Türk Mektupları – Ogier Ghiselin de Busbecq

Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu’nun diplomatı olarak Kanuni Sultan Süleyman döneminde Osmanlı İmparatorluğu’nda görev yapan Ogier Ghiselin de Busbecq’in, arkadaşı da olan Macar asıllı diplomat Nicholas Michault’a yazdığı dört mektubun bir araya getirildiği bir kitap. Busbecq’in Osmanlı topraklarında geçirdiği uzun süredeki gözlemlerini aktardığı mektuplar Osmanlı devletine, toplumuna ve günlük yaşamına ilişkin ilginç, farklı ve zaman zaman da eğlenceli bir içeriğe sahipler ve bir Batılının Türklere karşı meraklı, anlamaya çalışan ve zaman zaman da ön yargılı bir bakışla yazılmaları ile kesinlikle çekici bir kitap oluşturmuşlar. Bir gezi edebiyatı örneği olmasının yanında, tarihi değeri olan bir belge olarak da tanımlanabilecek olan kitap, Osmanlı’nın kendisinin ne yazık ki pek örneğini vermediği türden, doyurucu bir bakışa sahip bir yapıt ve kesinlikle çekici bir okuma tecrübesi sunuyor.

Batı yazınında “Letters from Turkey” (Türkiye’den Mektuplar) ya da “Turkish Letters” (Türk Mektupları) adıyla anılan ve Osmanlı topraklarını ziyaret eden ve/veya burada görev yapanların gözlemlerinden oluşan mektupları içeren bir koleksiyon türü var ve dört kitaptan oluşuyor bu koleksiyon: Osmanlı İmparatorluğu’nda elçilik görevi yapan Edward Wortley Montagu’nun eşi olan Lady Mary Wortley Montagu’nun “Turkish Embassy Letters” (Türkiye Mektupları), Macar yazar ve Habsburg Hanedanı’na karşı mücadele eden Kelemen Mikes’in “A Törökországi Levelek” (Türkiye Mektupları), Prusyalı subay Helmuth von Moltke’nin “Briefe über Zustände und Begebenheiten in der Türkei aus den Jahren 1835 bis 1839“ (Moltke’nin Türkiye Mektupları) ve kronolojik olarak tümünden eski olan, Busbecq’in mektupları. Transilvanya topraklarının sahipliği hakkında Kutsal Roma İmparatorluğu ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki müzakereler için ilk kez 1554’te İstanbul’a gelen Busbecq, burada geçirdiği 1.5 yıllık ve Türkçe baskısının editörü Emre Yalçın’ının tanımlaması ile “yarı mahpus” bir dönemden sonra ülkesine dönmüş herhangi bir nihai sonuç alamadan. 1556’da tekrar gelmiş İstanbul’a Busbecq ve bu kez tamamlamış anlaşmayı. Avrupa ile laleyi ve Ankara keçisini ilk kez tanıştıran kişi de olan Busbecq, İstanbul’da gerek sarayda gerekse saray dışında ve sadece İstanbul’da değil, İstanbul – Amasya yolculuğunda ve İstanbul ile ülkesi arasındaki uzun yolculuklarında tanık olduklarına da yer verdiği mektupları ilk kez 1581’de ve Latince olarak “Itinera Constantinopolitanum et Amasianum” (Türkçe: İstanbul ve Amasya Gezileri) adı ile basılmış. 1595’deki baskıdaysa “Turcicae Epistolae” (Türkçe: Türk Mektupları) ismi kullanılmış kitap için.

İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan baskının başında editör Emre Yalçın çeviri, yazar ve kitap hakkında bilgi vermiş. Buna göre çeviri için mektupların İngilizcedeki 1927 tarihli üçüncü baskısı esas alınmış; kısaltılan bu baskı “tarihçi olmayan okuyucular gözetilerek hazırlanmış”. Akıcılık açısından katkısı olmuş bu tercihin ama öte yandan tarihe meraklı bir okuyucu için kimi ilginç bilgilerden eksik kalmak anlamına da geliyor. Örneğin Busbecq’in İstanbul’dan Amasya’ya yaptığı yolculuğun bir bölümü için “Busbecq Sangarius (Sakarya) nehrini aşıp birçok köyden geçerek Angora’ya (Ankara) ulaşır” ifadesi var sadece. Yolculuğun geri kalan bölümü kadar önemli, ilginç ve eğlenceli gözlemler, notlar içermiyordu belki bu kırpılan bölüm ama yine de kitapta kullanılması kuşkusuz çok daha doğru olurdu. Buna karşılık aynı İngilizce baskıda, Busbecq’in heyetinde yer alan ressam Melchior Lorck’un gezi sırasındaki çizimleri de ilk kez mektuplarla bir arada kullanılmış ve bu da elbette kitabın ve bizdeki çeviri baskının değerini artırıyor.

“Türklerle ilgili konularda hiç bilgim ve tecrübem olmadığı için onların âdetleri, özellikleri ve daha önce takip ettikleri siyaset hakkında” bilgi almak için kendisinden önce diplomat olarak Osmanlı topraklarında yaşayan Johannes Maria Malvezzi ile iki gün geçiren Busbecq’in farklı tarihlerde yazdığı dört mektubu yer alıyor kitapta. İlk mektup 1 Eylül 1555 tarihini taşıyor ve Busbecq İstanbul’dan ülkesine döndükten sonra ve Viyana’da kaleme alınmış; ikinci mektup İstanbul’da 14 Temmuz 1556’da, üçüncüsü yine İstanbul’da ve 1 Haziran 1560’da, dördüncüsü ise -kitapta belirtilmemiş- 16 Aralık 1562’de Frankfurt’ta yazılmış. Bu dört mektup Busbecq’in Osmanlı yönetimi, toplumu ve günlük yaşamla ilgili, değerli pek çok gözlem ve bilgi içerdiği gibi, dönemin tipik bir Batılı entelektüelinin Osmanlı’ya nasıl baktığını ve bu bakışın içerdiği merak, korku, hayranlık ve ön yargıları anlamamıza da yardımcı oluyor. Busbecq’in o yılarda tüm tarihinin en geniş coğrafyasına sahip olan Osmanlı İmparatorluğu’nun Orta Avrupa’dan Balkanlar’a ve Anadolu’ya uzanan topraklarında yaptığı yolculuğu boyuncaki gözlemleri ve notları mektuplara (ve dolayısıyla kitaba) aynı zamanda bir gezi metni özelliği kazandırıyor ki bu da yapıtı ayrıca önemli kılıyor.

Sonuçta Busbecq Avrupalı bir Hristiyan ve Osmanlı onun için bir düşman niteliğini taşıyor; yine de sadece eleştirilerini ve hatta kötü ifadelerini değil, övgü ve hayranlıklarını da dile getirmiş mektuplarında yazar. “… bütün milletlerden nefret eden Türklerin katı yüreklerini yumuşatmanın tek yolu budur” cümlesi ile onların paraya olan düşkünlüğünü yazan Busbecq, kendilerinin “lükse düşkünlük, oburluk, gurur, ihtiras, para hırsı, nefret, haset ve kıskançlık gibi ahlak bozukluklarını” dile getirmekten de kaçınmıyor. Türklerin atlara olan davranışları üzerinden ise kendilerinin tutumları ile de kıyaslayarak ciddi bir övgü yapan Busbecq’in “Ali akıllı ve anlayışlı bir Türk’tü, eğer böyle bir Türk varsa” gibi birkaç ifadesi ise, tipik bir Batılı bakışın sonucu olarak yer bulabilmiş mektupta.

Diplomatın İstanbul’dan Amasya’ya yaptığı yolculukta tanık olduklarının da, özellikle de aradan geçen 471 yıl sonra da düşünüldüğünde- oldukça ilginç ve tarihsel belge niteliği taşıyan bir metne dönüştüğü kitap ilginç insan hikâyeleri de içeriyor. Örneğin Busbecq, fidye vererek kurtardığı bir İspanyol askerinin öyküsünden söz ediyor; İspanyol ordusunda komutan olan bu asker sakat olmasına rağmen bir Türk tarafından satın alınmış ve kaz çobanlığı yapması için Anadolu’ya götürülmüş!

Kitabın orijinal baskısındaki dipnotların yanında, Türkçe baskı için editör tarafından hazırlanan notların da değer kattığı ve okuma keyfini artırdığı mektuplarda, Busbecq’in İstanbul’daki uzun bekleyiş döneminde bir yarı-mahpus olarak bir handa geçirdiği günler, görevini imparatoruna layık olacak şekilde ve hakkı ile yapmak için başvurduğu diplomatik incelikler ve boş geçen günlerine anlam katabilmek için başvurduğu yolların da kayıtları yer alıyor. Mektuplarda Busbecq’in iki ilginç keşfi de var: Ankara’daki Ankara Anıtı olarak da bilinen Monumentum Ancyranum’da yer alan ve Roma imparatoru Augustus’un yaşamını anlatan metnin bir kısmını kopyalayarak kayda geçirmiş diplomat; ayrıca bugün artık konuşulmayan bir dil olan Kırım Gotçası (Kırım’a yerleşen Got halkının konuştuğu ve Cermen kökenli olan bir dil) ile ilgili bilgi ve sözcük örneklerine yer vermiş mektubunda ve bu dille ilgili en eski yazılı metni oluşturmuş. Dönemin saray politikaları, yönetim dinamikleri ve Osmanlı devletinin ve toplumunun güçlü ve zayıf yönlerini -bir Batılının gözünden görüldüğü şekli ile- karşımıza getiren kitap okunmayı hak eden ilginç bir yapıt. Osmanlı’nın kendi aydınlarının, tarihçilerinin ve seyyahlarının günümüze ulaşabilen bu tür yapıtlarının kısıtlı sayıda olduğunu acı bir şekilde hatırlatan bu mektupları okumak hem bilgilendiriyor hem de bir parça da eğlendiriyor tarih meraklılarını.

(“Turcicae Epistolae” – “Turkish Letters”)

Cesur Yeni Dünya – Aldous Huxley

İngiliz yazar ve filozof Aldous Huxley’in, distopik edebiyatın en bilinen ve bugün de farklı tartışmaların kaynağı olan romanı. İlk kez 1932’de yayımlanan kitap yurttaşların zekâ düzeyine dayalı bir sosyal hiyerarşinin farklı basamaklarına yerleşecek şekilde yaratıldığı ve yetiştirildiği bir dünyayı getiriyor okuyucunun karşısına ve Huxley’in gelecekle ilgili korkularını (ve/veya umutlarını) anlatıyor. Yaşamın sadece keyif ve mutluluk üzerine kurulu olduğu ve insanların buna göre yapay bir şekilde şartlandırıldıkları bir toplumun hikâyesini, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki ve büyük ekonomik bunalımın neden olduğu genel karamsarlığın ve hızla değişen/dönüşen bir dünya ile ilgili korkuların izlerinden yola çıkarak, insanlığın geleceği ile ilgili şüphe dolu sorularla anlatan kitap kuşkusuz çok önemli bir eser. Huxley’in kendisinin ve eserinin olumlu ve olumsuz eleştirilerle karşılanması romanın aslında ikili bir okumaya açık olmasından kaynaklanıyor; çizilen resim hakkında yazarın kendisinin ne düşündüğü ya da neyin iyi (doğru) ve neyin kötü (yanlış) olduğu konusunda okuyucusunu da düşündüren, okunması gereken bir modern klasik.

Aldous Huxley 1959’da yayımlanan “Brave New World Revisited” (Cesur Yeni Dünyayı Ziyaret) adlı ve makale formatındaki kitabında, “Brave New World”deki öngörülerinin ne derece gerçekleştiğini incelemiş ve kehanetlerinin kendisinin hayal etmediği kadar hızlı bir şekilde gerçekleşmesine şaşırdığını belirtmişti. Yazar 1962’de yayımlanan ve son kitabı olan “Island” (Ada) adlı eserinde bu kez ütopik bir dünyanın tasvirini anlattı okuyuculara. Yazarın ikinci ve son eşi olan müzisyen, yazar ve terapist Laura Huxley bir röportajında, “Brave New World”ün bir “uyarı”, “Island”ın ise bir “öneri” olduğunu belirtmişti ve bu bağlamda değerlendirince, bu üç eserin birlikte de değerlendirilebilecek bir toplam oluşturduğu söylenebilir.

Distopik edebiyat, genellikle gelecekte geçen, totaliter rejimlerin, teknolojik kontrolün veya çevresel felâketlerin hakim olduğu, insanlığın sefil ve baskı altında bir yaşam sürdüğü kurgusal “kötü yer”leri anlatan tür olarak tanımlanıyor. Huxley’in bu kitabı tanımdaki örneğin çevresel felâketi içermiyor, hatta tamamen mutluluk üzerine kurulu bir dünya getiriyor karşımıza. İnsanların “üretildiği”, onları zayıflatacak her türlü duygunun/kavramın, örneğin acının ve ailenin yok edildiği bir dünya bu ve “herkes herkes içindir” düsturu ile bireysel sapmalara izin verilmiyor. İnsanlığın bildiğimiz anlamdaki “ilkel” formları “Vahşi Bölge” denen yerlerde devam ediyor ve oradaki “Vahşiler” ideal mutluluk dünyasında yaşayanlar için en fazla bir merak ve turistik gezi konusu olabiliyor. Mutlu olmanın tek seçenek olduğu duygusuz ve sorunsuz bu dünyanın karşısında duyguları koruyan ama sorunlu bir toplum olarak tasarlamış Vahşi Bölge’yi Huxley ve doğrunun ne olduğu konusunda okuyucuyu kendi cevabını bulmaya yönlendiriyor.

Kitabın başında Huxley’in 1946’daki baskı için yazdığı önsöz, sonunda ise Huxley üzerine çalışmaları ile bilinen İngiliz akademisyen David Bradshaw’un “Cesur Yeni Dünya Üzerine” başlıklı bir yazısı yer alıyor ve her ikisi de farklı açılardan kitabı zenginleştiriyor. Huxley önsözünde dünyanın daha önce öngördüğünden çok daha hızlı bir şekilde distopik bir sona doğru ilerlediğini, dünyanın yok edici bir savaş hâli ile küresel, merkezi ve istikrarlı bir totaliter refah hâli arasında seçim yapmak zorunda kalacağını ve gücün merkezileşmesini durdurup, bireysel özgürlükleri (tüketimi değil!) artırmanın tek çözüm olduğunu belirtirken, kitaptaki iki seçeneğin karşısına daha ortada duran bir üçüncü seçenek koymaması ile ilgili duyduğu pişmanlığı yazmış. Bradshaw ise yazısında eseri, Huxley’in kendi düşünsel serüvenindeki değişiklikler ile birlikte ele almış ve okuyucunın kitabı daha iyi kavramasına ve üzerinde daha doğru bir şekilde düşünmesine giden yeni bir yol açmış.

Huxley kitabın adını Shakespeare’in “The Tempest” (Fırtına) adlı oyununda Miranda adındaki karakterin saray mensuplarından oluşan bir topluluk karşısında duyduğu hayranlığı ifade eden sözlerinden almış: “O brave new world”. Sadece dilimize değil, diğer pek çok dile bu ifadedeki “brave” sözcüğü cesur olarak çevrilmiş ve Huxley’in de kitabındaki dünyanın cesur olma durumunu ifade ettiği söylenmiş. Güncelliği süren bir tartışma var bu konuda ve o sözcüğün cesareti değil, güzelliği ifade ettiği ve bu nedenle kitabın Türkçedeki adının da “Güzel Yeni Dünya” olması gerektiği belirtiliyor bu tartışmayı açanlara göre. Gerçekten de “brave new world” ifadesinin Shakespeare’in oyununda kullanıldığı bağlam, bu sözcüğün güzel olanı anlatmak için kullanıldığı görüşünü destekliyor. Bu tartışma bir yana; Shakespeare, adı için ilham kaynağı olmaktan daha fazla bir içerikle yer alıyor kitapta. Romanın Vahşi Bölge’de doğan karakteri John oradaki (ve elbette Yeni Dünya’da vatandaşların erişmesinin asla mümkün olmadığı) bir kitap aracılığı ile keşfediyor bu İngiliz sanatçıyı ve onun eserlerinden satırlar pek çok kez çıkıyor karşımıza. Shakespeare’in insana has olan her şeyi, tüm güçlü ve zayıf yönlerini anlatmanın ustası olması herhalde, Huxley’in onu eserine bu denli çok yerleştirmesinin nedeni olmuş. Yeni Dünya’daki mükemmel mutluluk şartlanmasının tam karşısında yer alan öyküler anlatır çünkü Shakespeare ve yaşamın dram, trajedi ve komedinin tüm boyutlarına sahip olduğunu gösterir bize. Alıntıların pek çoğunda -en azından bir dipnotla-, ilgili metnin sahibinin Shakespare olduğu bilgisinin verilmemesi ve hemen hiçbirinde bu alıntıların onun hangi eserinde yer aldığının belirtilmemesi Türkçe çeviriye özgü bir durum mu bilmiyorum ama meraklı bir okuyucu için gerekli bu tür bilgiler. Kitabın başında yer alan ve Rus filozof Nicholas Berdiaeff’ten yapılan alıntının sadece Fransızca olarak verilmesi de ilginç; kitabın orijinal baskısında da tercih bu yönde miydi bilmiyorum ama metnin içeriği kesinlikle çok önemli ve bu nedenle bir çevirisi de olmalıydı. Berdiaeff ütopyaların düşünüldüğünden çok daha fazla gerçekleştirilebilir durumda olduğunu söylerken, “daha az kusursuz” ve “daha özgür” bir ütopya-dışı toplum için entelektüellerin bir yol bulmasını umduğunu yazmış. Huxley’in kitabındaki iki farklı dünyanın çatışması teması ile o derece yakından ilişkili ki bu kısa alıntı, çevrilmemesi tuhaf olmuş.

“Cesur Yeni Dünya”nın işleyiş mekanizmalarını (özellikle de insanların “yaratılış”ını ve “şartlandırılmaları”nı) detaylı olarak anlatarak başlıyor kitap. “LONDRA MERKEZ KULUÇKA VE ŞARTLANDIRMA MERKEZİ”nin girişinde yer alan “CEMAAT, ÖZDEŞLİK, İSTİKRAR” sloganı ile bu dünyanın kusurlara, sorgulamalara, bireyselliğe ve insanı zayıf düşürecek tüm kavramlara (aşk, aile vs.) kapalı olduğunu anlatmaya başlıyor Huxley ve uzun sayfalar boyunca sürdürüyor bu anlatımı. Karakterler arası iliişkiler ve kuluçka sürecinde alkolün yanlışlıkla bu sürecin parçası olması yüzünden, hiyerarşinin üst sınıfının kusursuzluğuna tam anlamı ile sahip olmayan Bernard’ın sorgulamaları aracılığı ile, resmettiği dünyayı daha iyi anlamamızı sağlıyor yazar. İnsanların bir tüketici olmak üzere yetiştirildiği bu dünyada hiyerarşinin farklı basamaklarındaki insanlara, sınıflarına ait bilinç de özellikle veriliyor; ama bu bilinçlendirmenin amacı sınıflar arası eşitsizliği anlatarak, onları sınıfsız bir toplum için mücadeleye yöneltmek değil elbette. Tersine, her bireyin kendi sınıfının kendisi için doğru olduğuna ve bu sınıfın gerekleri ve doğruları ile onun mutlu olduğuna yönelik bir şartlandırma bu.

İlk kez yayımlandığı tarihten beri Huxley’in eseri sık sık başka eserlerden esinlenmenin ötesine geçen ve özellikle temaları açısından intihal içeren bir yapıt olarak nitelendi farklı kişiler tarafından. Yazarın kendisi özellikle H. G. Wells’in kitaplarından (“A Modern Utopia” (Modern Ütopya, 1905) ve “Men Like Gods” (Tanrı İnsanlar, 1923)) esinlendiğini açıklamış zaten. Bunun dışında Rus yazar Yevgeni Zamyatin’in 1924’te önce İngilizce olarak basılan romanı “My” (Biz), İngiliz Bertrand Russell’ın 1931 tarihli kitabı “The Scientific Outlook” (Bilimden Beklediğimiz), H. G. Wells’in 1901 tarihli romanı “The First Men in the Moon” (Ay’da İlk İnsanlar) ve Polonyalı Mieczysław Smolarski’nin “Miasto Światłości (1924) ve “Podróż Poślubna Pana Hamiltona” (1928) adlı romanları adları anılan diğer kitaplar arasında yer alıyor esininlenmenin, kimilerine göre intihalin kaynağı olarak.

Huxley kitabındaki pek çok karakteri gerçek kişilere gönderme yapacak şekilde isimlendirmiş. Örneğin Mustafa Mond, Britanyalı sanayici Alfred Mond’dan, “Tanrısal” bir figür olan ve “Our Lord” (Tanrımız) hitabını çağrıştıran şekilde “Our Ford” (Fordumuz) olarak hitap edilen Ford Amerikalı sanayici Henry Ford’dan almışlar adlarını. Mustafa Mond’un adının bizim için ayrı bir önemi var: kitabın yazıldığı yıllarda Mustafa Kemal Atatürk, kurduğu cumhuriyetin başındaydı ve tüm dünyada -romandaki gibi- yeni bir devlet kurması ile çok bilinen bir isimdi. Anlaşılan Aldoux Huxley onun bu başarısından ve kurucu özelliğinden çok etkilenmiş ve önemli karakterlerden birine onun adını vermiş özellikle.

Huxley’in kitabı ilk yayımlandığında genellikle övgülerle karşılanmıştı ve örneğin Avusturyalı ekonomist Ludwig von Mises romanı sosyalizmin ütopik ideallerinin bir yergisi olarak tanımlamıştı şu cümle ile: “Aldous Huxley, sosyalizmin hayal ettiği cenneti alaycı bir ironinin hedefi yapacak kadar cesurdu”. Bugün kitaba yönelik eleştiriler o denli olumlu değil tamamen ve bunun da farklı nedenleri var. Belki de en önemlisi “Yeni Dünya”daki bazı uygulamalara Huxley’in kendisinin nasıl baktığı ile ilgili. Romanın distopik dünyasındaki öjenik olarak nitelenebilecek unsurların yazarın bu konuda, en azından yaşamının belli bir döneminde taşıdığı ve kimilerine göre hep koruduğu düşüncelerle örtüştüğü iddia ediliyor. Aslında bu “kafa karışıklığı” romandaki pek çok unsur için de gösterilebilir. Kitabın İrlanda’da 1932’de “aile ve din karşıtı” olması gerekçesi ile yasaklanması ve ABD’de Cumhuriyetçilerin hâkim olduğu eyaletlerde özellikle de dine aykırı görüşler gerekçe gösterilerek sık sık kamu kütüphanelerinden kaldırılması, romanın ve yazarının durduğu nokta ile ilgili algıların işareti. Romanda Vahşi Bölge’den gelen bir karakterle “Yeni Dünya”nın yöneticisi arasındaki tartışmada Huxley’in (ve romanın) hangi görüşü desteklediğini söylemek zor örneğin ve işte bu gibi durumlar kitabı -olumlu anlamda aslında- tartışmalı kılıyor.

1956’da William Froug’un uyarladığı metin ve Huxley’in kendisinin anlatıcılığı ile radyoya, 2015’te Dawn King’in metni ile tiyatro sahnesine uyarlanan roman, televizyonda ise iki kez televizyon filmi (1980’de Burt Brinckerhoff ve 1998’de Leslie Libman ve Larry Williams’in yönetmenliği ile) ve iki kez de dizi (2010’da Leonard Menchiari, 2020’de David Wiener’in yönetmenliği ile) olarak çıktı seyircinin karşısına ama henüz sinema perdesinde hayat bulamadı. Özetlemek gerekirse; ilginç, tartışmalar yaratmış ve dünyanın bugünkü hâli ve geleceği ile ilgili endişeler duyanların özellikle okuması gereken bir roman bu ve bir gün beyazperde de hak ettiği düzeyde bir karşılığı ile karşımıza çıkması gereken bir yapıt.

(“Brave New World”)

Tek İnsanın Değeri – Haldun Taner

Yazar, gazeteci ve akademisyen Haldun Taner’in 1955 – 1986 arasında farklı gazete ve dergilerde yayımlanan yazılarından oluşturulan bir kitap. Yazdığı öyküler ve tiyatro oyunları ile edebiyat tarihimize çok önemli eserler armağan eden Taner’in gazete ve dergilerdeki köşe yazıları da çeşitli başlıklarla derlenerek okuyucunun karşısına çıkarılıyor ve böylece edebiyatımızın bu önemli, özgün ve verimli kaleminin tüm üretiminin meraklısı ile buluşması sağlanıyor. Tıpkı öykülerinde olduğu gibi, bu yazılarında da insanı ve onu insan yapan değerleri odağına alan ve toplumumuzdaki ikiyüzlükleri, tutarsızlıkları ve zayıflıkları, edebî yapıtlarında sıklıkla karşımıza çıkan mizah unsurlarına da başvurarak anlatan Taner’in bu kitaptaki yazılarını yazar, çevirmen ve editör Tuncay Birkan yayına hazırlamış. Hemen tüm yazıların adeta bugün yazılmış kadar güncel bir içeriğe sahip olması, toplumumuzun ve aslında tüm dünyanın insanlık sorunlarının ezelî ve ebedî hâline işaret etmiyor sadece; pek çok yazının ortak teması olduğunu söyleyebileceğimiz “her şey daha kötüye gidiyor” saptaması, insanın sürekli değiştiğini ve her kuşağın kendinden sonrakileri daha bozulmuş olarak gördüğünü ve belki de bunun doğal bir akışa uyum sağlayamamamız olduğunu da söylüyor bize.

Haldun Taner’in bu derlemedeki yazılarının büyük bir kısmı Tercüman ve Milliyet gazetelerinde yayımlanmış ilk kez. Bu iki gazetenin yanında, Türkiyemiz, Playboy ve Alman gezi dergisi Merian dergilerinde yayımlanan birer yazı da kitapta yerlerini almışlar. Gazeteler ve bu dergilerin ikincisi herkesin bildiği yayın organları ama Türkiyemiz ve Merian hakkında kitapta çok kısa da olsa bir bilgi verilmemesi bu tür derleme eserlerde, bu kitaba özgü olmayan bir editörlük eksikliğini de hatırlatıyor bize. Taner’in yazılarının değerini düşüren ya da kitabın sunduğu okuma keyfini azaltan bir durum değil bu ama yayınevlerinin ve editörlük anlayışının, meraklı okuyucuyu dilerse farklı araştırmalara yöneltecek kısa dipnotlara yer vermeye gerek duyulmamasının bir diğer örneği bu eser. Yazılarda ismi geçen pek çok kişi ve olayın aradan geçen onca yıldan sonra ve bugünün okuyucusu tarafından bilinmesi ya da hatırlanması pek mümkün olmayacağı düşünülmeli ve kısa dipnotlarla bilgilendirme görevini de üstlenmeliydi yayınevi. Bu bilgilendirmeler hiç yok değil ama diğerleri ihmal edilirken, neden sadece özellikle o birkaçının seçildiğinin bir açıklaması da yok. Kitaptaki birkaç yazıda hitap edilen “devekuşu”nun kim olduğu pek çok okuyucu tarafından bilinemez örneğin; bu yüzden, Taner’in Tercüman Gazetesi’nde 1957 – 60 arasındaki yazılarının yer aldığı köşenin adının “Devekuşuna Mektuplar” olduğu bilgisi oldukça yararlı olabilirdi. Editörlüğün sadece seçme/derleme ile kısıtlı olmaması gerektiğinin başka örnekleri de var kitapta. “Asıl Başarı” başlıklı yazıdaki dipnot çok doğru örneğin ve Taner’in bir yanlış hatırlamasını düzeltiyor olması gerektiği gibi. Buna karşılık aynı yazıda Taner’in “… Muhit dergisinde bir hikâye okumuştum. Ya Reşat Nuri yazmıştı, ya da Macarcadan bir çeviri idi” ifadesi ile andığı öykünün, Reşat Nuri Güntekin’in 1927’de basılan “Tanrı Misafiri” adlı öykü kitabında yer alan “Hasta Çocuk” olduğu bilgisini eklemek, Taner’in eksik bıraktığını tamamlamak adına gerekliydi.

Kitaptaki yazılar “İnsanlık Halleri”, “Toplumsal Saygı Yoksunluğuna Dair”, “Değişenler, Değişemeyenler”, “Yaşlılar”, “Çocuklar”, “Kadınlar”,”Aşklar, Evlilikler”, “Yeşil ve Hayvan Sevgisi”, “Özel Günler, Tatiller”, “Galatasaray ve Galatasaraylılık” ve “Çeşitli” başlıkları altında gruplanmış. Bu bölümlerin ilkinde yer alan ve kitaba da adını veren yazı, Taner’in pek çok yazısında kendisini gösteren olumsuz, hatta karamsar havayı hemen her zaman umut dolu bir düşünce ile dağıtmasının da örneklerinden biri. Yitirilen toplumsal değerleri; saygı, sevgi ve dayanışmanın azalmasını, maddi ve yüzeysel olanın gittikçe daha baskın olmasını hep hüzünle anıyor, dile getiriyor Taner ama sık sık mizaha da büründürdüğü yaklaşımı ile umut vermeyi ve ne olursa olsun yaşamın güzelliğini hatırlatmayı da ihmal etmiyor. Yazıların hemen tamamının, bugün herhangi bir yayın organında basılsalar güncelliğini ve geçerliliğini koruyacak olması da işte hem bu karamsarlığı destekliyor hem de umudu. Aslında bugün anaakım medyada bu kadar yalın bir dille yazılmış, bu denli içten ve hesap kitapsız düşüncenin ürünü olan köşe yazılarını bulmamızın imkânsız olduğunu hatırlatması ise ne ile teselli edilebilir bilmiyorum.

Bir gazete veya dergi köşesinde yayınlanmış bu tür yazıları tarihin devasa çöplüğü içinde yitip gitmekten kurtaran ve onları yeni nesillerle buluşturan bu tür derlemeler çok önemli kesinlikle. “Ses Bandının Çağrışımları” başlıklı yazıda Taner, Alman Türkolog Profesör Franz Taeschner’nin 1954’te “yaşayan Türk yazarlarına kendi eserlerinden pasajlar okutup seslerini banda aldı”ğını yazıyor; aralarında Yahya Kemal Beyatlı”nın da bulunduğu bu yazarların ses kayıtları nerededir türünden soruları cevaplayacak bir araştırma için meraklısını/uzmanını teşvik etmesi ihtimali bu önemi kanıtlayan örneklerden biri sadece. “Çağımızın hızlı, hoyrat, düzayak gidişi”nde Haldun Taner’in bize seslendiği gazete/dergi yazılarının daha önce “Çok Güzelsin Gitme Dur” gibi kitaplarla da olduğu gibi derlenip, bugünün okuyucusu ile buluşturulması çok doğru ve gerekli, ve işte onlardan biri olan bu kitap da keyifle ve düşünerek okunacak bir yapıt.

Uçurum İnsanları – Jack London

Amerikalı yazar ve gazeteci Jack London’ın 1903 tarihli kitabı. London’ın yirminci yüzyılın başlarında Londra’nın doğu bölgesindeki yoksulluğu ve insanlık dışı koşulları, 1902’de kılık değiştirip bizzat deneyimleyerek okuyucunun karşısına çıkardığı çalışma, Britanya İmparatorluğu’nun parlak bir döneminde yaşanan, hayal edilemez sefaleti detaylı bir şekilde anlatıyor ve farklı istatistiklerle ve raporlarla gerçekliğini de doğru bir şekilde destekliyor. İşçi sınıfının Londra’nın özellikle Whitechapel isimli bölgesinde içinde bulunduğu koşulları anlatan daha eski kitaplar da yazılmıştı ve bunlardan biri olan Alman filozof Friedrich Engels’in 1845 tarihli “Die Lage der Arbeitenden Klasse in England“ (İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu) adlı kitabı işçi sınıfı üzerine yazılmış en önemli eserlerden biri olarak kabul edilir. Engels’in bir “dışarıdan gelen gözlemci” olarak tanık oldukları üzerine kurulu olan kitabını bir adım daha ileri taşıyor Jack London kendi eseri ile ve doğrudan o koşulların içinde yaşayanların arasına katılıyor. Gerçeklerin sertliğini tüm çıplaklığı ile sergilemekten çekinmeyen London’ın, kalemine yansıyan öfkeyi de hissettirdiği kitabı Batı uygarlığının karanlık yüzünü ve tarihini, sömürülenlerin gerçeklerinin o günden bugüne pek de değişmediğini ve zenginlik olan bir yerde mutlaka bir yoksulluğun da bulunmak zorunda olduğunu anlamak ve unutmamak için okunmayı hak eden bir çalışma. Friedrich Nietzsche’nin 1886 tarihli “Jenseits von Gut und Böse” (İyinin ve Kötünün Ötesinde) adlı kitabında yazdığından, “Uçuruma yeterince uzun süre bakarsan, uçurum da sana bakar”, yola çıkarak söylersek, London okuyucuyu “uçurum”a bakmaya ve uçurumdakilerin korkunç bakışları ile de yüzleşmeye zorluyor bu kitabında.

Danimarka asıllı Amerikalı Jacob Riis 1890’da yayımladığı “How the Other Half Lives” adlı kitabında New York’ta on sekizinci yüzyıl sonlarında yoksulların yaşamlarını kendi çektiği fotoğraflarla görsel olarak anlatmıştı. London’a kendi kitabı için ilham veren bu kitap olmuş ama farklı bir yol seçmiş kendi çalışması için yazar. İşsiz bir Amerikalı denizci kılığına girerek o yoksulluğun bir parçası olmuş London ve 1902 yaz aylarında yedi hafta boyunca “Uçurum”un sakinlerinden biri olarak yaşamış. Aslında İngiliz yazar James Greenwood 1866’da yoksulların yatak ve yemek karşılığında çalıştırıldığı ve “workhouse” denen bir yere kılıp değiştirerek girmiş, oradaki bir gününde karşılaştığı iğrenç ve tiksindirici koşulları gazete yazıları ile İngiliz halkına aktarmış ve epey ses getirmişti; ama onunki sadece 1 gün süren bir tecrübeydi ve genel olarak bir bölgenin resmini çizmiyordu.

Editör Veysel Atayman kitabın tatmin edici bir incelemesi olarak niteleyebileceğimiz önsözünde “gerek yazılış yöntemi gerekse içeriği bakımından oldukça aşılmış sayılabilecek” sözlerini kullansa da, London’ın “suratımıza bir yumruk indirmeyi başardığını” söylemekten de geri kalmıyor. Benzer yıllarda aynı yerlerde yaşayan insanların hayatını Charles Dickens “alt sınıf insanlarına gösterdiği o ünlü acıma duygusu, merhameti” ile anlatırken, London’ın “sosyalist bilinci” ile bir adım ileriye giderek oluşturduğunu söylüyor eserini. Atayman’ın, içerdiği resmi raporlar, istatistiksel veri vs. ile metnin “edebiyat düzleminden bir tür “kullanmalık metin” düzlemine dönüştüğü” eleştirisi ise bir parça haksız görünüyor; bir metni ille de belli bir sınıfa sokmak ve “edebi” olmasını beklemek çok da doğru değil. London’ın kitabını bir gazetecilik çalışması olarak nitelemek ve bu çalışmayı akıcı ve güçlü bir kalemi olan bir edebiyatçının yaptığını söylemek mümkün çünkü. Bir eleştiri getirmek gerekirse, kitaptaki sefalet örneklerinin zaman zaman tekrara düştüğü söylenebilir belki ama bu da önemli bir sıkıntı değil kesinlikle. Kitaba getirilen eleştirilerden biri London’ın çizdiği korkunç resme bir çözüm önermemesi olmuş. Her ne kadar kendi kısa önsözünde ve kitabın “Yönetim” başlığını taşıyan son bölümünde yönetimin değişmesi gerektiğini net bir şekilde yazsa da (“Bu yönetimin temizlenip atılması kaçınılmazdır”) London, bir politik düzen çözümünü işaret etmiyor ama kitaptan bunu beklemek de yanlış; sonuçta bir korkunç durumu saptamak ve okuyucu onunla yüzleştirmek amacını taşıyan bir “gazetecilik” çalışması bu okuduğumuz.

Kitabın her bir bölümünün başında çok doğru seçilmiş görünen bir alıntıya yer vermiş London: farklı ünlü isimlere ait olan bu sözlerin nedense bazılarının sahipleri ile ilgili olarak çeviride kısa da olsa bir dipnotla bilgilendirme yapılmaması çeviri ile ilgili bir editör hatası olmuş. Örneğin Thomas Ashe (İrlandalı devrimci ve politikacı) veya Stephen Crane (Amerikalı yazar ve şair) gibi isimlere tüm okuyucuların hâkim olamayacağını düşününce, neden kimi çok daha fazla bilinen başkaları için açıklama verilirken, bu isimlerin ihmal edildiğini anlamak zor açıkçası.

Jack London yedi hafta boyunca yaşayacağı Doğu Yakası’na girerken çeşitli önlemleri de almış güvenliği için (Londra’daki Amerikan konsolosunu bilgilendirmiş örneğin) ve gerektiğinde “sığınabileceği” bir mekânı da ayarlamış önceden. Kuşkusuz bu önlemlerin sağladığı bir rahatlığa sahip olarak, Uçurum’dakilerin arasına girse de, onlara göre çok daha avantajlı bir konumdaymış London. Bu durum onun oradaki yaşamı aynen deneyimleme çabası ile bir parça ters düşüyor elbette ama yazarın süreli olan bu deneyiminin bize aktardığı sertliğin dozunu kesinlikle azaltmamış. Bu sert resmi ise farklı örneklerle ve farklı boyutları ile kitabın başından sonuna okuyucunun önüne koymuş yazar. Jack London’ın çizdiği resimdeki önemli ve ilginç olgulardan biri Uçurum’un Londra’nın zenginlerin ya da orta sınıfının yaşadığı bölgelerine yakınlığı (“herhangi bir yerden yapılacak beş dakikalık bir yürüyüş sizi bir yoksul mahallesine çıkaracaktır”); bir diğeri ise şehirler büyüdükçe, “uygarlık ilerledikçe” ve hatta refah arttıkça yoksulların ve emekçi sınıfın şehrin merkezinden hep daha da uzaklara “sürülmesi”. London’ın anlattığı dünyadaki pek çok olgunun günümüz dünyasında da sürdüğünün örneklerinden sadece ikisi bu. Resmî makamların, parkların çevresini evsizlerin geceleri girip uyumasını engellemek için sivri uçlu demirlerle çevirmesi gibi önlemleri ise, günümüzde şık binaların çevreleri için de alınmasını da düzenin değişmediğinin örneklerinden bir diğeri olarak gösterebiliriz elbette.

Uçurum’da yaşayanlar için “450.000 yitik ve ümitsiz insan” tanımlamasını yapan London, bazen sözcüğün kendisini de kullanarak, tanık olduğunun bir sınıf meselesi olduğunu da vurguluyor. Yukarıda birkaç örneği verilen, “bugün de aynen süren” sorunların bir başkası olarak gösterebileceğimiz bir diğer olgu da yine aslında sınıf konusuna getiriyor bizi. London’ın konuştuğu evsizlerin bazıları içinde bulundukları sefaleti düzenli ve insanca bir ücret alabilecekleri bir iş bulamamalarına bağlarken, bu işssizliğin sorumlusu olarak da yabancı göçmenleri gösteriyorlar; çünkü “bu göçmenler daha düşük ücretlerle onların yerini alıyor ve bu iğrenç düzenin ayakta kalmasına neden oluyorlar”dı. Bugün Batı ülkelerinde başta faşizme yakın duranlar olmak üzere, sağ politikacıların ve seçmenlerinin sıklıkla başvurduğu bir söylem bu bilindiği gibi.

“Sancak Taşımak” (Bütün gece sokaklarda yürümek anlamına gelen bir ifade ve sokakta yatmaları yasak olan evsizlerin Uçurum’da geceyi nasıl geçirdiğini anlatmak için kullanılıyor) başlığını taşıyan bölümün bir örneği olduğu gibi ve aralarında VII. Edward’ın Taç Giyme Töreni’nin Uçurum’a yansımasının anlatıldığı “Taç Giyme Günü” bölümünün de bulunduğu pek çok farklı yerinde kitabın, London kıvrak ve güçlü edebiyatçı kimliğini öne çıkarıyor. Sınıf meselesine değindiği satırların yanında, örneğin “Mülkiyet İnsana Karşı” gibi bölümlerde ise daha doğrudan bir politik yaklaşım benimsiyor zaman zaman ve gerçek örneklerle saptamalarını destekliyor.

London’ın eserini önemli ve değerli kılan yanlarından biri de, Uçurum’da yaşamanın, insanları ahlaki türden olanı da dahil olmak üzere nasıl korkunç derecede yozlaştırdığını farklı örneklerle ve çok açık bir dil ile anlatması. Her türlü hijyenden ve mahremiyetten uzak yaşayan ve çocukları da sadece olumsuz ve sefil yaşamlara tanık olarak büyüyen insanların “doğal” kabul edebileceğimiz yozlaşması ahlakın da bir sınıf meselesi boyutu olduğunu hatırlatıyor bize. Son bölümünde, Uçurum’daki yaşamlar üzerinden yola çıkarak, “insanlık gerçekten uygarlaştı mı” sorusunu soruyor ve kitaba genel olarak hâkim olan karanlık ve rahatsız edici havasına uygun bir kapanış yapıyor London.

Jack London’ın kitabına getirilen ve bir ölçüde haklılığını teslim etmemiz gereken eleştiri ise, Uçurum’da yaşayanlarla ilgili olumsuz örnekleri art arda sıralaması ve tekrara düştüğü gibi, o yaşamların acınası durumunun altını o sınıfa acıma ile bakan birinin perspektifinden çizmesi. O sefil yaşamların içinde bile dostluk, sevgi ve neşe gibi duyguların var olduğunu, yoksulun da “insan olduğunu” anlatmayı ihmal ettiğini söylemek mümkün yazarın ama tanık oldukları karşısında hissettiği dehşet bir ölçüde hafifletiyor bu tercihi. Yazarın, kitabın kendisi için önemini anlatırken, “Başka hiçbir kitabım, genç kalbimi (26 yaşındaymış London Uçurum’daki iki hafta geçirirken) ve gözyaşlarımı bu denli etkilemedi” demesi açık bir şekilde anlatıyor onun eserine de yansıyan bu duygularını. Osman Çakmakçı’nın başarılı ve rahat okunan çevirisini de anmamız gereken baskıda, “Blood is thicker than water” (Kan bağından doğan ilişkiler diğer tüm ilişkilerden daha önemlidir) sözünün “Kan sudan daha yoğundur” olarak çevrilmiş olması ise ilginç bir hata olmuş açıkçası.

(“The People of the Abyss”)