Film Ekimi 2015 – 1

Hrutarİnatçılar (Hrútar) – Grímur Hákonarson : İzlanda sinemasından sürpriz bir güzelliğe sahip, karanlık ile aydınlığın ustaca birleştirildiği bir çalışma. Yan yana evlerde yaşadıkları halde yıllardır birbiri ile hiç konuşmayan iki erkek kardeşin koşulların zorlaması ile bir araya gelmesinin bu hikâyesi ön planda bu “barışma”yı anlatır gibi görünse de, değişen dünyayı, kaybolan bir yaşam tarzını ve yetiştirdiği koyunlarına “aşık” köylülerin insanın doğa ile iç içe olduğunda nasıl doğal bir uyumu yakaladıklarını kanıtlayan hayatlarını da getiriyor karşımıza. Küçük bir mizahın da eşlik ettiği filmde, İzlandalı iki oyuncu Sigurður Sigurjónsson ve Theodór Júlíusson gerçekçi ve doğal oyunları ile oynadıkları iki kardeşin ruhuna girmeyi başarmışlar adeta. Hákonarson’un yazdığı senaryo yönetmenin sadece anlattığı hayatı çok iyi gözlediğini değil, o hayatı tüm olumlu ve olumsuz yanları ile benimsediğini de gösteriyor bize. 300 küsur bin nüfusu ile Avrupa’nın nüfus yoğunluğu en düşük ülkesi olan bu ada devletindeki geniş alanları ilginç bir biçimde kullanmış film ve dış mekanların boş, geniş ve soğuk görünümü ile iç mekanların dar ve kapalı görünümünü zıt konumlara yerleştirerek hikâyenin hem trajik hem umut dolu havasının sembolü yapmış adeta. İnsanı anlatan tüm hikâyeler gibi önemli ve bu hikâyesini gerçekçi ve çekici kılan tüm filmler gibi kesinlikle görülmesi gerekli bir çalışma. “Sevgi ve özlem ile sarılmak” temalı son sahnesi ise unutulacak gibi değil…
(“Rams”)

Londra Yolu (London Road) – Rufus Norris : 2006 yılında İngiltere’nin Ipswich kasabasında hayat kadınlarını öldüren bir seri katilin London Road adını taşıyan sokakta yaşayanlar üzerinde yarattığı korku ve merak dolu heyecanı anlatan bir müzikalin sinema uyarlaması. Müzikal ve dolayısı ile film hayli ilginç bir denemenin sonucu: Bölgede yaşayanlarla yapılan röportajlarda söylenenlerden ve bu söylenenlere hiç dokunulmadan oluşturulmuş diyaloglar/şarkı sözleri (“senaryo”nun sahibi Alecky Blythe’ın başarısına şapka çıkarmak gerekiyor) ve Adam Cork’un müziği ile dile getiriliyor bu sözler oyuncular tarafından. Bir müzikal ama kesinlikle farklı bir müzikal bu. Katilin ve kurbanların hiç görünmediği hikâye London Road’da yaşayanlara ve onların cinayetlerden nasıl etkilendiğine odaklanıyor asıl olarak. Filmin türünü belgesel müzikal olarak nitelemek mümkün aslında içeriği ve tarzı gereği. Tom Hardy’nin taksi şöförü rolünde yer aldığı filmde tüm oyuncular o klasik İngiliz oyunculuk tarzını hatırlatan ve tam bir takım başarısı olarak nitelendirilebilecek performanslar sunuyorlar. Hikâyede öne çıkan bir karakter olmaması da bu takım performansı havasını destekliyor. Kendine özgü bir koreografi eşliğinde sergilenen hikâyesi, sıradan insanların zaman zaman konuşma ile şarkı söyleme arasında değişen tarzları (ki ilk akla geleceğinin aksine filmi daha da ilginç kılıyor bu tercih) ve klasik müzikallerin aksine öne çıkan şarkılara sahip olmayan (zaten böyle bir hedefi de yok filmin) ama hikâyeyi adeta yöneten müziği ile ilginç bir çalışma bu ve görülmeyi hak ediyor, zaman zaman hikâye sarkar gibi olsa da.

The Grand Budapest Hotel – Wes Anderson (2014)

The_Grand_Budapest_Hotel“Bütün arkadaşlarımla yatarım ben”

İki Dünya Savaşı’nın arasında geçen ve bir otel “konsiyerj”i ile bir lobi görevlisinin miras kavgası ve cinayetle örülü hikâyeleri.

Kendine özgü sinemacı Wes Anderson’un o kendine özgülüğü en üst düzeyine taşıdığı ve şimdilik son yönetmenlik çalışması olan filmi. ABD – Almanya – İngiltere ortak yapımı çekilen filmin senaryosunu Wes Anderson, Hugo Guinness ile birlikte yazdığı hikâyeden kendisi oluşturmuş ve kapanış jeneriğinde de belirtildiği üzere yazar Stefan Zweig’ın eserlerinden ve yazarın kendisinden ilham almış bu çalışmasında. Ünlüler geçidi olarak niteleyebileceğimiz bir kadrosu olan film komediyi ve macerayı ustaca harmanlaması, Anderson’ın müthiş kelimesi ile ifade edilebilecek yönetmenlik becerisi, oyuncularının keyif veren performansları, görüntü ve müziğinin ulaştığı üst düzey ve sadece görkemi ile değil, işlevselliği ve hikâyeyi akıllıca desteklemesi ile de başarılı olan mekan, kostüm ve makyaj çalışması ile kesinlikle görülmesi gerekli bir film.

“Avrupa’nın en doğusundaki (hayalî) Zubrowska Cumhuriyeti”nde geçen hikâye üç farklı dönemde yaşanıyor. 1985 yılında başlayan hikâyede bir yazar, 1968 yılında artık parlak günlerini geride bırakmış görünen bir otele yaptığı seyahatte dinlediği bir hikâyeyi anlatmaya başlıyor ve filmin büyük kısmının yaşandığı 1938 yılında yaşanan olaylara tanık oluyoruz. Filme adını veren otelin en görkemli yıllarında geçiyor hikâye ve Wes Anderson’un gişe geliri en parlak filmi olmasının da gösterdiği gibi, kitlelerin de hoşuna gidecek bir olay örgüsünü dinamik, sevimli ve kesinlikle eğlendirici bir biçim ve içerik ile getiriyor karşımıza. Yönetmenin önceki filmlerindeki üslubunu tekrarladığı ama bu kez geniş kitleleri peşinden rahatça sürükleyebileceği bir sonuç elde ettiği filmin başarısı pek çok farklı öğede gizli. İrili ufaklı rollerdeki onca parlak oyuncu ve onların Anderson’un her zamanki tuhaf karakterlerinin biraz yumuşatılmış, dolayısı ile sıradan sinema seyircisi için daha rahat kabul edilebilir halleri olan rollerini keyifle oynamaları bu öğelerden biri şüphesiz. Dokuz dalda aday olduğu ve bunların dördünü ödüle dönüştürdüğü Oscar’daki adaylıklarının hiçbiri oyunculuk dalında olmasa da, başta Ralph Fiennes olmak üzere tüm oyuncular kelimenin tam anlamı ile eğleniyor ve eğlendiriyorlar. Hikâyenin en absürt anları da dahil olmak üzere, en sıradan (ve “normal” olandan uzaklaşmaya tahammülü olmayan) seyirciyi bile filmin avucunun içinde tutabilmesinde onların payı çok büyük kesinlikle.

Senaryonun komediden drama ve maceraya uzanan içeriğinin etkileyiciliği filmin başarısındaki bir başka önemli etken. Pek çok kişinin işaret ettiği gibi Agatha Christie esintileri de var filmin, ironisi ve uçarılığı ile öne çıkan komedisi de ve bu komedi fizikselden durum komedisine kadar pek çok farklı türde geziniyor üstelik. Anderson’un senaryosu birden fazla temayı (kendini temize çıkarma, yazarlık, savaş, miras kavgası, cezaevinde yaşam ve oradan kaçma vs.) ustalıkla bir hikâyenin birbiri ile çatışmayı bir yana bırakın, aksine birbirini besleyen parçaları yapmayı başarmış ve bu da hikâyeyi zenginleştiriyor kuşkusuz. Eğlenceli ve içi dolu diyaloglarını, bu diyaloglara veya sessiz anlara eşlik eden tempolu bir kamera kullanımını ve absürt ile normal olanı peş peşe ve hiç de yadırgatıcı olmayan bir şekilde sergileme başarısı gösteren kurgusunu da atlamamak gerekiyor filmin. Oscar kazanan müziği ise bir film müziğinin nasıl olması gerektiği üzerine bir ders adeta: Hikâyenin her bir anını kendisini öne çıkarmadan (ama açıkçası biraz fazlaca kullanılarak) ve adeta filmin karakterlerinden biri gibi hareket ederek besliyor Alexandre Desplat’ın çalışması.

Görsel olarak da bir şölen bu film. Robert D. Yeoman’ın kamerası özellikle çok büyük ve boş mekanlarda karakterlerini ufak objeler olarak gösterdiği anlarda adeta bir geometrik formülle belirliyor görüntünün içeriğini ve filme çekici bir katkıda bulunuyor. Yönetmen Anderson hikâyenin üç farklı zamanını anlatırken üç farklı görüntü boyutunu tercih etmiş: Boy ve en uzunlukları değişiyor görüntünün hikâyenin farklı yıllarında ve bir başka filmde belki de ucuz duracak bu oyun burada filmin eğlencesine katkıda bulunuyor. Ve set tasarımları: Burada hem tasarımın mükemmelliğinden söz etmek gerekiyor hem de Anderson’un adeta bir oyuncak dekor havası verilmiş setleri ustaca kullanımından. Karakterlerini zaman zaman bu oyuncak dekor içinde oyuncaklar gibi hareket ettiriyor Anderson ve bu anlamda filmin görsel uyumunu bir kez daha çok iyi kuruyor. Filmin görsel alandaki başarısı ayrıntılarda da gösteriyor kendisini. Örneğin bir tablonun duvardan sökülmesinin ardından duvarda sallanan çivi halkası ince ama çok önemli bir görsel ayrıntı olarak dikkat çekiyor.

Sessiz film döneminden de esinlenmiş görünen ve bu bağlamda konuşmalı bir sessiz film olarak nitelendirilebilecek olan çalışma pek çok unutulmaz sahne içeriyor. Hapisten kaçma sahnesinin tamamı örneğin, kesinlikle bir klasik olmaya aday. Benzer şekilde, kar üzerindeki kovalamaca ve sonrası, oteldeki çatışma sahnesi vs. kusursuzlukları ile dikkat çekiyorlar. Orijinalliği ile sinemaya taze bir nefes getiren nadir filmlerden biri bu ve tüm o hafif görünen havası içinde adeta kısa bir Avrupa tarihi de veriyor bize ve barbarlıkları göstermekten de çekinmiyor. Fiennes’in Gustave karakterinin ve lobi görevlisi Zero ile arkadaşlığının sinema tarihindeki yerini alacağı kesin olan film, zaman zaman bir parça fazla “dolu” görünse de, kesinlikle görülmesi gerekli bir çalışma.

(“Büyük Budapeşte Oteli”)

The Wizard of Oz – Victor Fleming (1939)

the_WIZARD_OF_OZ“Ev gibisi yok!”

Yakalandığı bir hortumun büyülü bir dünyaya sürüklediği genç bir kızın, evine geri dönebilmek için Oz Büyücüsü’ne yaptığı yolculuğun hikâyesi.

A.B.D’li yazar L.Frank Baum’un ilk kez 1900 yılında yayımlanan “The Wonderful Wizard of Oz” romanından yapılan 1939 tarihli bu uyarlama kelimenin her anlamı ile bir klasik kuşkusuz. Kimileri tarafından -televizyonda sıkça yayınlanmasının da etkisi ile- tüm zamanların en çok seyredilen filmi olarak kabul edilen bu klasik, fantezi müzikal türünde eğlenceli bir çalışma. Filmdeki ilk şarkı olan ve bir ara filmden çıkartılması düşünülen “Over the Rainbow” şarkısı ile de bilinen, başroldeki Judy Garland’ın döktürdüğü, yanında köpeği de olan bir genç kızın beyni olmayan bir korkuluk, kalbi olmayan bir teneke adam ve cesareti olmayan bir aslanla yaptığı yolculuğun bu hikâyesi renkli çekilen ilk çalışmalardan biri olarak kostümleri, setleri vs. ile görkemli bir görünüm sunan ve kuşkusuz en az bir kez mutlaka görülmesi gerekli bir film sinemaseverler için. Premiere dergisi tarafından tüm zamanların en çok abartılan yirmi filminden biri olarak seçilen bu çalışmanın sinema tarihindeki yerini bilmeyen biri tarafından bugün rahatlıkla “sadece eğlenceli bir müzikal” olarak tanımlanabilecek olmasının mümkün olduğunu da söylemek gerekiyor. Masal atmosferi ve basit hikâyesi nedeni ile içerik açısından çok da önemli olmayan -hatta seyircisine evden ayrılmamayı öğütleyen, bizi mutlu edecek şeylerin zaten evimizde veya hemen etrafında olduğunu söyleyen mesajı ile rahatsız edici de olan- film yine de kesinlikle görülmeyi hak ediyor.

Bu derece çok seyredilmiş ve bugün kült olarak kabul edilen bir film için zaman içinde pek çok efsane de yaratılmış doğal olarak. Örneğin LGBT’liler filmin “eşcinsel mesajları”nı “keşfedip” duruyorlar hâlâ ve filmin hikâyesi ve karakterleri sanatın sinema ve müzik başta olmak üzere pek çok alanında referans gösteriliyor sürekli olarak. Filmle ilgili ilginç olaylardan biri Pink Floyd’un “Dark Side of the Moon” albümü ile ilgili: Filmden otuz dört yıl sonra kaydedilen bu albüm filmin belli bir anında (MGM’nin filmlerinin girişinde gördüğümüz ünlü aslanın üçüncü kez kükrediği an!) başlatıldığında ortaya gerçekten izahı çok güç çakışmalar çıkıyor ve şarkıların isimleri ve sözleri ile filmde o andaki görüntü nerede ise örtüşüyor. Pink Floyd’dan David Gilmour bunu tamamen saçma bularak reddetmiş olsa da filmin fanlarının ne kadar ileri gidebildiğini göstermesi açısından önemli bir örnek bu.

Jeneriğinde sadece Victor Fleming’in adı yer alsa da beş ayrı yönetmenin elinden geçmiş film. Çekimler Richard Thorpe ile başlamış ama yapımcılar onun çalışmasını yetersiz bulunca (çektiği sahnelerin hiçbiri filmde kullanılmamış), yerini geçici olarak George Cukor almış. Cukor hiç çekim yapmamış ama genç kızı oynayan Judy Garland’ın ve korkuluğu oynayan Ray Bolger’ın makyaj ve görünümlerini belirlemiş ki bu da ciddi bir katkı filmi seyredenlerin kolayca kabul edeceği gibi. Daha sonra Fleming devralmış görevi ve filmin çok büyük bir kısmının çekimlerini gerçekleştirmiş. Çekimler uzayınca Fleming başka bir filmdeki (“Gone with the Wind – Rüzgâr Gibi Geçti) görevi nedeni ile ayrılımış ve yerini alan King Vidor siyah-beyaz (daha doğrusu sepya) bölümleri çekmiş ki içinde “Over the Rainbow” şarkısının seslendirildiği sahne de var. Son olarak, filmin yapımcısı Mervyn Leroy kimi kısa sahnelerin çekimini gerçekleştirmiş. Hollywood’un klasik döneminin beş usta isminin böylece bir şekilde bulaştığı filmin tüm çekimleri stüdyoda gerçekleştirilmiş ve ortaya görkemli set tasarımları, dekorları, makyajları ve kostümleri ile hayli renkli (her iki anlamda) bir çalışma çıkmış. Tüm canlı renkleri ile cıvıl cıvıl bir film bu ve görüntü yönetmeni Harold Rosson’un çalışması filmin bugün de ilgi ile seyredilebilmesinin en büyük nedenlerinden biri olmuş.

Dönemin teknik imkânları düşünüldüğünde, filmin görüntü efektleri açısından da hayli parlak bir sonuca sahip olduğunu söylemek gerekiyor; günümüz seyircisi için “ilkel” görünecek olsa da başta hortum sahnesi olmak üzere tüm sahnelerde ciddi ve başarıya ulaşmış bir emeğin izlerini görüyorsunuz. Hayli kalabalık bir figüran kadrosunun yer aldığı film sadece renkli müzikal sahnelerde değil, hikâyenin başka pek çok anında da bu kalabalık kadroyu usta bir koreografi içinde kullanıyor ve seyircisini eğlendiriyor kesinlikle. Eğlendirirken anlattığı hikâyesi ise “çocuklar” için bir masal ve doğal olarak mesajı da var bu masalın. Hem masalın kendisi hem de mesajı ise fazlası ile naif ve hatta tartışmalı aslında. “Evden uzaklaşmamayı” (bir anlamda kurulu düzeni/sistemi sorgulamamayı) öneriyor hikâye. Genç kızın evden kaçma nedenini düşününce (köpeğine ve dolayısı ile kendisine yapılan haksızlık söz konusu ve hikâye bu haksızlığa daha sonra hiç değinmiyor ve finalde mesajlarını verirken köpek ne olacak sorusunu açıkta bırakıyor), bu evden uzaklaşmama çağrısının bir boyun eğme önerisi içerdiği çok açık. Beyin, kalp ve cesaret için verilen mesajlar da bir masalın naifliğinden öteye geçmiyor sonuç olarak.

“Over the Rainbow” dışında, “Follow the Yellow Brick Road” ve “We’re Off to See the Wizard” gibi başka bilinen şarkıları da olan film hem çocukları hem büyükleri eğlendirebilmiş bir çalışma ve bu başarıya ulaşmasını sağlayan formülün daha sonra Disney’in pek çok filminde “kopyalandığını” düşününce, neden bir klasik olduğunu daha kolay anlayabiliyoruz. Günümüz sinemasının bilgisayar marifeti ile oluşturulmuş efektlerle üzerimize saldırmanın aracı yapacağı bir hikâyeyi zarif ve sıcak bir dil ile anlatan filmin başarısında oyuncularının samimiyetinin de ciddi bir payı var. Garland ve tüm diğer oyuncular (elbette, sırası ile Korkuluk, Teneke Adam ve Aslan’ı canlandıran Ray Bolger, Jack Haley ve Bert Lahr başta olmak üzere) göründükleri her sahnede kendilerinin de keyif aldıklarını hissettiriyorlar seyirciye. Onları keyfini seyirciye de bulaştıran film, evet, görülmeli kesinlikle. Hem çocuklar hem büyükler tarafından üstelik.

(“Oz Büyücüsü”)

The Book Thief – Brian Percival (2013)

the-book-thief“İşimi yaparken insanların hem en iyi hem en kötü yanlarına tanık oluyorum. Çirkinliklerini görüyorum ve güzelliklerini. Ve ikisinin nasıl aynı anda var olabildiğine hayret ediyorum”

İkinci Dünya Savaşı sırasında, kendisini evlat edinen bir ailenin yanında Almanya’da yaşayan bir genç kızın “ödünç aldığı” kitaplar üzerinden hayata tutunmasının hikâyesi.

Avustralyalı yazar Markus Zusak’ın aylarca New York Times’ın “Çok Satanlar” listesinde kalan aynı adlı kitabından sinemaya aktarılan, senaryosunu Michael Petroni’nin yazdığı ve yönetmenliğini Brian Percival’ın üstlendiği bir ABD – Almanya ortak yapımı. Kitabın popülerliğine ulaşamasa da gişede iyi gelir yapan bu film, Naziler, Yahudiler, savaş, fedekârlık, dayanışma, sevgi ve sanatın (burada edebiyatın) gücü üzerine daha önce tanığı olduğumuz şeyleri söyleyen, eli yüzü düzgün, Emily Watson’un oyunu ile -her zamanki gibi- göz doldurduğu ve popüler/ticarî sinemanın kalıplarında ilerleyen bir çalışma. Sık sık bir televizyon filminin “normalliği” içinde hareket eden film seyircisini hiç şaşırtmaması nedeni ile pek de kalıcı olamıyor. Yine de, azrailin/ölümün zaman zaman anlatıcı rolünü üstlendiği bu çalışma, rahatça seyredilmesi, kötülüğün karşısına iyiyi koyması ve umudu ayakta tutması ile ilgi çekebilir.

Çalışması ile Oscar’a aday olan John Williams’ın müziği (ki güçlü ve hikâyeye uyan bir müzik bu ama Williams’ın o klasik Hollywood formüllerini tıpatıp uyguladığını da söylemek gerekiyor) ve Florian Ballhaus’un özellikle karakterleri ve objeleri beyaz zemin (kar, bulutlar, buharlı trenin dumanı vs.) ile birlikte görüntülediği sahnelerde hayli ciddi bir çekicilik kazanan çalışması filmin profesyonel standartlarının yüksekliğinin kanıtı ve Brian Percival’ın güvenli ve dolayısı ile bilindik sulardan hiç ayrılmayan ve yönetmenin televizyonda yoğunlaşan kariyerinin izlerini taşıyan çalışması da hemen hiç risk içermiyor. Romanın “genç yetişkinler” için olan havasını sinemaya taşımayı başaran filmin bu bağlamda başarılı olduğu söylenebilir ama film hemen hiçbir anında özel bir yaratıcılık veya sinema dili açısından bir çekicilik oluşturamıyor. Karakterler tam da beklendiği gibi hareket ediyor ve konuşuyor, olaylar tahmin edileceği gibi gelişiyor vs. Öyle ki ölümün anlatıcı rolünü üstlenmesi bile özel bir heyecan yaratamıyor çoğunlukla. Filmin dil sorunu ise altyazı okuma özürlü ABD seyircisinin de, onun için film üreten ABD sinemasının da hiç değişmeyeceğinin yeni bir örneği olarak çıkıyor karşımıza ve çok rahatsız ediyor gerçekten. Almanya’da geçen ve tüm karakterlerin Alman olduğu filmde herkesin İngilizce konuşması artık alıştığımız bir durum ama bazılarının Alman aksanı ile (ana dili İngilizce olan oyuncuların Alman karakterleri canlandırdıkları için Alman aksanı ile konuşmaları üzerinde yorum yapmaya bile gerek olmayan bir saçmalık kuşkusuz) İngilizce konuşması, İngilizce konuşan karakterlerin “and” yerine özellikle “und” demesi veya benzer bir saçmalık ile, İngilizce bir cümlenin içinde -hayır demek için- “nein” kelimesini kullanmaları ya da marşların Almanca okunması gibi saçmalıkların savunulacak bir yanı yok elbette.

Kristal Gece’den kitap yakma törenine (ne kadar tanıdık olursa olsun, kesinlikle etkileyici oluyor içeriği nedeni ile) ve yakalarında sarı yıldızlarla yürüyen Yahudi kâfilesine görmeyi beklediğiniz her şeye yer veren senaryonun filmin adının aksine kitabı yeterince vurgulamadığını da söylemek gerekiyor. Kitap çalma/okuma/paylaşma sahnelerine rağmen bir obje ve sanatın sunum aracı olarak kitap ve hikâye anlatma yeterince kendisini gösteremiyor hikâyede. Sığınaktaki hikâye anlatma sahnesi örneğin, fazlası ile zorlama görünüyor ve beklenen duygusal etkileyiciliği yaratamıyor ki bunda yönetmenin mizanseninin ciddi payı var. Oysa H.G.Wells’in filmde de okunan, “The Invisible Man – Görünmez Adam” kitabının baş karakeri ile özdeşleştirilen bir karakteri var filmin ve hayli güçlü bir hikâyenin kaynağı olabilirmiş bu durum ama nerede ise öylesine dile getiriliyor bu, film tarafından. Yeterince başarı ile oluşturulamamış olsa da, genç kızın evlerinin bodrumunda sakladıkları genç Yahudi adama göremediği ve hissedemediği havanın durumunu tasvir etmesi ise kelimelerin gücünü göstermesi açısından önemli bir sahne olarak dikkat çekiyor.

Sophie Nélisse, Geoffrey Rush, Ben Schnetzer ve Nico Liersch’in idare eder bir oyun sergilediği filmin oyunculuk açısından öne çıkan ismi Emily Watson kesinlikle. Bir parça klişe çizilmiş olsa da, “aslında iyi kalpli olan huysuz” kadın rolüne filmin diğer unsurlarında göremediğimiz bir farklılık katıyor ve varlığı ile filmi renklendiriyor kesinlikle. Watson’un varlığı dışında, en trajik koşullar altında bile umudu ve dayanışmayı koruyan insanları yüceltmesi ve kötülüğün karşısında her zaman iyiliğin ve onu sunma aracı olarak sanatın bulunacağını hatırlatması da filmi çekici kılabilir. Özetle, çok önemli olmayan, seyredilip unutulacak türden ama profesyonelliğine lâf söylenemeyecek bir çalışma.

(“Kitap Hırsızı”)