See No Evil – Richard Fleischer (1971)

“Endişe edecek bir şey yok. Zaten yalnız da olmayacağım, bahçıvan buralarda bir yerde olacak”

Geçirdiği bir kazadan sonra kör olan bir genç kadının, bir süre yaşamak için geldiği ve akrabalarına ait olan bir malikânede yaşanan korkunç cinayetlerin failinden kurtulmaya çalışmasının hikâyesi.

Senaryosunu Brian Clemens’in yazdığı, Richard Fleischer’ın yönettiği bir Birleşik Krallık ve ABD ortak yapımı. İngiltere’de “Blind Terror” adı ile gösterime giren yapıt, ABD’de ise “See No Evil” ismi ile vizyona çıkmış ve bugün de genellikle bu ikinci adla bilinen bir çalışma. Başroldeki Mia Farrow’un performansı ile övgü aldığı ve psikolojik gerilim türünde değerlendirilebilecek olan film için Fleischer, “eğlencelik” ifadesini kullanmış ve amacını da “seyirciyi korkudan öldürmek” olarak belirtmişti. ABD’de beklenen gişe gelirini elde edememesinde senaryodaki bazı inandırıcılık problemlerinin ve kaçış öyküsünün uzatılmış görünmesinin payı varmış gibi görünen film, yine de eski usul gerilim/korku yapıtlarından hoşlananların sevebileceği, başta zum kullanımı olmak üzere 1970’lerin havasını taşıyan ve “ucuz” ama eğlenceli bir çalışma. Katilin kimliğini uzun süre gizli tutması üzerinden yaratılan merak duygusu da ek bir seyir keyfi katabilir meraklısına.

Sarah (Mia Farrow) atı ile birlikte geçirdiği bir kazada gözlerini kaybeden bir genç kadın ve öykünün başında teyzesi, eniştesi ve kuzeninin onu tren istasyonundan alıp kırsal bölgedeki malikânelerine getirir. Hastanedeki günlerinden sonra bir süre orada kalmayı planlayan Sarah’ın kendisine ilgisi hiç azalmamış görünen erkek arkadaşı Steve (Norman Eshley) ile bir at gezintisi için dışarıda olduğu bir sırada eve giren bir adam ortalığı kan gölüne çevirir. Malikâneye dönen Sarah görme yetisini kaybetmiş olması yüzünden, evde yaşanan katliamı çok geç fark edecek ve katil şimdi de onu hedefleyecektir.

Mia Farrow’un rolüne hazırlanırken körler için kurulmuş bir hastanede bir süre gözlem yaptığı film, son anlarına kadar katilin kimliğini seyirciye belli etmiyor ve onun sadece bacaklarını ve ayaklarındaki yıldızlı çizmeleri görüyoruz. Açılışta bir sinema salonundan çıkıyor bu çizmeler ve gösterilen yapıtlar X ratingli iki filmdir: “The Convent Murders” (Manastır Cinayetleri) ve “Rapist Cult” (Tecavüz Tarikatı). Gerçekte olmayan bu filmlerin isimlerinin şiddet ve seks içeriği öykünün kötü adamı için ilk fikri veriyor bize ve hemen ardından gelen birkaç görüntü de benzer bir doğrudanlıkla bu fikri pekiştiriyor: Bir oyuncakçının vitrinindeki oyuncak silahlar, bir gazete manşetindeki “Machine Guns Blaze in Jail Riot Battle” (Cezaevindeki İsyanda Makineli Tüfekler Ateş Saçtı) başlığı, bir mağazanın vitrinindeki televizyon ekranlarındaki cinayet ve çığlık atan kadın görüntüleri ve kötü adamın çalan jenerik müziğine yürürken parmaklarını şıklatarak eşlik etmesi (“West Side Story”nin (Batı Yakasının Hikâyesi, Robert Wise ve Jerome Robbins, 1961) gerilimli açılış sahnesine bir gönderme olduğunu düşünebiliriz bunun). Bir parça “kaba” görülebilir bu açılış ama film öykü boyunca hemen hep bu sularda kalarak bilinçli bir seçim yapıyor ve seyircisini böyle eğlendirmeyi seçiyor. İlk kez bu sahnede duyduğumuz Elmer Bernstein müziği başarılı ama örneğin istasyondan Sarah’ı alan ailenin arabasının malikânenin bahçesine girişi sırasındaki bölümde olduğu gibi, zaman zaman gereksiz bir epik havaya da sahip. Bir başka ifade ile söylersek, müzik öyküyü aşan bir dramatik tona bürünüyor bu ve benzeri sahnelerde. Aslında filmin müziklerini önce o tarihlerde Mia Farrow ile evli olan André Previn hazırlamış ama yapımcı Leslie Linder sevmemiş bu çalışmayı ve David Whitaker’dan yenisini hazırlamasını istemiş. O da beğenilmeyince, Hollywood’un tecrübeli ve on dört kez aday gösterildiği Oscar’ı 1968’de “Thoroughly Modern Millie” (Tatlı Kızın Aşkı”) ile kazanan Bersntein’a emanet edilmiş müzikler.

Kötü adamın yüzünü son sahneye kadar göstermeme kararı klasik bir oyun olmanın ötesinde bir başka anlama daha sahip burada; öykünün kahramanı Sarah’ın gözlerinin görmüyor olmasına bir gönderme bu ve seyircinin kendisini onun yerinde hissedebilmesi amaçlanıyor. Ne var ki bu hedef sık sık havada kalıyor; çünkü Sarah ile katilin doğrudan karşı karşıya kaldığı sahne sayısı, gerilimi de olumsuz olarak etkileyecek şekilde, pek de fazla değil. Bu durumda bu gizleme oyunu temel olarak sadece katilin kimliğini merak etme etrafında dönüyor diyebiliriz. Farklı karakterlerle ilgili yaratılan “o mu? sorusu ise, çok etkileyici olmasa da, iş görüyor. Senaryo katil ile asıl kurbanı yeterince bir araya getirmemesi ve olacakları önceden hissettiren ve bazıları tanıdık gelecek konuşmalar ve gelişmeler barındırması yanında, asıl sorununu uzamış ve üstelik öyküye pek de katkısı olmamış görünen kimi sahneler (dört cesedin ardından gelen ve gerilimi birden sıfırlayan romantik at gezintisi gibi, görsel yanı güçlü ama “yanlış” düşünülmüş sahneler) ve Sarah’ın kaçışı bölümlerinin gereksiz unsurlarla odağını yitirmesi üzerinden yaşıyor. Bu bölümleri kurtaran ise asıl olarak Mia Farrow’un oyunculuk performansı ve, Richard Fleischer’ın ve görüntü yönetmeni Gerry Fisher’ın hareketli bir kamera ile yakaladıkları görüntüler oluyor. Bu görüntüler pek çok sahnenin tedirgin ve tekinsiz havasını hissetmemizi sağlıyor ve gerilimi bize de geçiriyor.

Sarah’ın, etrafındaki cesetlerin farkında olmadan evin içinde gezindiği sahne gibi etkileyici anları olan film kahramanının körlüğünü de bazı iyi düşünülmüş sahnelerde akıllıca kullanıyor. Örneğin Sarah’ın cesetleri birer birer keşfettiği sahne, onun göremediği ama anladığı bir katliamın neden olduğu dehşet duygusunu daha da artırıyor. Benzer şekilde, sapık bir katilden kaçan kurbanın bir ormanda kaybolduğu ve nerede olduğunu bilemediği sahne de hayli başarılı filmin hedefleri açısından. Tüm bu bölümler, Farrow’un ilgili sahnelerin doğası gereği fiziksel bir boyutu da olan oyunculuğu ile ek bir çekiciliğe de sahipler. Bunun yanında, senaryonun başta malikânenin bahçıvanının ölümü ve kadına verdiği bilgiler olmak üzere inandırıcılığa uzak düşen ve zorlama tesadüfler de içeren epey örnek içerdiğini de söylemek gerekiyor. Çingenelere karşı olan önyargı açısından durduğu nokta, tahmin edilebilir olsa da doğru olan öykü bu açıdan modern ama “prens prensesi kurtarır”ı iki kez karşımıza getirmesi ile de bir parça eskimiş bir tutum takınmış.

Gerilimi belki biraz mekanik ve basit, zaman zaman da gerçekçilik problemleri var ama Farrow’un öykü başlar başlamaz, karakteri için sempati uyandırmayı başaran ve maruz kaldığı kötülüğü yanıttan başarılı oyunculuğu, başta İngiliz kırsalı olmak üzere mekânların öyküye yakışır biçimde kullanılması ve “ucuz” olmaktan çekinilmeyip, hatta bunun eğlence aracı yapılması ile Fleischer’ın filmi görülmeyi hak eden bir çalışma. “Kör bir kadının karşılaştığı dehşet” hikâyesi izlemek isteyenler, Terence Young’un 1967 tarihli “Wait Until Dark” (Karanlığa Kadar Bekle) adlı filmini tercih edebilirler ve etmeliler de öncelikle ama 1970’lerden gelen bu film de klasik sinema dili ve sunduğu “ucuz eğlence” ile keyifle seyredilebilir.

(“Blind Terror” – “Korkunun İçinde”)

(Visited 17 times, 2 visits today)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir