Genç Werther’in Acıları – Johann Wolfgang von Goethe

Alman yazar Johann Wolfgang von Goethe’nin 1774 tarihli romanı. Henüz 24 yaşındayken yazdığı bu kitap Goethe’ye büyük bir ün getirdi ve otobiyografik özellikler taşımasının yanında, Hristiyanlıkta büyük bir günah olarak kabul edilen intiharı içermesi ile de ilgi ve tepki topladı zamanında. Alman sanat dünyasında 1760’larda ortaya çıkan “Sturm und Drang” (“Fırtına ve Coşku” olarak çevrilebilir dilimize) akımının en bilinen örneklerinden biri olan kitap “mektup roman” biçiminde yazılmış ve önemli bir kısmı eserin kahramanının bir arkadaşına yazdığı mektuplardan oluşuyor. Goethe’nin “kendimi kurtarmak için kahramanımı öldürdüm” ifadesini kullandığı yapıt romantizmi ve trajedisi ile dikkat çeken bir klasik ve yazarın 1787’de metinde değişiklikler yapma ihtiyacının gerekçesi de olduğu gibi, genç ve umarsız âşıklar için “tehlikeli” olabilir!

“Sturm und Drang” 1760’larda Alman edebiyatı içinde ortaya çıkan ve daha sonra diğer sanat dallarına da yayılan bir sanat akımı. İsmindeki sözcüklerin karşılığı olacak şekilde, karakterlerin yoğun bir duygusallık içinde olması, bireyin toplumdaki kısıtlayıcı değerlere karşı mücadele etmesi ve öykünün trajik anlatılar aracılığıyla tasvir edilmesi ile bilinen bu türün edebiyatta en bilinen örneklerinden biri, hatta birincisi Goethe’nin bu romanı. Bu üç temel öğenin kitaptaki karşılıkları şu şekilde özetlenebilir: kitaba adını veren genç Werther bir arkadaşına yazdığı mektuplarda Lotte’ye duyduğu imkansız aşkı güçlü bir romantizm ve melankoli ile aktarıyor; Werther’in büyük bir tutkuyla bağlandığı Lotte nişanlı (sonra da evli) ve bu gerçekle karşı karşıya kalan genç adamın tek çözüm yolu olarak gördüğü intihar, bağlı olduğu dinde büyük bir günah olarak kabul ediliyor; Werther mektuplarında sık sık Kutsal Kitap’tan ve Homeros’un Odysseia Destanı’ndan alıntılar yapıyor, ve İskoç şair James Macpherson’ın “The Songs of Selma. From the Original of Ossian the son of Fingal” adlı kitabından uzun bir bölüm Werther ile Lotte’nin, genç adamın yarasını daha da büyüten bir sohbetinin önemli bir parçası olarak kullanılmış.

Kitabın son bölümlerinde Werther’in akıbeti ve son günlerini bizimle bir “anlatıcı” gibi paylaşan yazar, romanı açan kısa bölümde, okuyucunun Werther’in “ruhuna ve kişiliğine hayranlık ve sevgi duymaktan, yazgısına gözyaşı dökmekten” kendini alamayacağını söylüyor ve kitabın “onun gibi bir tutkunun esiri” olanlara dost olmasını diliyor. Bundan sonra Werther’in ilki 4 Mayıs 1771 tarihini taşıyan ve Wilhelm adındaki arkadaşına yazdığı, -bir kısmı gönderil(e)meyen- mektupları ve anlatıcının kahramanımız hakkında derlediği bilgileri okuyoruz.

Goethe romanını ikisinin kendisi de bir parçası olduğu farklı aşk üçgenlerinden esinlenerek yazmış. 1772’de, romanını yazmadan iki yıl önce gerçekleşen olaylarda yazar kendisini geri çeken, çekmek zorunda kalan taraf olmuş ama Werther’in akıbetinden kurtarabilmiş kendisini. Bir arkadaşının başından geçen benzer bir aşk üçgeninin kahramanının tercihi ise romandaki Werther’inki ile aynı olmuş. Goethe’nin Werther’in doğum gününü kendisininki ile aynı yapmasını da Werther ile arasında kurduğu ilişkinin bir kanıtı olarak görmememiz gereken kitap, “O andan başlayarak güneş, ay ve yıldızlar huzurla varlıklarını sürdürebilirken, ben gece mi olmuş gündüz mü farkında bile değilim, gözüm dünyayı görmüyor” veya “Bana göre, yüksek ateşten ölen birine korkak demek ne kadar uygunsuzsa, yaşamına son veren biri korkaktır demek de o kadar tuhaf” gibi iddialı sözlerle dolu mektuplar üzerine kurulu. Genç adamın vazgeçemediği tutkusuna bulabildiği tek çözüm de benzer bir cüretkârlığa sahip ve Goethe’nin ilerleyen yaşlarında Romantizm ve onunla ilgili akımları “sağlıksız olan her şey” ifadesi ile reddetmesi ciddi bir farklılaşmayı işaret ediyor sanat anlayışında.

Dönemin “doğal” sınıf farklılıkları öyküde farklı şekillerde karşımıza çıkıyor. Benzer bir tutku hikâyesi olan bir hizmetkârın çözümü (cinayet) ile Werther’inkinin (intihar) ayrışması, iki farklı sınıfın eylem tercihleri üzerinden bize dikkat çekici bir durumu gösteriyor: üst sınıf kendini, alt sınıf ise -en azından öncelikle- karşısındakini yok etmeyi tercih ediyor! Goethe’nin kahramanı kendisininkinden aşağıda bir sınıfa ait olan bu hizmetkârla arasındaki sınıf farkını doğal ve gerekli buluyor ama benzer bir “daha aşağıda olma” durumuna kendisi de şiddetli biçimde maruz kalıyor. Sadece soyluların davetli olduğu bir ev toplantısında, bir burjuva olarak dışlanıyor Werther ve o ortamda bulunma “cüretkârlığı”, ayıplayan bakışlarla kınanıyor. Kuşkusuz doğrudan bir sınıf meselesi ele alınmıyor kitapta ama karakterler sınıflarına uygun davranışlar içinde gösteriliyorlar.

Türkçe baskıda çoğu çevirmene ait olan dipnotlar iyi ve okuyucuya katkı sağlıyorlar ama bu notlarla ilgili bir tercih tutarsızlığı da var açıkçası. Örneğin bir konuşmada adı geçen Klopstock’un bir Alman şair olduğunu şiir veya Alman edebiyatı tutkunları dışındakilerin bilme ihtimali yok pek. Daha ilginç bir örnekse; Benjamin Kennicot (İngiliz din adamı ve İncil bilgini), Johann Salomo Semler (Alman kilise tarihçisi ve İncil yorumcusu) ve Johann David Michaelis (Alman İncil bilgini ve öğretmeni) gibi sadece onların çalışma alanlarının meraklılarının kim olduklarını bilecekleri isimler için açılan dipnotta yalnızca doğum ve ölüm tarihlerinin verilmesi. Okuduğumuz metni daha iyi anlamaya herhangi bir yardımı olmayacak bu tarihlerin yerine, bu üç ismin, örneğin çalışma alanlarının belirtilmesi çok daha doğru olurdu elbette.

Goethe’nin bu kitabı şiirlere, tiyatro oyunlarına, romanlara, hatta bir operaya (Fransız besteci Jules Massenet ‘nin ilk kez 1892’de sahnelenen “Werther” isimli operası) kaynaklık etti ve film uyarlamaları da çekildi. Bu sinema uyarlamalarının ilki Henri Pouctal’ın 1910 tarihli kısa sessiz filmi “Werther”, şimdilik sonuncusuysa José Lourenço’nun 2024 Kanada yapımı romantik komedisi “Young Werther” oldu. Tüm uyarlamalar içinde en başarılılarının Max Ophüls’ün 1938 tarihli ve Fransız yapımı filmi “Le Roman de Werther” ve Håkan Alexandersson’un 1990 İsveç yapımı komedisi “Werther” olduğunu söyleyebileceğimiz roman, gençler üzerindeki “olumsuz etkisi” ve “intihara teşvik etmesi” gibi gerekçelerle Danimarka ve İtalya’nın da aralarında olduğu birkaç ülkede yasaklanmış zamanında. Öykünün geçtiği bölgenin doğasını Werther’in içindeki duyguların yoğunluğunu yansıtacak ya da tam tersi yönde, onunla zıt düşerek genç adamın “yaşamdan kopuşu”nu vurgulayacak şekilde güçlü ifadelerle kullanan Goethe’nin okunması gereken bir klasiği bu. Sonuçta bu kitap zamanında büyük bir ilgi ile karşılanmış ve o “Werther çılgınlığı” döneminde genç erkekler Werther gibi giyinirken, kadınlar da “Eau de Werther” parfümünü kullanmışlardı. Romanı okuyan genç erkeklerin intihar ettiği söylentilerininse en az birinin gerçek olduğu biliniyor; intihar eden genç bir âşığın ceket cebinde bu roman bulunmuş. Evet, karşılıksız kalan tutku sahibini yok edebilir!

(“Die Leiden des Jungen Werthers”)

Tiamat – İhsan Oktay Anar

İhsan Oktay Anar’ın 2022 tarihli romanı. Yazarın şimdilik son kitabı olan ve 1915 yılında Port Said Limanı’nı ablukaya almakla görevlendirilen bir Osmanlı denizaltısında (tahtelbahirde) yaşanan tuhaf olayları anlatan roman güçlü bir kalemden çıkan ve yoğunluğu ile dikkat çeken bir eser. Olan bitenleri gerçek zamanlı anlatan kitap, olayların -hemen tamamının- tek bir mekânda geçmesi ve fazla sayıdaki karakterin her birine aynı önemi vermesi ile okuyucuyu hep avucunda tutuyor. Anar’ın dönemin denizaltı yaşamını, bu deniz aracının tüm donanımını ve kullanılan terminolojiyi ustalıkla araştırdığı ve kitabına yerleştirdiği dili, zengin sözcük dağarcığının yanında, korku ve kara mizahı çekici bir başarı ile bir araya getirmiş olmasıyla da dikkat çekiyor.

İlk romanı olan ve 1995’te yayımlanan “Puslu Kıtalar Atlası” ile büyük ve haklı bir beğeni toplayan İhsan Oktay Anar bu -şimdilik- son romanını kim olduğunu açıklamadığı Emine Çetinel’e ithaf etmiş. Bu anmadaki gizemle başlayan roman denizaltıda yaşayanların başına gelen tuhaf ve olağanüstü olayları gerçek zamanlı olarak anlatıyor okuyucuya. Denizaltının mürettabatı bir yandan İngiliz destroyerleri ile mücadele ederken, tahrip ettikleri bir düşman şilebindeki tuhaf durumdaki cesetlerle başlayan ve oradan getirdikleri bir sandıktan çıkan “şey”le daha da garipleşen bir ölümcül bir tehditle karşı karşıya kalır. Bundan sonrası hayli sert, olağanüstü ve kanlı bir mücadeledir ve mürettebat birer birer yaşamını kaybederken, okuyucu dilin zenginliğinin ve tüm hikâyenin tek bir bölümde kesintisiz anlatılmasının da sağladığı yoğunluk ile zengin, karanlık ve hatta eğlenceli bir dünyanın içinde bulacaktır kendisini.

Tiamat Mezopotamya mitolojisinden gelen bir isim ve kitapta adı dışında hiç geçmiyor. “Tatlı Su Tanrısı” ile çiftleşerek genç tanrılar üreten “Tuz Denizinin İlkel Tanrıçası” ve “İlkel Yaratılıştaki Kaosun Sembolü” olarak kabul ediliyor Tiamat. Britanya’nın Mısır’dan asker sevkini önlemekle görevli olan tahtelbahir mürettebatının muhtemelen on saate yakın süren hikâyesi de bu deniz aracında yaşanan müthiş bir korkunun ve kaosun anlatımı temel olarak.

Kitabın çekiciliği üç ana noktadan kaynaklanıyor: İhsan Oktay Anar’ın gizem, korku ve hatta mizahı bir araya getirebilme becerisi, kullandığı dilin zenginliği ve çok sayıdaki karakterin her birini okuyucuya yeterince derinlik ve eğlence içeren bir şekilde anlatabilmesi. Tüm bunlara tek ve dar bir mekân kullanımının sağladığı klostrofobiyi ve tek bir hikâye seçiminin sağladığı konsantrasyonu da ekleyince, ortaya okuyucuyu -iyi anlamda- yoran güçlü bir sonuç çıkıyor.

Kitaptaki olağanüstü varlığın ve tuhaf olayların Batı değil, Doğu kültürünü hatırlatması hayli önemli; böylece Osmanlı askerlerinin şahit olduklarına verdikleri tepkiler kültürel açıdan çok daha sağlam bir yere oturuyor. Örneğin Gulyabani ne kadar Doğu’ya aitse, kitaptaki “yaratık” da o kadar bizden görünüyor. Anar’ın farklı karakterlerin başlarına gelen dehşetli olayları karşılama biçimlerini hem söz hem eylem bağlamında yerli kılmasının da katkısı ile önemli ve değerli bir tutarlılık sağlanmış. Oluşan gizemli ve korkulu havanın zaman zaman mizaha göz kırpan bir içerik ve dille desteklenmesi de önemli; olağanüstülüğü dengeleyen ve yapıta eğlence katan bu mizah hem fiillerde hem diyaloglarda gösteriyor kendisini. Kuşkusuz Anar’ın zengin söz kullanımı, dönemin deyim ve sözcüklerini metne doğru yerleştirmesi ve mizahı sözlere de yansıtabilmesi benzer bir katkı sağlıyor kitaba. 1915’deki bir Osmanlı denizaltısındaki teçhizata, aletlerin işleyişine ve terminolojiye hâkim olabilmek konunun uzmanı olmayan birisi için hayli zahmetli bir uğraş olsa gerek. Anlaşılan çok araştırmış ve çalışmış Anar ve 2014 tarihli romanı “Galîz Kahraman”dan sonraki sekiz yıllık arayı iyi değerlendirmiş. Dışarıda destroyerlerin, içerideyse korkunç bir katliama girişen bir “yaratığın” neden olduğu dehşetle baş başa kalan karakterlerin metne zenginlik katan farklılıkları ve tümünün kısa bir an için gittikleri şilep dışında, hep denizaltının klostrofobik ortamında kalmaları, gerçek zamanlı anlatımla birlikte bizi “boğucu” bir metnin ortasına bırakıveriyor.

Tarihçi ve akademisyen Ali Yaycıoğlu’nun kitap için özel olarak hazırladığı ve kapakta yer alan çizim ayrıca anılmaya değer bir güzellikte ve adeta metni özetliyor bir bakıma. Bir tuğrayı, hatta bir hat yazısını da hatırlatan çizimin çok başarılı olduğu kitaptaki tuhaf olayların, denizaltı personelinin bulduğu bir sandığı para hırsının da sonucu olarak denizaltıya getirmesi ile başlaması ve canavarın birer birer onların bedenlerini, ruhlarını ve akıllarını ele geçirmesi, sonunda da tamamen tüketip yok etmesi farklı okumaları hak ediyor kuşkusuz. Tiamat kavramı dışında da sembolik unsurlar var kitapta; örneğin yedi çivinin yedi ölümcül günahı çağrıştırdığını söylemek mümkün. Okuyucuda “bundan çok iyi bir çizgi roman çıkar” ya da “vurucu bir orta metrajlı filmle sinemaya uyarlanabilir” düşüncesini yaratması da muhtemel olan kitap kesinlikle farklı ve ilginç bir örnek modern Türk edebiyatında.

Türk Mektupları – Ogier Ghiselin de Busbecq

Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu’nun diplomatı olarak Kanuni Sultan Süleyman döneminde Osmanlı İmparatorluğu’nda görev yapan Ogier Ghiselin de Busbecq’in, arkadaşı da olan Macar asıllı diplomat Nicholas Michault’a yazdığı dört mektubun bir araya getirildiği bir kitap. Busbecq’in Osmanlı topraklarında geçirdiği uzun süredeki gözlemlerini aktardığı mektuplar Osmanlı devletine, toplumuna ve günlük yaşamına ilişkin ilginç, farklı ve zaman zaman da eğlenceli bir içeriğe sahipler ve bir Batılının Türklere karşı meraklı, anlamaya çalışan ve zaman zaman da ön yargılı bir bakışla yazılmaları ile kesinlikle çekici bir kitap oluşturmuşlar. Bir gezi edebiyatı örneği olmasının yanında, tarihi değeri olan bir belge olarak da tanımlanabilecek olan kitap, Osmanlı’nın kendisinin ne yazık ki pek örneğini vermediği türden, doyurucu bir bakışa sahip bir yapıt ve kesinlikle çekici bir okuma tecrübesi sunuyor.

Batı yazınında “Letters from Turkey” (Türkiye’den Mektuplar) ya da “Turkish Letters” (Türk Mektupları) adıyla anılan ve Osmanlı topraklarını ziyaret eden ve/veya burada görev yapanların gözlemlerinden oluşan mektupları içeren bir koleksiyon türü var ve dört kitaptan oluşuyor bu koleksiyon: Osmanlı İmparatorluğu’nda elçilik görevi yapan Edward Wortley Montagu’nun eşi olan Lady Mary Wortley Montagu’nun “Turkish Embassy Letters” (Türkiye Mektupları), Macar yazar ve Habsburg Hanedanı’na karşı mücadele eden Kelemen Mikes’in “A Törökországi Levelek” (Türkiye Mektupları), Prusyalı subay Helmuth von Moltke’nin “Briefe über Zustände und Begebenheiten in der Türkei aus den Jahren 1835 bis 1839“ (Moltke’nin Türkiye Mektupları) ve kronolojik olarak tümünden eski olan, Busbecq’in mektupları. Transilvanya topraklarının sahipliği hakkında Kutsal Roma İmparatorluğu ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki müzakereler için ilk kez 1554’te İstanbul’a gelen Busbecq, burada geçirdiği 1.5 yıllık ve Türkçe baskısının editörü Emre Yalçın’ının tanımlaması ile “yarı mahpus” bir dönemden sonra ülkesine dönmüş herhangi bir nihai sonuç alamadan. 1556’da tekrar gelmiş İstanbul’a Busbecq ve bu kez tamamlamış anlaşmayı. Avrupa ile laleyi ve Ankara keçisini ilk kez tanıştıran kişi de olan Busbecq, İstanbul’da gerek sarayda gerekse saray dışında ve sadece İstanbul’da değil, İstanbul – Amasya yolculuğunda ve İstanbul ile ülkesi arasındaki uzun yolculuklarında tanık olduklarına da yer verdiği mektupları ilk kez 1581’de ve Latince olarak “Itinera Constantinopolitanum et Amasianum” (Türkçe: İstanbul ve Amasya Gezileri) adı ile basılmış. 1595’deki baskıdaysa “Turcicae Epistolae” (Türkçe: Türk Mektupları) ismi kullanılmış kitap için.

İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan baskının başında editör Emre Yalçın çeviri, yazar ve kitap hakkında bilgi vermiş. Buna göre çeviri için mektupların İngilizcedeki 1927 tarihli üçüncü baskısı esas alınmış; kısaltılan bu baskı “tarihçi olmayan okuyucular gözetilerek hazırlanmış”. Akıcılık açısından katkısı olmuş bu tercihin ama öte yandan tarihe meraklı bir okuyucu için kimi ilginç bilgilerden eksik kalmak anlamına da geliyor. Örneğin Busbecq’in İstanbul’dan Amasya’ya yaptığı yolculuğun bir bölümü için “Busbecq Sangarius (Sakarya) nehrini aşıp birçok köyden geçerek Angora’ya (Ankara) ulaşır” ifadesi var sadece. Yolculuğun geri kalan bölümü kadar önemli, ilginç ve eğlenceli gözlemler, notlar içermiyordu belki bu kırpılan bölüm ama yine de kitapta kullanılması kuşkusuz çok daha doğru olurdu. Buna karşılık aynı İngilizce baskıda, Busbecq’in heyetinde yer alan ressam Melchior Lorck’un gezi sırasındaki çizimleri de ilk kez mektuplarla bir arada kullanılmış ve bu da elbette kitabın ve bizdeki çeviri baskının değerini artırıyor.

“Türklerle ilgili konularda hiç bilgim ve tecrübem olmadığı için onların âdetleri, özellikleri ve daha önce takip ettikleri siyaset hakkında” bilgi almak için kendisinden önce diplomat olarak Osmanlı topraklarında yaşayan Johannes Maria Malvezzi ile iki gün geçiren Busbecq’in farklı tarihlerde yazdığı dört mektubu yer alıyor kitapta. İlk mektup 1 Eylül 1555 tarihini taşıyor ve Busbecq İstanbul’dan ülkesine döndükten sonra ve Viyana’da kaleme alınmış; ikinci mektup İstanbul’da 14 Temmuz 1556’da, üçüncüsü yine İstanbul’da ve 1 Haziran 1560’da, dördüncüsü ise -kitapta belirtilmemiş- 16 Aralık 1562’de Frankfurt’ta yazılmış. Bu dört mektup Busbecq’in Osmanlı yönetimi, toplumu ve günlük yaşamla ilgili, değerli pek çok gözlem ve bilgi içerdiği gibi, dönemin tipik bir Batılı entelektüelinin Osmanlı’ya nasıl baktığını ve bu bakışın içerdiği merak, korku, hayranlık ve ön yargıları anlamamıza da yardımcı oluyor. Busbecq’in o yılarda tüm tarihinin en geniş coğrafyasına sahip olan Osmanlı İmparatorluğu’nun Orta Avrupa’dan Balkanlar’a ve Anadolu’ya uzanan topraklarında yaptığı yolculuğu boyuncaki gözlemleri ve notları mektuplara (ve dolayısıyla kitaba) aynı zamanda bir gezi metni özelliği kazandırıyor ki bu da yapıtı ayrıca önemli kılıyor.

Sonuçta Busbecq Avrupalı bir Hristiyan ve Osmanlı onun için bir düşman niteliğini taşıyor; yine de sadece eleştirilerini ve hatta kötü ifadelerini değil, övgü ve hayranlıklarını da dile getirmiş mektuplarında yazar. “… bütün milletlerden nefret eden Türklerin katı yüreklerini yumuşatmanın tek yolu budur” cümlesi ile onların paraya olan düşkünlüğünü yazan Busbecq, kendilerinin “lükse düşkünlük, oburluk, gurur, ihtiras, para hırsı, nefret, haset ve kıskançlık gibi ahlak bozukluklarını” dile getirmekten de kaçınmıyor. Türklerin atlara olan davranışları üzerinden ise kendilerinin tutumları ile de kıyaslayarak ciddi bir övgü yapan Busbecq’in “Ali akıllı ve anlayışlı bir Türk’tü, eğer böyle bir Türk varsa” gibi birkaç ifadesi ise, tipik bir Batılı bakışın sonucu olarak yer bulabilmiş mektupta.

Diplomatın İstanbul’dan Amasya’ya yaptığı yolculukta tanık olduklarının da, özellikle de aradan geçen 471 yıl sonra da düşünüldüğünde- oldukça ilginç ve tarihsel belge niteliği taşıyan bir metne dönüştüğü kitap ilginç insan hikâyeleri de içeriyor. Örneğin Busbecq, fidye vererek kurtardığı bir İspanyol askerinin öyküsünden söz ediyor; İspanyol ordusunda komutan olan bu asker sakat olmasına rağmen bir Türk tarafından satın alınmış ve kaz çobanlığı yapması için Anadolu’ya götürülmüş!

Kitabın orijinal baskısındaki dipnotların yanında, Türkçe baskı için editör tarafından hazırlanan notların da değer kattığı ve okuma keyfini artırdığı mektuplarda, Busbecq’in İstanbul’daki uzun bekleyiş döneminde bir yarı-mahpus olarak bir handa geçirdiği günler, görevini imparatoruna layık olacak şekilde ve hakkı ile yapmak için başvurduğu diplomatik incelikler ve boş geçen günlerine anlam katabilmek için başvurduğu yolların da kayıtları yer alıyor. Mektuplarda Busbecq’in iki ilginç keşfi de var: Ankara’daki Ankara Anıtı olarak da bilinen Monumentum Ancyranum’da yer alan ve Roma imparatoru Augustus’un yaşamını anlatan metnin bir kısmını kopyalayarak kayda geçirmiş diplomat; ayrıca bugün artık konuşulmayan bir dil olan Kırım Gotçası (Kırım’a yerleşen Got halkının konuştuğu ve Cermen kökenli olan bir dil) ile ilgili bilgi ve sözcük örneklerine yer vermiş mektubunda ve bu dille ilgili en eski yazılı metni oluşturmuş. Dönemin saray politikaları, yönetim dinamikleri ve Osmanlı devletinin ve toplumunun güçlü ve zayıf yönlerini -bir Batılının gözünden görüldüğü şekli ile- karşımıza getiren kitap okunmayı hak eden ilginç bir yapıt. Osmanlı’nın kendi aydınlarının, tarihçilerinin ve seyyahlarının günümüze ulaşabilen bu tür yapıtlarının kısıtlı sayıda olduğunu acı bir şekilde hatırlatan bu mektupları okumak hem bilgilendiriyor hem de bir parça da eğlendiriyor tarih meraklılarını.

(“Turcicae Epistolae” – “Turkish Letters”)

Cesur Yeni Dünya – Aldous Huxley

İngiliz yazar ve filozof Aldous Huxley’in, distopik edebiyatın en bilinen ve bugün de farklı tartışmaların kaynağı olan romanı. İlk kez 1932’de yayımlanan kitap yurttaşların zekâ düzeyine dayalı bir sosyal hiyerarşinin farklı basamaklarına yerleşecek şekilde yaratıldığı ve yetiştirildiği bir dünyayı getiriyor okuyucunun karşısına ve Huxley’in gelecekle ilgili korkularını (ve/veya umutlarını) anlatıyor. Yaşamın sadece keyif ve mutluluk üzerine kurulu olduğu ve insanların buna göre yapay bir şekilde şartlandırıldıkları bir toplumun hikâyesini, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki ve büyük ekonomik bunalımın neden olduğu genel karamsarlığın ve hızla değişen/dönüşen bir dünya ile ilgili korkuların izlerinden yola çıkarak, insanlığın geleceği ile ilgili şüphe dolu sorularla anlatan kitap kuşkusuz çok önemli bir eser. Huxley’in kendisinin ve eserinin olumlu ve olumsuz eleştirilerle karşılanması romanın aslında ikili bir okumaya açık olmasından kaynaklanıyor; çizilen resim hakkında yazarın kendisinin ne düşündüğü ya da neyin iyi (doğru) ve neyin kötü (yanlış) olduğu konusunda okuyucusunu da düşündüren, okunması gereken bir modern klasik.

Aldous Huxley 1959’da yayımlanan “Brave New World Revisited” (Cesur Yeni Dünyayı Ziyaret) adlı ve makale formatındaki kitabında, “Brave New World”deki öngörülerinin ne derece gerçekleştiğini incelemiş ve kehanetlerinin kendisinin hayal etmediği kadar hızlı bir şekilde gerçekleşmesine şaşırdığını belirtmişti. Yazar 1962’de yayımlanan ve son kitabı olan “Island” (Ada) adlı eserinde bu kez ütopik bir dünyanın tasvirini anlattı okuyuculara. Yazarın ikinci ve son eşi olan müzisyen, yazar ve terapist Laura Huxley bir röportajında, “Brave New World”ün bir “uyarı”, “Island”ın ise bir “öneri” olduğunu belirtmişti ve bu bağlamda değerlendirince, bu üç eserin birlikte de değerlendirilebilecek bir toplam oluşturduğu söylenebilir.

Distopik edebiyat, genellikle gelecekte geçen, totaliter rejimlerin, teknolojik kontrolün veya çevresel felâketlerin hakim olduğu, insanlığın sefil ve baskı altında bir yaşam sürdüğü kurgusal “kötü yer”leri anlatan tür olarak tanımlanıyor. Huxley’in bu kitabı tanımdaki örneğin çevresel felâketi içermiyor, hatta tamamen mutluluk üzerine kurulu bir dünya getiriyor karşımıza. İnsanların “üretildiği”, onları zayıflatacak her türlü duygunun/kavramın, örneğin acının ve ailenin yok edildiği bir dünya bu ve “herkes herkes içindir” düsturu ile bireysel sapmalara izin verilmiyor. İnsanlığın bildiğimiz anlamdaki “ilkel” formları “Vahşi Bölge” denen yerlerde devam ediyor ve oradaki “Vahşiler” ideal mutluluk dünyasında yaşayanlar için en fazla bir merak ve turistik gezi konusu olabiliyor. Mutlu olmanın tek seçenek olduğu duygusuz ve sorunsuz bu dünyanın karşısında duyguları koruyan ama sorunlu bir toplum olarak tasarlamış Vahşi Bölge’yi Huxley ve doğrunun ne olduğu konusunda okuyucuyu kendi cevabını bulmaya yönlendiriyor.

Kitabın başında Huxley’in 1946’daki baskı için yazdığı önsöz, sonunda ise Huxley üzerine çalışmaları ile bilinen İngiliz akademisyen David Bradshaw’un “Cesur Yeni Dünya Üzerine” başlıklı bir yazısı yer alıyor ve her ikisi de farklı açılardan kitabı zenginleştiriyor. Huxley önsözünde dünyanın daha önce öngördüğünden çok daha hızlı bir şekilde distopik bir sona doğru ilerlediğini, dünyanın yok edici bir savaş hâli ile küresel, merkezi ve istikrarlı bir totaliter refah hâli arasında seçim yapmak zorunda kalacağını ve gücün merkezileşmesini durdurup, bireysel özgürlükleri (tüketimi değil!) artırmanın tek çözüm olduğunu belirtirken, kitaptaki iki seçeneğin karşısına daha ortada duran bir üçüncü seçenek koymaması ile ilgili duyduğu pişmanlığı yazmış. Bradshaw ise yazısında eseri, Huxley’in kendi düşünsel serüvenindeki değişiklikler ile birlikte ele almış ve okuyucunın kitabı daha iyi kavramasına ve üzerinde daha doğru bir şekilde düşünmesine giden yeni bir yol açmış.

Huxley kitabın adını Shakespeare’in “The Tempest” (Fırtına) adlı oyununda Miranda adındaki karakterin saray mensuplarından oluşan bir topluluk karşısında duyduğu hayranlığı ifade eden sözlerinden almış: “O brave new world”. Sadece dilimize değil, diğer pek çok dile bu ifadedeki “brave” sözcüğü cesur olarak çevrilmiş ve Huxley’in de kitabındaki dünyanın cesur olma durumunu ifade ettiği söylenmiş. Güncelliği süren bir tartışma var bu konuda ve o sözcüğün cesareti değil, güzelliği ifade ettiği ve bu nedenle kitabın Türkçedeki adının da “Güzel Yeni Dünya” olması gerektiği belirtiliyor bu tartışmayı açanlara göre. Gerçekten de “brave new world” ifadesinin Shakespeare’in oyununda kullanıldığı bağlam, bu sözcüğün güzel olanı anlatmak için kullanıldığı görüşünü destekliyor. Bu tartışma bir yana; Shakespeare, adı için ilham kaynağı olmaktan daha fazla bir içerikle yer alıyor kitapta. Romanın Vahşi Bölge’de doğan karakteri John oradaki (ve elbette Yeni Dünya’da vatandaşların erişmesinin asla mümkün olmadığı) bir kitap aracılığı ile keşfediyor bu İngiliz sanatçıyı ve onun eserlerinden satırlar pek çok kez çıkıyor karşımıza. Shakespeare’in insana has olan her şeyi, tüm güçlü ve zayıf yönlerini anlatmanın ustası olması herhalde, Huxley’in onu eserine bu denli çok yerleştirmesinin nedeni olmuş. Yeni Dünya’daki mükemmel mutluluk şartlanmasının tam karşısında yer alan öyküler anlatır çünkü Shakespeare ve yaşamın dram, trajedi ve komedinin tüm boyutlarına sahip olduğunu gösterir bize. Alıntıların pek çoğunda -en azından bir dipnotla-, ilgili metnin sahibinin Shakespare olduğu bilgisinin verilmemesi ve hemen hiçbirinde bu alıntıların onun hangi eserinde yer aldığının belirtilmemesi Türkçe çeviriye özgü bir durum mu bilmiyorum ama meraklı bir okuyucu için gerekli bu tür bilgiler. Kitabın başında yer alan ve Rus filozof Nicholas Berdiaeff’ten yapılan alıntının sadece Fransızca olarak verilmesi de ilginç; kitabın orijinal baskısında da tercih bu yönde miydi bilmiyorum ama metnin içeriği kesinlikle çok önemli ve bu nedenle bir çevirisi de olmalıydı. Berdiaeff ütopyaların düşünüldüğünden çok daha fazla gerçekleştirilebilir durumda olduğunu söylerken, “daha az kusursuz” ve “daha özgür” bir ütopya-dışı toplum için entelektüellerin bir yol bulmasını umduğunu yazmış. Huxley’in kitabındaki iki farklı dünyanın çatışması teması ile o derece yakından ilişkili ki bu kısa alıntı, çevrilmemesi tuhaf olmuş.

“Cesur Yeni Dünya”nın işleyiş mekanizmalarını (özellikle de insanların “yaratılış”ını ve “şartlandırılmaları”nı) detaylı olarak anlatarak başlıyor kitap. “LONDRA MERKEZ KULUÇKA VE ŞARTLANDIRMA MERKEZİ”nin girişinde yer alan “CEMAAT, ÖZDEŞLİK, İSTİKRAR” sloganı ile bu dünyanın kusurlara, sorgulamalara, bireyselliğe ve insanı zayıf düşürecek tüm kavramlara (aşk, aile vs.) kapalı olduğunu anlatmaya başlıyor Huxley ve uzun sayfalar boyunca sürdürüyor bu anlatımı. Karakterler arası iliişkiler ve kuluçka sürecinde alkolün yanlışlıkla bu sürecin parçası olması yüzünden, hiyerarşinin üst sınıfının kusursuzluğuna tam anlamı ile sahip olmayan Bernard’ın sorgulamaları aracılığı ile, resmettiği dünyayı daha iyi anlamamızı sağlıyor yazar. İnsanların bir tüketici olmak üzere yetiştirildiği bu dünyada hiyerarşinin farklı basamaklarındaki insanlara, sınıflarına ait bilinç de özellikle veriliyor; ama bu bilinçlendirmenin amacı sınıflar arası eşitsizliği anlatarak, onları sınıfsız bir toplum için mücadeleye yöneltmek değil elbette. Tersine, her bireyin kendi sınıfının kendisi için doğru olduğuna ve bu sınıfın gerekleri ve doğruları ile onun mutlu olduğuna yönelik bir şartlandırma bu.

İlk kez yayımlandığı tarihten beri Huxley’in eseri sık sık başka eserlerden esinlenmenin ötesine geçen ve özellikle temaları açısından intihal içeren bir yapıt olarak nitelendi farklı kişiler tarafından. Yazarın kendisi özellikle H. G. Wells’in kitaplarından (“A Modern Utopia” (Modern Ütopya, 1905) ve “Men Like Gods” (Tanrı İnsanlar, 1923)) esinlendiğini açıklamış zaten. Bunun dışında Rus yazar Yevgeni Zamyatin’in 1924’te önce İngilizce olarak basılan romanı “My” (Biz), İngiliz Bertrand Russell’ın 1931 tarihli kitabı “The Scientific Outlook” (Bilimden Beklediğimiz), H. G. Wells’in 1901 tarihli romanı “The First Men in the Moon” (Ay’da İlk İnsanlar) ve Polonyalı Mieczysław Smolarski’nin “Miasto Światłości (1924) ve “Podróż Poślubna Pana Hamiltona” (1928) adlı romanları adları anılan diğer kitaplar arasında yer alıyor esininlenmenin, kimilerine göre intihalin kaynağı olarak.

Huxley kitabındaki pek çok karakteri gerçek kişilere gönderme yapacak şekilde isimlendirmiş. Örneğin Mustafa Mond, Britanyalı sanayici Alfred Mond’dan, “Tanrısal” bir figür olan ve “Our Lord” (Tanrımız) hitabını çağrıştıran şekilde “Our Ford” (Fordumuz) olarak hitap edilen Ford Amerikalı sanayici Henry Ford’dan almışlar adlarını. Mustafa Mond’un adının bizim için ayrı bir önemi var: kitabın yazıldığı yıllarda Mustafa Kemal Atatürk, kurduğu cumhuriyetin başındaydı ve tüm dünyada -romandaki gibi- yeni bir devlet kurması ile çok bilinen bir isimdi. Anlaşılan Aldoux Huxley onun bu başarısından ve kurucu özelliğinden çok etkilenmiş ve önemli karakterlerden birine onun adını vermiş özellikle.

Huxley’in kitabı ilk yayımlandığında genellikle övgülerle karşılanmıştı ve örneğin Avusturyalı ekonomist Ludwig von Mises romanı sosyalizmin ütopik ideallerinin bir yergisi olarak tanımlamıştı şu cümle ile: “Aldous Huxley, sosyalizmin hayal ettiği cenneti alaycı bir ironinin hedefi yapacak kadar cesurdu”. Bugün kitaba yönelik eleştiriler o denli olumlu değil tamamen ve bunun da farklı nedenleri var. Belki de en önemlisi “Yeni Dünya”daki bazı uygulamalara Huxley’in kendisinin nasıl baktığı ile ilgili. Romanın distopik dünyasındaki öjenik olarak nitelenebilecek unsurların yazarın bu konuda, en azından yaşamının belli bir döneminde taşıdığı ve kimilerine göre hep koruduğu düşüncelerle örtüştüğü iddia ediliyor. Aslında bu “kafa karışıklığı” romandaki pek çok unsur için de gösterilebilir. Kitabın İrlanda’da 1932’de “aile ve din karşıtı” olması gerekçesi ile yasaklanması ve ABD’de Cumhuriyetçilerin hâkim olduğu eyaletlerde özellikle de dine aykırı görüşler gerekçe gösterilerek sık sık kamu kütüphanelerinden kaldırılması, romanın ve yazarının durduğu nokta ile ilgili algıların işareti. Romanda Vahşi Bölge’den gelen bir karakterle “Yeni Dünya”nın yöneticisi arasındaki tartışmada Huxley’in (ve romanın) hangi görüşü desteklediğini söylemek zor örneğin ve işte bu gibi durumlar kitabı -olumlu anlamda aslında- tartışmalı kılıyor.

1956’da William Froug’un uyarladığı metin ve Huxley’in kendisinin anlatıcılığı ile radyoya, 2015’te Dawn King’in metni ile tiyatro sahnesine uyarlanan roman, televizyonda ise iki kez televizyon filmi (1980’de Burt Brinckerhoff ve 1998’de Leslie Libman ve Larry Williams’in yönetmenliği ile) ve iki kez de dizi (2010’da Leonard Menchiari, 2020’de David Wiener’in yönetmenliği ile) olarak çıktı seyircinin karşısına ama henüz sinema perdesinde hayat bulamadı. Özetlemek gerekirse; ilginç, tartışmalar yaratmış ve dünyanın bugünkü hâli ve geleceği ile ilgili endişeler duyanların özellikle okuması gereken bir roman bu ve bir gün beyazperde de hak ettiği düzeyde bir karşılığı ile karşımıza çıkması gereken bir yapıt.

(“Brave New World”)