“Şiddete başvurma hakkımız var. Eziyete uğrayan herkesin şiddete başvurma hakkı var”
ABD’de gerçekleşen bir sosyal demokrat devrimin manifestosundaki, bütün erkeklerin, bütün kadınların ve bütün insanların eşitliği ilkesinin gerçekleşmediğini gören kadınların yürüttüğü radikal mücadelenin hikâyesi.
Senaryosunu Ed Bowes ve Lizzie Borden’ın yazdığı, Borden’ın yönettiği bir ABD yapımı. Sosyal demokrat bir devrimin üzerinden geçen on yıldan sonra ABD’de, kadınların devrimin gel(emedi)ği noktayla ilgili radikal itirazlarının nedenlerini ve kurdukları örgütlerin mücadelesini anlatan film 1980’lerin en ilginç yapıtlarından biri. Sadece ABD’de -sosyal demokrat da olsa- bir devrimin yapılmış olmasını değil, bu devrimi yapan partinin on yıldan sonra hâlâ yönetimde olmasını söylemesi ile ütopik, devrimin neticelerinden hayal kırıklığına uğrayan kadınları radikal mücadeleleri ile distopik olarak tanımlayabileceğimiz yapıt, günümüzde yaşananlara ve güncelliğini koruyan tartışma konularına da hitap etmesi ile ayrıca önem taşıyor. Amatör oyuncu(luk)lar, teknik boyutunun anaakım filmlerle kıyaslandığında zayıf kalması ve zaman zaman didaktik bir havaya bürünmesi gibi sıkıntıları olsa da ve bir parça da tam da bu nedenlerle ilginç ve üzerinde tartışmaya değer bir film bu.
Senaryo üzerinden on yıl geçen bir devrimin neticelerini, özellikle de kadınların hakları ve mücadeleleri üzerinden ele alıyor ve açılışta bir televizyon sunucusunun “On yıl önceki olaylara dönüp bakma, değerlendirmesini yapma ve yüzümüzü bunun ışığında geleceğe dönme vakti” sözleri de bunu işaret ediyor. Tüm insanlara eşitlik vaadi ile yapılan devrim kadınları mutlu etmemiştir ve aralarında radikal olanların da olduğu farklı örgütlerle yaşadıkları haksızlıklara karşı mücadele etmektedirler. Yönetimdeki parti bir parti-devletine dönüştüğü anlaşılan ülkede bu örgütlere karşı istihbarat ve güvenlik güçlerini devreye sokmuştur ve her iki taraf da mücadelelerinde kararlıdır.
Radikal feminist kadınların hikâyesini anlatıyor film ve hangi tarafta durduğunu nert bir şekilde ortaya koyuyor: kendilerini asıl olarak bir anne ve eş rolünde tutmaya çalışanlara karşı duran kadınların yanında yer alan bir öykü bu. Haberci karakterler dışındaki hemen tüm erkeklerin şu ya da bu şekilde yanlış bir eylemin ya da düşüncenin parçası olduğu film, baştan sona kadınlar üzerinden ilerliyor ve beyaz ya da mavi yakalı kadınların görüntülerini, belgesele yakın durmaktan da çekinmeyerek, seyircinin karşısına getiriyor. Ed Bowes’un Lizzie Borden’ın da katkı sağladığı senaryosu kolayca takip edilebilen bir öykü anlatma çabası içinde olmazken, bir yandan kadınların kendi aralarındaki konuşmalarını, tartışmaları ve eylemlerini gösteriyor bize, paralelde ise onları takip altında tutan erkek devlet görevlilerin çalışmalarını izlememizi sağlıyor.
“Sosyal demokrasi çatısı altında hepimizin eşit olacağı vaadiyle çok uzun süre oyalandık. Zenginler daha da zenginleşti, fakirler kuru hayallere talim etti” diyor kadınlardan biri ve verdikleri mücadelenin uğradıkları hayal kırıklığının doğrudan sonucu olduğunu belirtiyor. Devrim emekçilerin Demokrat Parti’yi terk etmeleri ile başlıyor, kadınların mücadelesi ise devrimi yapan iktidardaki partinin manifestosundaki sözleri karşılayamamasıyla. Bu Demokrat Parti meselesi bugünün politik durumu açısından bakıldığında ayrıca önem taşıyor. ABD’nin iki partiden fazlasına pratikte izin vermeyen politik sistemi, zaman içinde, zaten aralarındaki fark tartışılır olan Demokrat Parti ile Cumhuriyetçi Parti’yi birbirine iyice yaklaştırdı doğal olarak. Günümüzde ABD’de Demokrat Parti dışında örgütlenen ilericiler (örneğin Yeşiller), parti içindeki ilerici kanatları (Demokrat Sosyalistler) aslında aynı ajandayı sürdürmekle eleştiriyorlar. Borden’ın filmi bu tartışmanın yeni olmadığını hatırlatıyor ve “ilerici” kesimler arasındaki eylem ve düşünce farklılıklarına bazı örnekler de veriyor. Radikal kadınlarla parti arasında orta bir noktada duran ve partinin dergisinin editörlüğünü yapan kadınlar örneğin, sonuçta bir tercih yapmak zorunda kalsalar da iki tarafı da anlamaya çalışıyorlar. Onları tercih yapmak zorunda bırakanın bir erkek yönetici (bu rolde filmin senaristi Ed Bowes var) olması da ayrıca önemli elbette.
Öyküsünün hatırlattığı bir başka ezeli ve ebedi tartışma ise sol ideolojinin taraftarları ile kimlik politikaları taraftarları arasında olan çatışma üzerine; sınıf meselesi ile feminizm meselesinin örtüşmesi/çatışması ya da ikisinin bir arada olabilirliği konusu da burada sık sık gündeme geliyor. “Mücadele şekliniz ve söyleminiz partinin bölünme riskini yaratıyor” diyen erkek yöneticilere, “Kadınların mağduriyeti nasıl ayrılıkçılık oluyor anlamıyorum” cevabını veriyor kadınlar bir tartışmada. Tüm bu politik boyut örnekleri filmin zaman zaman bir manifesto görünümüne bürünmesine de yol açıyor ama Lizzie Borden’ın bundan özellikle kaçınmadığı, hatta belki hedeflediği de açık. Sonuçta Amerikan sinemasında örneğine pek rastlanmayan bir şekilde, bu derece doğrudan politik olmayı seçen, bir meselesi olan bir yapıt için anlaşılabilir bir durum bu. Tam da bu nedenle sadece sinema sanatı açısından ve bu sanatın teknik parametrelerine göre yargılanmaması gereken bir çalışma yapmış Borden; çünkü sadece bu şekilde bakıldığında film farklı açılardan olumsuz değerlendirmelere açık. Örneğin bazı sahneler bir parça gereksiz uzun tutulmuş, bazılarıysa öykünün akışı içinde yeterince doğal bir şekilde yerleştirilememiş; oyuncuların performansları ortalama bir seyirciyi rahatsız edebilir amatörlükleriyle (öte yandan filmin zaman zaman belgeseli andırmasıyla ve kurgunun yapay havasından uzak durma tercihi ile uyumlu bu performanslar) dikkat çekiyor; çok düşük bir bütçe ile ve hayli kısıtlı koşullar altında çalışılmasının sonucu olarak teknik sıkıntılar var; bazı diyaloglar bir politik bildiriden aynen alınmış havasına sahip vs.
Öykünün sinemanın en feminist anlatılarından biri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Devrimin karşılamadığı vaatlerin gerçekleşmesi için kadınlar -kelimenin her anlamı ile- silahlanıyor ve erkeklerden bir yardım beklemiyorlar. Kadınların sorunlarının çözümünün yine ancak kadınların elinden gelebileceğini söylüyor film bize ve arada geçen on yılın sonunda “Sadece ismi olan sahte bir sosyalist devlet”le mücadele ediyor kadınlar öykü boyunca. Bu savaşlarının gerekliliğini “Hükümet gerçek sosyalizmin temeli olan daimi mücadele ve değişimi reddediyor” sözleri ile açıklayan kadınların yayın yaptığı radyolardan birinin adının Ragazza (İtalyanca genç kadın anlamına geliyor) olması ve kadınların gruplar oluşturarak sokaklardaki erkek tacizcilerle kapışmasını da ekleyebiliriz öykünün radikal feminist söylemleri arasına.
Lizzie Borden yönetmenliğinin yanında kurgusunu ve yapımcılığını da üstlendiği filmin adını ABD’li rock grubu Red Krayola’nın film için yazdığı şarkısından almış. Grubun ise şarkının adını Vladimir Korsh-Sablin’in 1930 tarihli, Sovyet Birliği yapımı “V Ogne Rozhdennaya”dan aldığını da ekleyelim bu bilgiye. Red Krayola’nın şarkısı dışında başka melodiler de var filmde ve bu parçaları seslendirenler arasında, bir kısmı filmde görüntüleriyle de yer alan bağımsız grupların dşında (The Bloods, The Slits gibi), anaakım isimler de (Billie Holiday, Lou Reed gibi) yer alıyor. Seçilen müzikler öfkeli punk şarkılardan meselesi olan klasiklere (“Strange Fruit” gibi) değişiyor ve öykünün ruhu ile uyumlular.
Öncesinde başka saldırılar olsa da, ası olarak 2001’de El Kaide’nin eylemleri sonucunda yıkılmaları ile hatırlanan New York’taki World Trade Center kulelerine benzer bir saldırı da bu filmde çıkıyor karşımıza. Çok düşük bir bütçe ile çalışan Borden’ın sadece 200 Dolar ödediği bir maketle çektiği filmdeki sahne 2001’deki saldırıdan sonra hatırlandı ve bugün sinema tarihindeki en güçlü kehanet örneklerinden biri olarak kabul ediliyor, her ne kadar failler farklı “terörist” gruplardan olsa da. Dergi editörlerinden biri rolünde 27 yıl sonra “The Hurt Locker” (Ölümcül Tuzak) filmindeki yönetmenliği ile Oscar kazanacak olan Kathryn Bigelow’un ilk ve tek sinema oyunculuğunda karşımıza çıktığı film, The Guardian gazetesinin sinema eleştirmeni Peter Bradshaw tarafından “gerilla sinema” anlayışının tüm özelliklerini taşıyan ve kullandığı gerçek görüntülerle bunu destekleyen, “zeki, yıkıcı ve ajitatif” bir yapıt olarak tanımlanmıştı. Çok doğru ifadeler bunlar; çünkü Borden, kolektif bir üretimle yapıldığını vurguladığı filmin bugün yapılmasına gerek olmayacağını, cep telefonu olan her kadının örneğin polis tarafından öldürülen bir vatandaşın videosunu çekip Internet’e koyarak benzer bir film yapabileceğini söylemiş. Evet, bir yandan doğru bir yandansa Borden’ın kendi başarısına haksızlık yaratan bir ifade bu. Sonuçta ideallerimiz için fedakârlığın kaçınılmaz ve onurlu bir davranış olduğunu, ayrılıklarımıza değil ortak hedeflerimize odaklanmamız gerektiğini ve asıl mücadelenin sisteme karşı verilmesi gerektiğini söyleyebilen kaç film var ki sinema tarihinde!
(“Ateşlere Doğmak”)
“Onu yüzüstü bıraktığımızı söylerdim. Hem annesi hem benim onun için hiçbir şey yapmadığını. O kadar zaman kaybettik ki. Yalnız elalem ne der diye düşündük. Ona bunları söylemek isterdim. Bir de annesinin onu çok ama çok sevdiğini. Her şeye rağmen… Ona benim de onu çok sevdiğimi söylerdim”
“Hayatta hiç kimse seni yaşı seninkine yakın bir kardeşten daha fazla tanıyamaz. Kim olduğunu ve hangi konuda diğerlerinden daha iyi olduğunu bilir. Kardeşimle son görüşmemizde birbirimize affedilemez şeyler söyledik; ama bunlar geçmişte kalsın istiyorum. Bu yolculuğa çıkarak aslında gururumu çiğniyorum. Umarım çok geç kalmamışımdır… kardeş, kardeştir”
“Ya o adam da babam gibiyse? Ya banyodan önce sinirli oluyor ve banyodan sonra da uykusu geliyorsa?”