“Ya o adam da babam gibiyse? Ya banyodan önce sinirli oluyor ve banyodan sonra da uykusu geliyorsa?”
Akvaryum balığı satın alabilmesi annesinin verdiği parayı kaybeden küçük bir kızın, Tahran’ın sokaklarında bu paranın peşine düşmesi ile yaşadıklarının hikâyesi.
Senaryosunu Parviz Shahbazi’nin özgün fikrinden yola çıkarak Abbas Kiarostami’nin yazdığı, Jafar Panahi’nin yönettiği bir İran yapımı. Cannes’da “En İyi İlk Fim” seçilerek Altın Kamera ödülünü kazanan yapıt yönetmenin parlak kariyerini başlatan çalışma olmuştu. Başta çocuklar olmak üzere çoğunluğu amatör olan oyuncularından aldığı sıcak ve sade performanslar ve yalın bir şiir tadı taşıyan çalışma, The Guardian tarafından tüm zamanların “en iyi 50 aile filmi”nden biri olarak seçilmesi ve Britanya Film Enstitüsü’nün “15 yaşından önce görülmüş olması gereken 50 film” arasında gösterilmesinin de birer kanıtı olduğu gibi, hümanist yanı ile dikkat çekiyor öncelikle. Küçük bir kızın kaybettiği parasını bulmak için harcadığı çaba sırasında şehir halkından farklı insanlarla olan ilişkileri dayanışma, dostluk, sevgi ve dürüstlük temaları arasında gezinen zarif ve içten bir dille anlatılmış bir öykü getiriyor karşımıza ve anlamlı bir final görüntüsü ile sona ererken film, sinemanın asıl olarak insanlara insanları anlatan bir sanat olması gerektiğini hatırlatıyor.
İran takvimine göre yeni yıla girileceği günde yedi yaşındaki Razieh (Aida Mohammadkhani) akvaryum balığı alabilmek için annesinden (Fereshteh Sadre Orafaiy) güç bela alabildiği parayı yolda düşürür. Sevimli küçük kız, karşılaştığı farklı insanlara derdini anlatmaya çalışırken, bir süre sonra onu merak ederek peşine düşen abisinin de (Mohsen Kalifi) katılmasıyla parayı bulabilmek için şehrin sokaklarında bir maceraya atılır. Finalinde Afgan bir baloncu çocuğun da (Aliasghar Smadi) katılacağı ve sadece bu iki cümle ile özetlenebilecek sade ve basit bir öykü üzerinden Jafar Panahi hümanist sinemanın, türün klişelerinden uzak durmayı başaran ve sömürü tuzağına düşmeyen örneklerinden birini yaratmayı başarıyor.
Jafar Panahi İran’ın uluslararası bilinirliği olan hemen tüm sinemacıları gibi ülkesinin yönetimi ile başı sık sık derde giren ve eserleri sansüre maruz kalan bir sanatçı. Hapis cezası, ev hapsi ve yurt dışı çıkış yasağı gibi farklı yöntemlerle cezalandırılan ama buna rağmen sinema aşkından vazgeçmeyen Panahi bu ilk uzun metrajlı yönetmenlik çalışmasında kamerasını küçük bir kız çocuğunun ardına takıyor ve onun gözünden Tahran sokaklarından farklı insan manzaraları getiriyor karşımıza. Bunu yaparken de bir belgeselci tavrına yakın duruyor çoğunlukla. Razieh’in annesi ve abisi ile olan sahnelerinden, küçük kızın sokaklarda yetişkinlerle ve sonda da bir Afgan çocukla olanlarına, günlük hayatın gerçek ve sıradan insanları ile buluşturuyor bizi film ve seyrettiğimizin gerçekliğinden hiç kuşkuya düşürmüyor.
Filmin orijinal adı “Beyaz Balon” olsa da görüntülere uzun bir süre damga vuran, bir balonun değil, Raziyeh’in başörtüsünün beyazlığı oluyor. Kızın masumiyetinin sembolü olarak da görebileceğimiz bu beyazlığın finalde yerini Afgan çocuğun bir sopanın ucunda taşıyarak sattıklarından geriye kalan tek balonun beyazına bırakması anlamlı bir tercih. Yeni yılın başladığı anonsundan sonra Raziyeh ve abisi dahil herkes sokaklardan çekilmiş görünürken, tek başına kalan bu çocuk, giden iki kardeşin ardından bakıyor kısa bir süre ve sonra sopasındaki beyaz balonla ayağa kalkarak harekete geçtiği anda donuyor görüntü ve öykü sona eriyor. Eski bir yıl biter ve yenisi başlarken, Panahi de Raziyeh’in öyküsünü bitiriyor ve Afgan oğlanınkini başlatıyor adeta ya da başlaması gerektiğini söylüyor; çünkü iki kardeş kameranın görüntülediği alanın dışına çıkarken, görüntünün odağına o yerleşiyor. Bu karakter İran toplumunun, sıradan bir Batılı’nın inancının aksine hiç de monolitik olmadığını ve bu örnekte olduğu gibi farklı etnik grupların bir aradalığına sahip olduğunu söylüyor bize. Farklı etnik gruplar demişken, öykü boyunca Raziyeh’in karşısına çıkan pek çok karakterden biri olan yaşlı kadını canlandıran oyuncudan da söz etmekte yarar var. Sovyet ordusunun 1939’da Polonya’yı işgalinden sonra ailesi ile birlikte Sibirya’ya sürülen, 1941’de oradan kaçarak İran’a yerleşen Anna Borkowska oynamış bu iyi yürekli yaşlı kadını. Bu bağlamda son bir not olarak, sokakta geçen bir sahnede kulağımıza Türkçe konuşmaların geleceğini de söylemiş olalım.
Babayı hiç göstermiyor Panahi ve sadece şikâyet eden, talimat veren ve talep eden sesini duyuyoruz onun. Bu tercihi kızın ailesindeki ve daha genel olarak yaşadığı düzendeki erkek egemen anlayışın bir sembolü olarak görmek mümkün ama öte yandan Raziye’nin abisinin annenin kulağına ne fısıldadığının bizimle paylaşılmaması veya yeni yılın başlamasına ne kadar kaldığını zaman zaman anons eden sesin geldiği radyonun hiç gösterilmemesine benzer küçük bir oyun olarak da değerlendirilebilir. Karakterlerin önemli bir bölümünün, açılış sahnesinde (anne ve kızın alışverişten evlerine döndükleri sahne) çok kısa sürelerle, hiç tanıtılmadan ve sokaktaki kalabalıktan birileri olarak görüntülenmeleri de (adeta orada olmaları bir tesadüfmüş gibi; öyle ki öykünün ilerleyen bölümlerinde karşımıza çıktıklarında, çok dikkatli olmayan bir seyircinin onları açılışta gördüğünü hatırlamaması yüksek bir olasılık) aynı oyunun bir parçası olarak görülebilir.
Hollywood’un yeni yıl filmlerinin iyimserliğine ve dayanışma/sevgi havasına aşina olanlar bir benzerini burada, bu İran yeni yıl filminde de bulabilirler rahatlıkla. Bu havayı yaratan birinci unsur Raziyeh’in iletişim kurduğu herkesin, istisnasız olarak ona elinden geldiği kadar yardımcı olması. Yetişkinlerin tartışma ve çekişmelerine tanık oluyoruz (örneğin “küçük kafaya büyük yaka” tartışması) ama bunlar kendi aralarında oluyor hep; oysa tümü, eksik para almak, parayı aramaya katılmak veya işini bırakıp ona zaman ayırmak gibi farklı yollarla yardımcı olmaya çalışıyorlar Raziyeh’e. Öykünün “gerilimli” yılan terbiyecileri sahnesi bile bu iyiliğin bir parçası olarak sonuçlanıyor. Yetişkinlerin bu tavrına küçük kızın verdiği karşılık da aynı havaya çok önemli bir katkı sağlıyor; Raziyeh yedi yaşın tüm masumiyeti ile hareket ederken, adil ve prensipli bir birey gibi de davranıyor çünkü. Aida Mohammadkhani’nin, karakterinin tüm duygularını yüzünden rahatlıkla okuyabilmemize imkân veren ve bazı tek çekimli uzun sahnelerde özellikle dikkat çeken doğal performansı sayesinde artan sahicilik daha da etkileyici kılıyor bu havayı. Öte yandan tüm bu olumlu görümün ardında farklı bir durumun yattığını düşünmeye de açık filmin öyküsü; yapıtın Afgan çocuk ve onun beyaz balonu ile sona ermesi, Raziyeh ve abisinin teşekkürü ihmal ederek uzaklaşması ve görüntünün dışına çıkması ile birlikte düşünülmeli bu hikâye örneğin. Küçük kızın çocuksu bir şımarıkla direttiği arzusu onun bir süre evinden uzak kalmasına neden olsa da sokaktaki herkes gibi evine dönüyor sonunda, baloncu çocuk ise “dışarıda kalan” tek kişi oluyor.
Bir çocuğu mutlu edebilmenin kolaylığını ve çocukluğun doğasının içinde bulunulan zor bir durumu bile bir oyuna çevirebilme yeteneğine sahip olduğunu ince bir şekilde dile getiren filmde nihai çözümün çocuklara bırakılması da doğru bir seçim olmuş. Sıradan insanların bu sıradan hikâyesi, genç asker ile Raziyeh arasında kızın tereddütü ile başlayan ama onun uzaklaşan bir askeri aracın ardından el sallaması ile sona eren sahne gibi iyi düşünülmüş bölümlerle kendine has bir çekiciliğe sahip. Yukarıda anılanlar dışında, babanın ikinci işinin gizliliği gibi yoruma açık konularla seyircide merak duygusu da uyandıran film, kurgu bir hikâye anlatsa da zaman zaman belgeselle kurgu arasında bir yerde durması ve basitlikten -gerçek- bir zenginlik yakalaması ile de önemli. 1940’lardaki İtalyan Yeni Gerçekçi filmlerini hatırlatan, minimalist bir havası olan film Jafar Panahi’nin kendisini öne çıkarmayan ve öyküye hizmet etmeye özen gösteren sade sinema diliyle de görülmeyi hak ediyor.
(“The White Balloon” – “Beyaz Balon”)
“Nasıl hatırlamıyormuş gibi davranabiliyorsun? Kalbimin senin için parçalandığını bilmiyormuşsun gibi? Yüzünün tüm bu karanlıkta yanan tek ışık olduğunu…”
“Bir savaşçının onuru, sadece gösteriş için taşınmaz!”
Avusturyalı yazar Thomas Bernhard’ın 1954 ile 1989 arasındaki “konuşmaları, okur mektupları, söyleşileri ve edebiyat yazıları”ndan oluşan ve editörlüğünü Wolfram Bayer, Raimund Fellinger ve Martin Huber’in yaptığı bir kitap. Almancanın özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki en önemli isimlerinden biri olan Bernhard roman, tiyatro oyunu ve şiir dalllarında hayli çok üreten ve neden olduğu polemikler sanatının da önüne geçen bir sanatçıydı. Ülkesi Avusturya’ya ve onun üzerinden de genel olarak Batı toplumunlarına çok eleştirel bir bakışla konuşan ve yazan Bernhard bu Türkçe baskının arka kapağında yazıldığı gibi “huysuz bir ses” midir tartışılır ama özellikle kendi ülkesinde çok daha sert tanımlamalarla anılmış, kendine özgü, karamsarlığı tıpkı ülkesine karşı duyduğu nefret ve sevgi karışımı gibi derinlere gizlediği bir umutla/iyimserlikle bir arada tutan çok ilginç bir isim olduğu kesin. Bu kitapta bir araya getirilen ve uzun söyleşilerden kısa bir telgrafa kadar değişen uzunluklarda ve farklı mecralarda yayınlanmış ya da seslendirilmiş metinler, Avusturyalı sanatçının eserlerini ve bu eserlerin doğurduğu tepkileri ve görüşlerini anlamak için iyi bir giriş noktası olabilir. Öte yandan Berhnard’ın kaleminden ve ağzından çıkanlar onu anlamanın hiç de kolay olmadığını da söylüyor bize.