleri zararlarla birlikte göstermekten kaçınmayan ve dönemin anaakım bir Hollywood filminden farklı davranabilen yapıt, “Seni bir ömür boyu tüm ruhuyla sevse bile, benim seni tek bir günde sevdiğim kadar sevemez” gibi cümlelerle de etkileyici olmayı başaran bir çalışma. Görülmesi gereken bir klasik.

(“Uğultulu Tepeler”)

Ichimei – Takashi Miike (2011)

“Bir savaşçının onuru, sadece gösteriş için taşınmaz!”

Bir samurayın, feodal düzendeki bir lordun malikânesine gelerek, orada intihar etmek için izin istemesiyle başlayan ve onur kavramının arkasına saklanan ikiyüzlülüğü sorgulayan trajik bir yüzleşme hikâyesi.

Masaki Kobayashi’nin, Yasuhiko Takiguchi’nin “Ibunronin-ki” adlı romanından uyarladığı, 1962 tarihli ve Cannes’da Jüri Ödülü’nü kazanan filmi “Seppuku”nun (Harakiri) yeniden yapımı olan ve 3 boyutlu olarak çekilen bir Japonya ve Birleşik Krallık yapımı. İlk filmden yola çıkarak yeni senaryosunu Kikumi Yamagishi’nin yazdığı filmin yönetmenliğini Takashi Miike yapmış. Bir samuray aksiyonundan çok, samuray dramı olmayı seçen yapıt, usta müzisyen Ryuichi Sakamoto’nun çalışmasının da desteklediği bir zarafete sahip olan, başroldeki Ebizô Ichikawa’nın etkileyici oyunu ile değerlenen, güçlü ve sürprizler de barındıran dramatik bir hikâyeyi sadeliğini ve gerçekçiliğini hep muhafaza eden bir sinema dili ile anlatan, yönetmenin çok sık birlikte çalıştığı görüntü yönetmeni Nobuyasu Kita’nın zarif ve dokunaklı görüntüleri ile de ilgi çeken bir çalışma. Sonlarda uzun ve dramatik etkisi yüksek bir aksiyon sahnesi olsa da, öncelikle trajik ve Doğu’nun mesellerini hatırlatan öyküsü ve bu öyküye uygun sineması ile ilginç bir yapıt bu.

Bir Lord’un evine gelen ve kendi klanı dağılmış bir ronin’in (efendisi olmayan samuray) görüntüsü ile açılıyor film. Harakiri yapmak için geldiğini söyler ve bu eylem için avlularını kullanmasına izin vermelerini ister Hanshiro Tsugumo (Ichikawa Ebizō) adındaki bu ronin. Önünde “zorluklar ve yoksullukla dolu bir yaşam var”dır sadece ve bu utancı daha fazla taşıyamadığından “bir savaşçı gibi ölmek” istemektedir. Onun eve gelişini haber alan bir adamın “Bir tane daha mı?” tepkisi, bu tür isteklerin daha önce de tekrarlandığını söyler bize ve bunun nedeni de “mutlak barış dönemi”nde klanların dağılması ve samurayların derin bir yoksulluğun içine düşmüş olmasıdır. Japonya’nın 1603’te başlayan ve içine kapandığı, bu istikrar ve barış döneminin “kurbanı” olmuştur samuraylar. Bazı samurayların aslında kendilerine acınmasını ve böylece ya para verilmeyi ya da işe alınmayı amaçlayarak blöf yaptıkları hatırlatılır Hanshiro Tsugumo’ya ve kendisinden önce benzer bir istekle gelen bir genç olan Motome Chijiiwa’nın (Eita Nagayama) hikâyesi anlatılır ona. Bir zalimlik ve insan yaşamının önüne geçen bir “onur ikiyüzlülüğü” hikâyesidir bu ve Hanshiro’nun buna cevabı kendisinin anlatacağı ve içinde kızı Miho’nun da (Hikari Mitsushima) olduğu bir diğer öyküdür. Bu iki hikâye içerdikleri sürprizler ve trajik öğelerle seyirciyi güçlü bir biçimde etkileyen içeriğe sahiptir ve tekrar filmin başlangıç ânına döndüğümüzde düğümler bir şekilde çözülecektir.

Harakiri yaptıkları hânenin büyüklüğünün, eylemlerinin değerini artırdığına inanan samurayların barış döneminde içine düştükleri boşluğun, tüm Japon kültüründe, özellikle de bu sınıfta çok önemli olan onur kavramı karşısındaki sınavı bir bakıma, seyrettiğimiz bu öykü. Bu sınavı geçenleri ve geçemeyenleri odağına alan hikâye, asıl olaraksa bu kavramı saran ikiyüzlülüğü ortaya koyuyor ve bunu örneğin Lord’un evindeki samuray zırhını bir sembol olarak kullanarak da yapıyor. Bu açıdan ele alındığında, cesur bir film bu; evet, bir yandan Hanshiro Tsugumo karakteri üzerinden samuray onurunu yüceltiyor ama öte yandan bu kavramın/geleneğin nasıl sömürüldüğünü ve hem sömürü düzenini hem iktidarı diri ve güçlü tutmanın aracı olarak kullanıldığını anlatıyor. Geleneklerine bağlı bir toplumda bu tür kavramları bir şekile eleştiri konusu yapabilmek önemli kesinlikle.

Bir intikam hikâyesi olduğu kadar, yüce bir fedakârlığın, sevginin ve iyi yürekliliğin de anlatımı Miike’nin filmi ve bir yönetmen olarak onun belki de en önemli katkısı yapıtı sadece aksiyon kalıpları içinde tutmayıp, dramatik ve hatta trajik boyutunu öne çıkarması ve bunu tam bir zarafetle yapması. Evet, özellikle finalde hayli uzun bir aksiyon bölümü var ama bu sahnede bile Miike, kahramanının dramını, çabasını ve ruh hâlini öne çıkarıyor ve bu bölümü öykünün bir parçası kılıyor özenli bir şekilde. Filmde hayli sert ve hatta çok sert bir sahne de var ki rahatsız etme ihtimali çok yüksek seyircilerin çoğunluğunu. İşte bu sahneyi temize çıkaran da (ama rahatsız ediciliğini gidermeyen de) yine yönetmenin becerisi oluyor; tanığı olduğunuz eylemin öykünün sonraki aşamalarında taşıyacağı öneme, hikâyeye baştan sona hâkim olan sahicilik duygusunun da bir parçası olarak ikna ediyor sizi film tartışmasız bir şekilde. Filme hâkim olan zarafetin örneklerinden biri, Miike’nin bazı kritik sahnelerde karakterleri içinde oldukları bir cibinliğin dışından görüntülemesi. Görsel bir estetik kattığı gibi bu tercih, karakterlerin mahremiyetine duyduğu saygıyı da gösteriyor sanki kamera bu çekimlerde. O anlarda yaşanan duyguların yoğunluğunu bize de geçiriyor kamera ama bunu belli bir hassasiyet düzeyini hep koruyarak yapıyor. Kameranın genellikle yumuşak kaydırma hareketleri ile kullanılması, öykünün özellikle ikinci yarısında kar tanelerinin gökyüzünden hep yumuşak ve sanki tanık oldukları dramın ve hüznün üzerini hissettirmeden örtmek için sakin bir yoğunlukla düşmesi gibi biçimsel görsel tercihlerin yanında, “Bir savaşçı da etten kemikten bir insan değil midir?” gibi sözlerle de film, öykünün geçtiği dönem ve mekândan bağımsız olarak, bir insan(lık) hikâyesi anlattığını hiç unutmadığını gösteriyor.

Filmin orijinal adı “Bir(1) Hayat” anlamına geliyor ve öykünün meselesini çok daha iyi özetliyor. Soğuk ve ikiyüzlü bir düzenin “bir hayat”ı kolayca harcayabilmesine ve bir adamın o düzene karşı tek başına (1 hayat) mücadele etmesine bir gönderme bu. Miike’nin yapıtının, Masaki Kobayashi’nin 1962 tarihli filmi “Seppuku”dan ayrıştığı tek nokta ismi değil. Kobayashi ikiyüzlülüğe karşı duyulan öfkeyi çok daha fazla öne çıkarırken, Miike bu öfkenin hemen yanına dramı yerleştiriyor ve bir ailenin bu ikiyüzlülük tarafından nasıl yok edildiğini anlatıyor. Bir diğer farksa, bu içerik farklılığının biçimsel karşılığı aslında ve her iki yönetmenin de doğru sinema dilini yaratmaktaki ustalığını kanıtlıyor. Kobayashi’nin siyah-beyaz filminin sert kamera hareketlerinin yerini çok daha yumuşak olanları alıyor Miike’nin çalışmasında ve ilk yapıtta geniş açılar tercih edilirken, ikincisinde yumuşak ışık kullanımı ve yakın planlarla seyircinin karakterler arasındaki duygusal bağları daha güçlü hissetmesi sağlanıyor. Dıştan onurlu bir savaşçıya yakışır görünümüne sahip olsa da, aslında içi boş olan bir bambu kılıcın sembolik anlamıysa iki filmde de yerini korumuş; samurayların da insan olduğunu unutan, daha doğrusu onur kavramını tüm bağlamından koparıp sadece boş bir “kutsal” sözcüğe dönüştüren klanın karşılığı olarak düşünebiliriz bu bambu kılıcı. “Stripped-down” kavramı bir şeyin (örneğin bir şarkının) orijinal hâlindekinden çok daha yalın ve sadece temel unsurlarını barındıracak bir hâle dönüştürülmüş versiyonlarını anlatmak için kullanılan bir ifade. İşte Miike’nin filmini, Kobayashi’ninkinin “stripped-down” hâli olarak tanımlayabiliriz rahatlıkla.

Setlerdeki objeleri özenle görüntüleyen ve örneğin kırmızı zırh, beyaz kedi ve Motome’nin evindeki kitapları öykünün bir parçası yapan filmde Ichikawa Ebizō ve Eita Nagayama’nın hayli zor sahnelerin altından ustalıkla kalkabilmesi de çok önemli. Miike’nin filmi sinema sanatı açısından bakıldığında, Kobayashi’ninkinin gerisinde kalan bir çalışma; zaman zaman doğru tempoyu bulmakta zorlanıyor, orijinaline nazaran gizemi yönetme ve sergileme becerisi de bir parça daha zayıf görünüyor. Ne var ki Miike’nin yapıtının başarısı ve verdiği sinema keyfi, bu karşılaştırmanın sonucundan bağımsız olarak, onu görmeye değer kılıyor.

(“Hara-Kiri: Death of a Samurai”)

Hakikatin İzinde – Thomas Bernhard

Avusturyalı yazar Thomas Bernhard’ın 1954 ile 1989 arasındaki “konuşmaları, okur mektupları, söyleşileri ve edebiyat yazıları”ndan oluşan ve editörlüğünü Wolfram Bayer, Raimund Fellinger ve Martin Huber’in yaptığı bir kitap. Almancanın özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki en önemli isimlerinden biri olan Bernhard roman, tiyatro oyunu ve şiir dalllarında hayli çok üreten ve neden olduğu polemikler sanatının da önüne geçen bir sanatçıydı. Ülkesi Avusturya’ya ve onun üzerinden de genel olarak Batı toplumunlarına çok eleştirel bir bakışla konuşan ve yazan Bernhard bu Türkçe baskının arka kapağında yazıldığı gibi “huysuz bir ses” midir tartışılır ama özellikle kendi ülkesinde çok daha sert tanımlamalarla anılmış, kendine özgü, karamsarlığı tıpkı ülkesine karşı duyduğu nefret ve sevgi karışımı gibi derinlere gizlediği bir umutla/iyimserlikle bir arada tutan çok ilginç bir isim olduğu kesin. Bu kitapta bir araya getirilen ve uzun söyleşilerden kısa bir telgrafa kadar değişen uzunluklarda ve farklı mecralarda yayınlanmış ya da seslendirilmiş metinler, Avusturyalı sanatçının eserlerini ve bu eserlerin doğurduğu tepkileri ve görüşlerini anlamak için iyi bir giriş noktası olabilir. Öte yandan Berhnard’ın kaleminden ve ağzından çıkanlar onu anlamanın hiç de kolay olmadığını da söylüyor bize.

Çocukluğunda geçirdiği tüberkülozun etkisini yaşamı boyunca hep taşıyan Thomas Bernhard sanatoryumda geçirdiği günlerde yazdığı öykü ve şiirlerle başlamış sanatsal üretimine ve kendisini yetiştiren ve ülkesi dışında pek tanınmayan, bizde de hiçbir kitabı yayımlanmayan büyükbabası yazar Johannes Freumbichler’den oldukça etkilenmiş kendi ifadesine göre. Onun yazma tutkusunu en çok destekleyen kişi olan ve kendisinin “Lebensmensch” (Bernhard’ın icadı bir Almanca sözcük bu ve “birinin yaşamındaki en önemli kişiyi” ifade etmek için kullanılıyor) olarak adlandırdığı Hedwig Stavianicek‘le onun ölümüne kadar platonik düzeyde kaldığı söylenen bir ilişkisi oldu Bernhard’ın. Pek çok ödül alsa da ve eleştirmen, yazar ve filozof George Steiner tarafından “En iyi döneminde, Kafka ve Musil’den sonra Alman düzyazısının en önde gelen ustası” olarak övülse de, ülkesi ile olan ve devlet adamlarından sanatçılarına medyadan sıradan insanlarına kadar herkesi aynı sertlikle eleştirdiği Avusturya’da çok sert ifadelerle nitelenmiş Berhnard kızdırdığı kesimler tarafından: “devlet denetimindeki insansevmez” (Dil Uzmanı ve Gazeteci Ulrich Weinzierl), “insansevmez söz değirmeni” (Eleştirmen ve Gazeteci Sigrid Löffler) vs. Avusturya’nın devlet adamlarından tüm politikacılarına sanat kurumlarından sanatçılarına sözünü hiç sakınmayan, kendisine ödül verenleri yaptığı “teşekkür konuşması”nda aşağılamaktan çekinmeyen, düşüncelerini tam bir açıksözlülükle dile getiren ve tüm toplumu ikiyüzlülük, yüzeysellik, bilgisizlik, pasiflik ve darkafalılıkla suçlayan biri için beklenebilecek tepkiler bunlar kuşkusuz.

Editörler kitaptaki metinlerin ilk kez nerede ve hangi tarihte yayımlandığını veya dile getirildiğini eserin arkasındaki uzun Notlar bölümünde, ek bilgiler de (hangi koşullar altında vb.) vererek açıklamışlar. Dört satırlık bir metin için 2.5 sayfalık bir not hazırlanmasının da bir örneği olduğu bu bölüm hayli değerli kesinlikle ve kitaba önemli bir katkı sağlıyor. Türkçe baskıdaysa, gerek bu notlarda gerekse asıl metinlerde ihmal edilen bir konu var: kitap boyunca sanat ve siyaset dünyasından Avusturyalı pek çok kişinin adı geçiyor ve o ülkeden olan bir okuyucu için herhangi bir bilgilendirme gerekmeyebilir ama Türkiye’den ortalama bir okuyucu bu isimlerin önemli bir kısmı hakkında herhangi bir bilgiye sahip olmadığı için, metinleri doğru anlayabilmek adına kısa da olsa bir araştırma yapması gerekecektir. Bernhard’ın eleştirdiği, hatta aşağıladığı ve polemiklere girdiği kişi sayısının çokluğu düşünüldüğünde bu da önemsiz olmayan bir eksiklik elbette. Benzer biçimde, çevirmen tarafından eklenen dipnotlarda da tam bir tutarlılık yok. Örneğin bir metindeki Fransızca bir ifade açıklanmazken, çok daha anlaşılabilir olan bir başkası için dipnot düşülmüş nedense. Kitabın -muhtemelen orijinalinde de olduğu gibi- en sonunda yer alan ve eserle ilgili daha çok biçimsel bilgiler veren Not bölümününse, içeriği nedeni ile en başa koyulması daha doğru olurmuş.

“Adiliğin ve adilikten gelen çaresizliğin tekinsiz simetrisi olmuş ahvalimiz. Halkımız vizyonsuz, ilhamsız, karaktersiz bir halk. Zekâ, hayal gücü ona bir şey ifade etmeyen kavramlar. Alpler’deki istisnai eblehliğiyle üretmeye devam ediyor” gibi sözlerle Avusturya halkına saldıran Bernhard başta politikacılar ve sanatçılar olmak üzere tanınmış isimleri de sert eleştirisinin kapsamına almaktan çekinmemiş (Shakespeare gibi başka uluslardan isimler de paylarını almışlar ondan!). Devlet Başkanı’ndan Kültür Bakanı’na önemli isimlere saldırmaktan çekinmemiş Bernhard ve örneğin kendisini ödüllendirenleri o denli ağır sözlerle eleştirmiş ki törenin iptal edilmesine ve ödülünün kendisine posta ile gönderilmesine neden olmuş. “… ne hakkında konuşursam konuşayım, hayat hakkında bile konuşsam, ölüm hakkında konuşurum… Konuşulan her şey her zaman ölüm hakkındadır” gibi ifadelerin neden olduğu ve pek çok eleştirmenin “kötümserlik” olarak tanımladığı bir karamsarlığın hâkim olduğu eserler üretti Bernhard ve “Avusturya’nın kasvetli çocuğu” olarak tanımlandı. İntiharla ilgili bir soruya “düşüncesi var ama niyeti yok” cevabını veren yazarın genel kabullere hep karşı çıkmasının arkasındaki düşünceyi belki de en iyi açıklayan, 1975’te söylediği “Ama daima “ama” diyecek birileri olmalıdır” ifadesi olsa gerek.

Varisleri onun isteğine uymasa da, Thomas Bernhard eserlerinin, telif haklarının sona ereceği tarihe kadar, 75 yıl boyunca, Avusturya’da basılmasını yasaklamak isteyecek kadar öfke doluydu ülkesine karşı. Polemiklerinin arkasında yatan ana unsurlardan biri onun Avusturya’nın Nazi geçimişi ile yüzleşmemiş olmasını düşünmesi. Buna karşılık gerek bu kitaptaki metinlerde gerekse eserlerinde, tüm o öfkenin yanında bir sevginin de varlığını hissediyorsunuz ve belki de yazarda bu denli öfkeyi doğuranın, onun sevdiğinin kendisinde yarattığı hayal kırıklığı olduğunu düşünüyorsunuz. Orijinal baskıda olduğu gibi kapağında Avusturyalı ünlü fotoğrafçı Barbara Pflaum’un çektiği Bernhard portresinin kullanıldığı kitap, onun eserlerini bilenler için bu yapıtları daha iyi anlamaya yardımcı olacak, bilmeyenler içinse içine girecekleri dünyanın büyüklüğü, sertliği ve “karanlığı” için bir uyarı işlevi görecektir.

(“Der Wahrheit auf der Spur. Reden, Leserbriefe, Interviews, Feuilletons”)