Yengeç Adımlarıyla – Umberto Eco

İtalyan yazar, filozof, kültür eleştirmeni ve politik/sosyal yorumcu Umberto Eco’nun 1999 ile 2005 arasında La Repubblica gazetesi, L’espresso ve MicroMega dergilerinde yayımlanan yazıları, konferanslarda yaptığı konuşmaları ve farklı kitaplara yazdığı önsözlerinden oluşturulan bir derleme. “Sıcak Savaşlar ve Medyatik Popülizm” alt başlığı ile yayımlanan kitap, bu adın da ifade ettiği türden içerikleriyle bir Batılı entelektüelin gözünden 2000’li yılların ilk yarısında dünyadaki politik, teknolojik ve toplumsal gelişmelerin nasıl algılandığı ve değerlendirildiğini anlamak için başvuru niteliğinde bir yapıt olarak görülebilir. Her ne kadar akademik bir yayında göreceğiniz türden derinlikte değil metinler ama sonuçta Eco’nun birikiminin yansıdığı tüm eserler gibi ilgiyi hak ediyorlar. Zaman zaman ironik ifadelerin araya eğlenceli bir şekilde sıkıştırıldığı yazılardan oluşan ve günümüzde boyutu daha da artan problemlerin yaratabileceği tehlikeleri hatırlatan kitaba yazdığı önsözde Eco, yazıların önemli bir kısmının dünyanın “geriye attığı adımlar”dan söz ettiğini ve “kaygı ve kızgınlık sonucunda” kaleme alındığını belirtmiş. Birikimli bir liberal entelektüelin bizde de karşılığı olan güncel meselelerle ilgili görüşlerini öğrenmek için okunabilecek bir derleme.

Umberto Eco, La Repubblica’da ilk kez 1976’da yazmış ve yaşamının son dönemlerine kadar aralıklarla sürdürmüş bu gazetede yazmayı. L’espresso dergisinde ise “La Bustina di Minerva” (Minerva’nın Kibrit Zarfı) adını verdiği köşesinde 1985’ten 2016’ya kadar düzenli olarak yazmış Eco; köşesinin adını, aklına gelen küçük notları yazmak için kullandığı kibrit zarfından (kibrit çöplerinin karton bir kapağın içine tek sıra halinde dizildiği tasarım) almış yazar ve bu dergide yayımlanan yazılardan oluşan ve ülkesinde ilk kez 2000’de yayımlanan kitabına da dergideki o köşesinin ismini vermiş. Kitabın İtalyanca adı olan “A Passo di Gambero”, Türkçede “Karidesin/Kerevit’in Hızı/Yürüyüşü” anlamına gelse de, kitabın tercümesinde nedense yengeç adı seçilmiş. Dünyadaki bazı gelişmelerin aslında bizi çoğunlukla geriye doğru taşımasına ve bu hayvanların geriye doğru da hareket edebilmesine yapılan bu gönderme, eserin İngilizce adındaysa tamamen kaybolmuş ve “Turning Back The Clock” (Zamanı Geri Almak) başlığı seçilmiş. Eco’nun eski ve yeni savaşlar, eski ve yeni iletişim şekilleri karşılaştırmalarını içeren ve dünyanın aslında pek de ileriye gitmediğini, hatta zaman zaman gerilediğini anlatan orijinal ismi kitaptaki yazılarla uyumlu kesinlikle.

Eco’nun yazılarında doğal olarak İtalya’nın kültür ve siyaset dünyasından ya da tarihinden farklı isimler ve olaylar üzerinden dile getirilmiş düşünceler; örneğin Berlusconi’nin ve onun liderlik ettiği hükümetlerin icraatları farklı yazıların konusu olmuş ve Eco’nun düşüncelerinin de aracı. Bu tür referanslar konuyu daha iyi anlamaya yardımcı oluyor şüphesiz ve tam da bu nedenle Türkiye’den bir okur için Berlusconi kadar tanıdık olmayan göndermelerin çevirmen/editör tarafından dipnotlarla açıklanması gerekiyordu. Ne var ki bazı durumlarda ihmal edilmiş bu husus ve örneğin 34. sayfadaki “Yedi Kız Kardeşler” (küresel petrol piyasasını kontrol eden yedi büyük petrol şirketine verilen isim) ifadesi ortalama bir okuyucu için havada kalıyor. Bu tabiri ilk kullanan kişinin, İtalyan petrol şirketi ENI’nin ilk başkanı olan Enrico Mattei olması belki İtalyanlar için daha bilinir kılıyordur tanımlamayı ama bu durum Türkiye için geçerli değil elbette. Kuşkusuz bizde sadece bu kitaba özgü değil bu eksiklik ve yayınevlerinin bu konudaki ihmali.

Yazılar yedi ayrı ana başlık altında toplanmış kitapta: “Savaş, barış ve başka konular”, “Bir rejimin kronikleri”, “Büyük Oyun’a geri dönüş”, “Haçlı Seferleri’ne geri dönüş”, “Summa ve gerisi”, “ırkın korunması”, “Yeni binyılın çöküşü”. Eco yazılarında 11 Eylül saldırılarından Afganistan ve Irak savaşlarına, Berlusconi ile yükselen sağ popülizmden medyanın değişen/bozulan yapısına, tekrar ortaya çıkan antisemitizmden ırkçılığa ve göçmenlerden laikliğe farklı konuları ele almış ve umut edilen ya da beklenenin tersine, başta teknolojik olanlar olmak üzerine farklı gelişmelerin geriye doğru atılan adımların yolunu açtığını ileri sürmüş. Bugün yaşadığımız bazı olayların ilk işaretlerini (örneğin Trump döneminde ABD’nin Avrupa’dan uzaklaşması ve Avrupa’nın “ya Avrupalı olmak ya da parçalanmak” durumunda kalacak olması) sezerek geleceğe yönelik uyarılarda bulunması veya zalimin kendini mazlum olarak pazarlaması gibi ülkemizde de karşılığı olan saptamalarının yanında, Internet ve mobil telefonlarla birlikte hızla değişen dünyada kavramların alt üst olması gibi farklı konuları da ele almış Eco ilgiyle okunacak bir şekilde.

Eco’nun Sol’a bazı eleştirileri de var yazılarında; örneğin Sol’un “gerçek seçmeninin halk kitlelerinden değil, toplumda sivrilen sınıflardan ve hizmet sektöründeki profesyonellerden oluştuğu düşüncesini tamamen kabul etmemesi”ni en büyük yanlışlarından biri olarak gösteren Eco, “Sol kanat liderleri efsanevi işçi sınıfına değil, bu insanlara seslenmelidir” diyor. Yazarın doğru pek çok saptaması ve önerisinden biri bu ama öte yandan görüşlerinin genellikle “liberal bir Batılı aydın” çerçevesi içinde hareket ettiğini de söylemek gerekiyor. Sovyetler Birliği’nin ya da bir ideoloji olarak komünizmin adının geçtiği her cümlede çok rahatlıkla hissedilebilen bir tutum bu.

Umberto Eco’nun Berlusconi hükümetlerinin eylemlerini ve zihniyetini eleştirirken söyledikleri, tespitleri ve uyarıları adeta günümüz Türkiyesi için yazılmış. Örneğin MicroMega dergisinde Eylül 2003’te yayımlanan “Berlusconi kötü gösterilebilir mi?” başlıklı makalesinin, lider ve ülke adı değiştirilerek okunsa, Türkiye için yazıldığı düşünülebilir rahatlıkla. Tespitlerin yanında öneriler içermesiyle de önemli ve değerli olan yazılar aradan geçen yaklaşık 25 yıldan sonra, sayıları daha da artan medyatik popüler rejimler le ilgili dile getirilenler gibi geçerliliğini ve öngörülerini koruyorlar. Kuşkusuz modern dönemin en önemli entelektüellerinden biriydi Eco ve geniş kitleler onu hemen sadece“Gülün Adı” (Il Nome della Rosa, 1980) ve Foucault Sarkacı (Il Pendolo di Foucault, 1988) romanları ile tanıyor olsa da, yarattığı tüm eserlerin niteliği ve niceliğiyle değerli bir sanatçıydı.

Derlemeye -herhalde- özel bir tercihle son yazı olarak eklenen “Ölümün sakıncaları ve yararları” adlı, Frédéric Lenoir ve Jean-Philippe de Tonnac’ın 2004 tarihli “La Mort et la I’immortalité” adlı kitaplarının önsözü olan makale zaman zaman büründüğü ironik havası ile aynı zamanda eğlendirse de, her ölümün ve özellikle de bir aydın ölümünün anlamı üzerine de düşündürüyor okuru. Nanni Moretti’nin 2015 İtalya ve Fransa yapımı “Mia Madre” (Annem) filminde iz bırakan öğelerinden biri Giulia Lazzarini’nin canlandırdığı Ada karakteriydi; Antik Çağ edebiyatı ve Latince öğretmeni olan bu derin birikimli kadının ölümü, öykünün ana meselelerinin yanında bir olguyu daha hatırlatıyordu: bir aydının ölümünün aynı zamanda, sahip olduğumuz ve Eco’nun burada hatırlattığı gibi geriye adımlarla yitirmekte olduğumuz aydınlığın bir parçasının daha ölümü demek olduğu. Bir aydın ölünce, onun yıllar boyunca biriktirdiği bilgi ne olur ve toplum neyi yitirir? Umberto Eco’nun kitabı, bu soru da hep akılda tutularak okunması gereken bir eser.

(“A Passo di Gambero. Guerre Calde e Populismo Mediatico”)

Hakikatin İzinde – Thomas Bernhard

Avusturyalı yazar Thomas Bernhard’ın 1954 ile 1989 arasındaki “konuşmaları, okur mektupları, söyleşileri ve edebiyat yazıları”ndan oluşan ve editörlüğünü Wolfram Bayer, Raimund Fellinger ve Martin Huber’in yaptığı bir kitap. Almancanın özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki en önemli isimlerinden biri olan Bernhard roman, tiyatro oyunu ve şiir dalllarında hayli çok üreten ve neden olduğu polemikler sanatının da önüne geçen bir sanatçıydı. Ülkesi Avusturya’ya ve onun üzerinden de genel olarak Batı toplumunlarına çok eleştirel bir bakışla konuşan ve yazan Bernhard bu Türkçe baskının arka kapağında yazıldığı gibi “huysuz bir ses” midir tartışılır ama özellikle kendi ülkesinde çok daha sert tanımlamalarla anılmış, kendine özgü, karamsarlığı tıpkı ülkesine karşı duyduğu nefret ve sevgi karışımı gibi derinlere gizlediği bir umutla/iyimserlikle bir arada tutan çok ilginç bir isim olduğu kesin. Bu kitapta bir araya getirilen ve uzun söyleşilerden kısa bir telgrafa kadar değişen uzunluklarda ve farklı mecralarda yayınlanmış ya da seslendirilmiş metinler, Avusturyalı sanatçının eserlerini ve bu eserlerin doğurduğu tepkileri ve görüşlerini anlamak için iyi bir giriş noktası olabilir. Öte yandan Berhnard’ın kaleminden ve ağzından çıkanlar onu anlamanın hiç de kolay olmadığını da söylüyor bize.

Çocukluğunda geçirdiği tüberkülozun etkisini yaşamı boyunca hep taşıyan Thomas Bernhard sanatoryumda geçirdiği günlerde yazdığı öykü ve şiirlerle başlamış sanatsal üretimine ve kendisini yetiştiren ve ülkesi dışında pek tanınmayan, bizde de hiçbir kitabı yayımlanmayan büyükbabası yazar Johannes Freumbichler’den oldukça etkilenmiş kendi ifadesine göre. Onun yazma tutkusunu en çok destekleyen kişi olan ve kendisinin “Lebensmensch” (Bernhard’ın icadı bir Almanca sözcük bu ve “birinin yaşamındaki en önemli kişiyi” ifade etmek için kullanılıyor) olarak adlandırdığı Hedwig Stavianicek‘le onun ölümüne kadar platonik düzeyde kaldığı söylenen bir ilişkisi oldu Bernhard’ın. Pek çok ödül alsa da ve eleştirmen, yazar ve filozof George Steiner tarafından “En iyi döneminde, Kafka ve Musil’den sonra Alman düzyazısının en önde gelen ustası” olarak övülse de, ülkesi ile olan ve devlet adamlarından sanatçılarına medyadan sıradan insanlarına kadar herkesi aynı sertlikle eleştirdiği Avusturya’da çok sert ifadelerle nitelenmiş Berhnard kızdırdığı kesimler tarafından: “devlet denetimindeki insansevmez” (Dil Uzmanı ve Gazeteci Ulrich Weinzierl), “insansevmez söz değirmeni” (Eleştirmen ve Gazeteci Sigrid Löffler) vs. Avusturya’nın devlet adamlarından tüm politikacılarına sanat kurumlarından sanatçılarına sözünü hiç sakınmayan, kendisine ödül verenleri yaptığı “teşekkür konuşması”nda aşağılamaktan çekinmeyen, düşüncelerini tam bir açıksözlülükle dile getiren ve tüm toplumu ikiyüzlülük, yüzeysellik, bilgisizlik, pasiflik ve darkafalılıkla suçlayan biri için beklenebilecek tepkiler bunlar kuşkusuz.

Editörler kitaptaki metinlerin ilk kez nerede ve hangi tarihte yayımlandığını veya dile getirildiğini eserin arkasındaki uzun Notlar bölümünde, ek bilgiler de (hangi koşullar altında vb.) vererek açıklamışlar. Dört satırlık bir metin için 2.5 sayfalık bir not hazırlanmasının da bir örneği olduğu bu bölüm hayli değerli kesinlikle ve kitaba önemli bir katkı sağlıyor. Türkçe baskıdaysa, gerek bu notlarda gerekse asıl metinlerde ihmal edilen bir konu var: kitap boyunca sanat ve siyaset dünyasından Avusturyalı pek çok kişinin adı geçiyor ve o ülkeden olan bir okuyucu için herhangi bir bilgilendirme gerekmeyebilir ama Türkiye’den ortalama bir okuyucu bu isimlerin önemli bir kısmı hakkında herhangi bir bilgiye sahip olmadığı için, metinleri doğru anlayabilmek adına kısa da olsa bir araştırma yapması gerekecektir. Bernhard’ın eleştirdiği, hatta aşağıladığı ve polemiklere girdiği kişi sayısının çokluğu düşünüldüğünde bu da önemsiz olmayan bir eksiklik elbette. Benzer biçimde, çevirmen tarafından eklenen dipnotlarda da tam bir tutarlılık yok. Örneğin bir metindeki Fransızca bir ifade açıklanmazken, çok daha anlaşılabilir olan bir başkası için dipnot düşülmüş nedense. Kitabın -muhtemelen orijinalinde de olduğu gibi- en sonunda yer alan ve eserle ilgili daha çok biçimsel bilgiler veren Not bölümününse, içeriği nedeni ile en başa koyulması daha doğru olurmuş.

“Adiliğin ve adilikten gelen çaresizliğin tekinsiz simetrisi olmuş ahvalimiz. Halkımız vizyonsuz, ilhamsız, karaktersiz bir halk. Zekâ, hayal gücü ona bir şey ifade etmeyen kavramlar. Alpler’deki istisnai eblehliğiyle üretmeye devam ediyor” gibi sözlerle Avusturya halkına saldıran Bernhard başta politikacılar ve sanatçılar olmak üzere tanınmış isimleri de sert eleştirisinin kapsamına almaktan çekinmemiş (Shakespeare gibi başka uluslardan isimler de paylarını almışlar ondan!). Devlet Başkanı’ndan Kültür Bakanı’na önemli isimlere saldırmaktan çekinmemiş Bernhard ve örneğin kendisini ödüllendirenleri o denli ağır sözlerle eleştirmiş ki törenin iptal edilmesine ve ödülünün kendisine posta ile gönderilmesine neden olmuş. “… ne hakkında konuşursam konuşayım, hayat hakkında bile konuşsam, ölüm hakkında konuşurum… Konuşulan her şey her zaman ölüm hakkındadır” gibi ifadelerin neden olduğu ve pek çok eleştirmenin “kötümserlik” olarak tanımladığı bir karamsarlığın hâkim olduğu eserler üretti Bernhard ve “Avusturya’nın kasvetli çocuğu” olarak tanımlandı. İntiharla ilgili bir soruya “düşüncesi var ama niyeti yok” cevabını veren yazarın genel kabullere hep karşı çıkmasının arkasındaki düşünceyi belki de en iyi açıklayan, 1975’te söylediği “Ama daima “ama” diyecek birileri olmalıdır” ifadesi olsa gerek.

Varisleri onun isteğine uymasa da, Thomas Bernhard eserlerinin, telif haklarının sona ereceği tarihe kadar, 75 yıl boyunca, Avusturya’da basılmasını yasaklamak isteyecek kadar öfke doluydu ülkesine karşı. Polemiklerinin arkasında yatan ana unsurlardan biri onun Avusturya’nın Nazi geçimişi ile yüzleşmemiş olmasını düşünmesi. Buna karşılık gerek bu kitaptaki metinlerde gerekse eserlerinde, tüm o öfkenin yanında bir sevginin de varlığını hissediyorsunuz ve belki de yazarda bu denli öfkeyi doğuranın, onun sevdiğinin kendisinde yarattığı hayal kırıklığı olduğunu düşünüyorsunuz. Orijinal baskıda olduğu gibi kapağında Avusturyalı ünlü fotoğrafçı Barbara Pflaum’un çektiği Bernhard portresinin kullanıldığı kitap, onun eserlerini bilenler için bu yapıtları daha iyi anlamaya yardımcı olacak, bilmeyenler içinse içine girecekleri dünyanın büyüklüğü, sertliği ve “karanlığı” için bir uyarı işlevi görecektir.

(“Der Wahrheit auf der Spur. Reden, Leserbriefe, Interviews, Feuilletons”)

Genç Werther’in Acıları – Johann Wolfgang von Goethe

Alman yazar Johann Wolfgang von Goethe’nin 1774 tarihli romanı. Henüz 24 yaşındayken yazdığı bu kitap Goethe’ye büyük bir ün getirdi ve otobiyografik özellikler taşımasının yanında, Hristiyanlıkta büyük bir günah olarak kabul edilen intiharı içermesi ile de ilgi ve tepki topladı zamanında. Alman sanat dünyasında 1760’larda ortaya çıkan “Sturm und Drang” (“Fırtına ve Coşku” olarak çevrilebilir dilimize) akımının en bilinen örneklerinden biri olan kitap “mektup roman” biçiminde yazılmış ve önemli bir kısmı eserin kahramanının bir arkadaşına yazdığı mektuplardan oluşuyor. Goethe’nin “kendimi kurtarmak için kahramanımı öldürdüm” ifadesini kullandığı yapıt romantizmi ve trajedisi ile dikkat çeken bir klasik ve yazarın 1787’de metinde değişiklikler yapma ihtiyacının gerekçesi de olduğu gibi, genç ve umarsız âşıklar için “tehlikeli” olabilir!

“Sturm und Drang” 1760’larda Alman edebiyatı içinde ortaya çıkan ve daha sonra diğer sanat dallarına da yayılan bir sanat akımı. İsmindeki sözcüklerin karşılığı olacak şekilde, karakterlerin yoğun bir duygusallık içinde olması, bireyin toplumdaki kısıtlayıcı değerlere karşı mücadele etmesi ve öykünün trajik anlatılar aracılığıyla tasvir edilmesi ile bilinen bu türün edebiyatta en bilinen örneklerinden biri, hatta birincisi Goethe’nin bu romanı. Bu üç temel öğenin kitaptaki karşılıkları şu şekilde özetlenebilir: kitaba adını veren genç Werther bir arkadaşına yazdığı mektuplarda Lotte’ye duyduğu imkansız aşkı güçlü bir romantizm ve melankoli ile aktarıyor; Werther’in büyük bir tutkuyla bağlandığı Lotte nişanlı (sonra da evli) ve bu gerçekle karşı karşıya kalan genç adamın tek çözüm yolu olarak gördüğü intihar, bağlı olduğu dinde büyük bir günah olarak kabul ediliyor; Werther mektuplarında sık sık Kutsal Kitap’tan ve Homeros’un Odysseia Destanı’ndan alıntılar yapıyor, ve İskoç şair James Macpherson’ın “The Songs of Selma. From the Original of Ossian the son of Fingal” adlı kitabından uzun bir bölüm Werther ile Lotte’nin, genç adamın yarasını daha da büyüten bir sohbetinin önemli bir parçası olarak kullanılmış.

Kitabın son bölümlerinde Werther’in akıbeti ve son günlerini bizimle bir “anlatıcı” gibi paylaşan yazar, romanı açan kısa bölümde, okuyucunun Werther’in “ruhuna ve kişiliğine hayranlık ve sevgi duymaktan, yazgısına gözyaşı dökmekten” kendini alamayacağını söylüyor ve kitabın “onun gibi bir tutkunun esiri” olanlara dost olmasını diliyor. Bundan sonra Werther’in ilki 4 Mayıs 1771 tarihini taşıyan ve Wilhelm adındaki arkadaşına yazdığı, -bir kısmı gönderil(e)meyen- mektupları ve anlatıcının kahramanımız hakkında derlediği bilgileri okuyoruz.

Goethe romanını ikisinin kendisi de bir parçası olduğu farklı aşk üçgenlerinden esinlenerek yazmış. 1772’de, romanını yazmadan iki yıl önce gerçekleşen olaylarda yazar kendisini geri çeken, çekmek zorunda kalan taraf olmuş ama Werther’in akıbetinden kurtarabilmiş kendisini. Bir arkadaşının başından geçen benzer bir aşk üçgeninin kahramanının tercihi ise romandaki Werther’inki ile aynı olmuş. Goethe’nin Werther’in doğum gününü kendisininki ile aynı yapmasını da Werther ile arasında kurduğu ilişkinin bir kanıtı olarak görmememiz gereken kitap, “O andan başlayarak güneş, ay ve yıldızlar huzurla varlıklarını sürdürebilirken, ben gece mi olmuş gündüz mü farkında bile değilim, gözüm dünyayı görmüyor” veya “Bana göre, yüksek ateşten ölen birine korkak demek ne kadar uygunsuzsa, yaşamına son veren biri korkaktır demek de o kadar tuhaf” gibi iddialı sözlerle dolu mektuplar üzerine kurulu. Genç adamın vazgeçemediği tutkusuna bulabildiği tek çözüm de benzer bir cüretkârlığa sahip ve Goethe’nin ilerleyen yaşlarında Romantizm ve onunla ilgili akımları “sağlıksız olan her şey” ifadesi ile reddetmesi ciddi bir farklılaşmayı işaret ediyor sanat anlayışında.

Dönemin “doğal” sınıf farklılıkları öyküde farklı şekillerde karşımıza çıkıyor. Benzer bir tutku hikâyesi olan bir hizmetkârın çözümü (cinayet) ile Werther’inkinin (intihar) ayrışması, iki farklı sınıfın eylem tercihleri üzerinden bize dikkat çekici bir durumu gösteriyor: üst sınıf kendini, alt sınıf ise -en azından öncelikle- karşısındakini yok etmeyi tercih ediyor! Goethe’nin kahramanı kendisininkinden aşağıda bir sınıfa ait olan bu hizmetkârla arasındaki sınıf farkını doğal ve gerekli buluyor ama benzer bir “daha aşağıda olma” durumuna kendisi de şiddetli biçimde maruz kalıyor. Sadece soyluların davetli olduğu bir ev toplantısında, bir burjuva olarak dışlanıyor Werther ve o ortamda bulunma “cüretkârlığı”, ayıplayan bakışlarla kınanıyor. Kuşkusuz doğrudan bir sınıf meselesi ele alınmıyor kitapta ama karakterler sınıflarına uygun davranışlar içinde gösteriliyorlar.

Türkçe baskıda çoğu çevirmene ait olan dipnotlar iyi ve okuyucuya katkı sağlıyorlar ama bu notlarla ilgili bir tercih tutarsızlığı da var açıkçası. Örneğin bir konuşmada adı geçen Klopstock’un bir Alman şair olduğunu şiir veya Alman edebiyatı tutkunları dışındakilerin bilme ihtimali yok pek. Daha ilginç bir örnekse; Benjamin Kennicot (İngiliz din adamı ve İncil bilgini), Johann Salomo Semler (Alman kilise tarihçisi ve İncil yorumcusu) ve Johann David Michaelis (Alman İncil bilgini ve öğretmeni) gibi sadece onların çalışma alanlarının meraklılarının kim olduklarını bilecekleri isimler için açılan dipnotta yalnızca doğum ve ölüm tarihlerinin verilmesi. Okuduğumuz metni daha iyi anlamaya herhangi bir yardımı olmayacak bu tarihlerin yerine, bu üç ismin, örneğin çalışma alanlarının belirtilmesi çok daha doğru olurdu elbette.

Goethe’nin bu kitabı şiirlere, tiyatro oyunlarına, romanlara, hatta bir operaya (Fransız besteci Jules Massenet ‘nin ilk kez 1892’de sahnelenen “Werther” isimli operası) kaynaklık etti ve film uyarlamaları da çekildi. Bu sinema uyarlamalarının ilki Henri Pouctal’ın 1910 tarihli kısa sessiz filmi “Werther”, şimdilik sonuncusuysa José Lourenço’nun 2024 Kanada yapımı romantik komedisi “Young Werther” oldu. Tüm uyarlamalar içinde en başarılılarının Max Ophüls’ün 1938 tarihli ve Fransız yapımı filmi “Le Roman de Werther” ve Håkan Alexandersson’un 1990 İsveç yapımı komedisi “Werther” olduğunu söyleyebileceğimiz roman, gençler üzerindeki “olumsuz etkisi” ve “intihara teşvik etmesi” gibi gerekçelerle Danimarka ve İtalya’nın da aralarında olduğu birkaç ülkede yasaklanmış zamanında. Öykünün geçtiği bölgenin doğasını Werther’in içindeki duyguların yoğunluğunu yansıtacak ya da tam tersi yönde, onunla zıt düşerek genç adamın “yaşamdan kopuşu”nu vurgulayacak şekilde güçlü ifadelerle kullanan Goethe’nin okunması gereken bir klasiği bu. Sonuçta bu kitap zamanında büyük bir ilgi ile karşılanmış ve o “Werther çılgınlığı” döneminde genç erkekler Werther gibi giyinirken, kadınlar da “Eau de Werther” parfümünü kullanmışlardı. Romanı okuyan genç erkeklerin intihar ettiği söylentilerininse en az birinin gerçek olduğu biliniyor; intihar eden genç bir âşığın ceket cebinde bu roman bulunmuş. Evet, karşılıksız kalan tutku sahibini yok edebilir!

(“Die Leiden des Jungen Werthers”)

Tiamat – İhsan Oktay Anar

İhsan Oktay Anar’ın 2022 tarihli romanı. Yazarın şimdilik son kitabı olan ve 1915 yılında Port Said Limanı’nı ablukaya almakla görevlendirilen bir Osmanlı denizaltısında (tahtelbahirde) yaşanan tuhaf olayları anlatan roman güçlü bir kalemden çıkan ve yoğunluğu ile dikkat çeken bir eser. Olan bitenleri gerçek zamanlı anlatan kitap, olayların -hemen tamamının- tek bir mekânda geçmesi ve fazla sayıdaki karakterin her birine aynı önemi vermesi ile okuyucuyu hep avucunda tutuyor. Anar’ın dönemin denizaltı yaşamını, bu deniz aracının tüm donanımını ve kullanılan terminolojiyi ustalıkla araştırdığı ve kitabına yerleştirdiği dili, zengin sözcük dağarcığının yanında, korku ve kara mizahı çekici bir başarı ile bir araya getirmiş olmasıyla da dikkat çekiyor.

İlk romanı olan ve 1995’te yayımlanan “Puslu Kıtalar Atlası” ile büyük ve haklı bir beğeni toplayan İhsan Oktay Anar bu -şimdilik- son romanını kim olduğunu açıklamadığı Emine Çetinel’e ithaf etmiş. Bu anmadaki gizemle başlayan roman denizaltıda yaşayanların başına gelen tuhaf ve olağanüstü olayları gerçek zamanlı olarak anlatıyor okuyucuya. Denizaltının mürettabatı bir yandan İngiliz destroyerleri ile mücadele ederken, tahrip ettikleri bir düşman şilebindeki tuhaf durumdaki cesetlerle başlayan ve oradan getirdikleri bir sandıktan çıkan “şey”le daha da garipleşen bir ölümcül bir tehditle karşı karşıya kalır. Bundan sonrası hayli sert, olağanüstü ve kanlı bir mücadeledir ve mürettebat birer birer yaşamını kaybederken, okuyucu dilin zenginliğinin ve tüm hikâyenin tek bir bölümde kesintisiz anlatılmasının da sağladığı yoğunluk ile zengin, karanlık ve hatta eğlenceli bir dünyanın içinde bulacaktır kendisini.

Tiamat Mezopotamya mitolojisinden gelen bir isim ve kitapta adı dışında hiç geçmiyor. “Tatlı Su Tanrısı” ile çiftleşerek genç tanrılar üreten “Tuz Denizinin İlkel Tanrıçası” ve “İlkel Yaratılıştaki Kaosun Sembolü” olarak kabul ediliyor Tiamat. Britanya’nın Mısır’dan asker sevkini önlemekle görevli olan tahtelbahir mürettebatının muhtemelen on saate yakın süren hikâyesi de bu deniz aracında yaşanan müthiş bir korkunun ve kaosun anlatımı temel olarak.

Kitabın çekiciliği üç ana noktadan kaynaklanıyor: İhsan Oktay Anar’ın gizem, korku ve hatta mizahı bir araya getirebilme becerisi, kullandığı dilin zenginliği ve çok sayıdaki karakterin her birini okuyucuya yeterince derinlik ve eğlence içeren bir şekilde anlatabilmesi. Tüm bunlara tek ve dar bir mekân kullanımının sağladığı klostrofobiyi ve tek bir hikâye seçiminin sağladığı konsantrasyonu da ekleyince, ortaya okuyucuyu -iyi anlamda- yoran güçlü bir sonuç çıkıyor.

Kitaptaki olağanüstü varlığın ve tuhaf olayların Batı değil, Doğu kültürünü hatırlatması hayli önemli; böylece Osmanlı askerlerinin şahit olduklarına verdikleri tepkiler kültürel açıdan çok daha sağlam bir yere oturuyor. Örneğin Gulyabani ne kadar Doğu’ya aitse, kitaptaki “yaratık” da o kadar bizden görünüyor. Anar’ın farklı karakterlerin başlarına gelen dehşetli olayları karşılama biçimlerini hem söz hem eylem bağlamında yerli kılmasının da katkısı ile önemli ve değerli bir tutarlılık sağlanmış. Oluşan gizemli ve korkulu havanın zaman zaman mizaha göz kırpan bir içerik ve dille desteklenmesi de önemli; olağanüstülüğü dengeleyen ve yapıta eğlence katan bu mizah hem fiillerde hem diyaloglarda gösteriyor kendisini. Kuşkusuz Anar’ın zengin söz kullanımı, dönemin deyim ve sözcüklerini metne doğru yerleştirmesi ve mizahı sözlere de yansıtabilmesi benzer bir katkı sağlıyor kitaba. 1915’deki bir Osmanlı denizaltısındaki teçhizata, aletlerin işleyişine ve terminolojiye hâkim olabilmek konunun uzmanı olmayan birisi için hayli zahmetli bir uğraş olsa gerek. Anlaşılan çok araştırmış ve çalışmış Anar ve 2014 tarihli romanı “Galîz Kahraman”dan sonraki sekiz yıllık arayı iyi değerlendirmiş. Dışarıda destroyerlerin, içerideyse korkunç bir katliama girişen bir “yaratığın” neden olduğu dehşetle baş başa kalan karakterlerin metne zenginlik katan farklılıkları ve tümünün kısa bir an için gittikleri şilep dışında, hep denizaltının klostrofobik ortamında kalmaları, gerçek zamanlı anlatımla birlikte bizi “boğucu” bir metnin ortasına bırakıveriyor.

Tarihçi ve akademisyen Ali Yaycıoğlu’nun kitap için özel olarak hazırladığı ve kapakta yer alan çizim ayrıca anılmaya değer bir güzellikte ve adeta metni özetliyor bir bakıma. Bir tuğrayı, hatta bir hat yazısını da hatırlatan çizimin çok başarılı olduğu kitaptaki tuhaf olayların, denizaltı personelinin bulduğu bir sandığı para hırsının da sonucu olarak denizaltıya getirmesi ile başlaması ve canavarın birer birer onların bedenlerini, ruhlarını ve akıllarını ele geçirmesi, sonunda da tamamen tüketip yok etmesi farklı okumaları hak ediyor kuşkusuz. Tiamat kavramı dışında da sembolik unsurlar var kitapta; örneğin yedi çivinin yedi ölümcül günahı çağrıştırdığını söylemek mümkün. Okuyucuda “bundan çok iyi bir çizgi roman çıkar” ya da “vurucu bir orta metrajlı filmle sinemaya uyarlanabilir” düşüncesini yaratması da muhtemel olan kitap kesinlikle farklı ve ilginç bir örnek modern Türk edebiyatında.