Aku Wa Sonzai Shinai – Ryûsuke Hamaguchi (2023)

“Benim büyükbabalarım buraya yerleşimci olarak geldiler. Bu bölge savaştan sonra tarıma açıldı, uzun bir geçmişi yoktur. Bir bakıma, hepimiz yabancı sayılırız. Bölgeyi dışarıdan gelenler geliştirdi, öte yandan doğayı da tahrip ettiler. Denge anahtardır. Aşırıya kaçarsanız, dengeyi bozarsınız”

Küçük kızı ile Tokyo yakınlarındaki bir köyde yaşayan bir adamın düzeninin, bölgede su kaynaklarını tehlike sokacak bir kamp alanı inşa etme planı yüzünden bozulmasının hikâyesi.

Ryûsuke Hamaguchi’nin senaryosunu yazdığı ve yönettiği bir Japon filmi. Venedik’te Büyük Jüri Ödülü’nü ve sinema yazarlarının verdiği FIPRESCI ödülünü kazanan film, amatör oyuncuların da yer aldığı bir kadro ile çekilmiş bir ekoloji öyküsü anlatıyor ve ana odağı olan doğanın ve doğal dengenin ruhuna uygun bir belgeselci tavrı ile sinemalaştırıyor bu hikâyeyi. Başlangıçta Japon müzisyen Eiko Ishibashi’nin canlı icra edeceği müziğine eşlik edecek, yarım saatlik bir kısa film için yola çıkmış Hamaguchi ama çekimler ilerledikçe yapıtı bir uzun metrajlı kurgu filme dönüştürmeye karar vermiş. Öyküsü, mizanseni ve oyunculuklarının sayesinde, seyrettiğinizin gerçekliğine sizi inandıran film doğa ile insanın uyumunun önemini ve gerekliliğini zarif ve güçlü bir şekilde hatırlatan bir çalışma. Ishibashi’nin müziklerinin taşıdığı hafif mistik tonların öykü ile çekici bir uyum yakaladığı ve görüntü yönetmeni Yoshio Kitagawa’nın yalın ve zarif çalışmasının önemli bir destek sağladığı yapıt, kapitalizmin doğasındaki daha fazla kâr hedefinin insan ile doğa arasındaki hassas dengeyi durdurulamaz bir şekilde yok ettiğini anlatan önemli bir çalışma.

Ryûsuke Hamaguchi filmi için mekân araştırması yaparken ziyaret ettiği farklı köylerde gerçekleştirmiş çekimleri ve kurgusal bir köy yaratarak, sadece bir haftada yazmış senaryoyu. İşte o senaryo temel olarak, eşinin ölümünden sonra küçük kızı Hana (Ryo Nishikawa) ile birlikte köyünde sakin ve doğanın ritmi ile uyumlu bir yaşam süren Takumi’nin (Hitoshi Omika) etrafında dönüyor. Onun ve köydekilerin sakin ve huzurlu yaşamları bölgede inşa edilecek bir glamping (İngilizce “glamorous” (göz alıcı) ve “camping” (kampçılık) kelimeleri bir araya getirilerek oluşturulan bir sözcük) alanı nedeni ile tehlikeye girmek üzeredir; çünkü yörenin doğası kadar, eşsiz tadı ile bilinen su kaynağı da zarar görecektir bu kamp alanından. Tokyo’dan halkı bilgilendirmek için gelen 2 şirket görevlisinin (Ryûji Kosaka ve Ayaka Shibutani) ziyareti halkın itirazlarını daha da artıracak ve bu iki görevlinin kendilerini sorgulamalarına da yol açacaktır.

Açılış jeneriğinde filmin adı küçük bir oyunla gösteriliyor; ilk çıkan sözcükler “Kötülük Diye Bir Şey Var” anlamına gelirken, yeni sözcükler eklenerek ifade tamamlandığında “Kötülük Diye Bir Şey Yok” adını görüyoruz. Filmin -açıkçası bir parça kafa karıştırıcı olan- finalini de düşünerek baktığımızda, kötülüğün varlığı ve açılıştaki uzun kaydırmayı düşünürsek, kaynağı üzerinde bir sorgulama öyküsü izleyeceğimizi ima eden bir oyun bu. Kurguyu yaparken karar vermiş bu jeneriğe yönetmen ve hem onun hem müzikleri imzalayan Eiko Ishibashi’nin ortak ilgileri olan Godard’ın filmlerini hatırlatıyor. Ishibashi’nin pek çok ödül kazanan müziğinin dramatik, büyülü, mistik tonları ve bir film müziğinin nasıl olması gerektiğini kanıtlayan atmosferi ile eşlik ettiği açılış sahnesinde Hamaguchi çok uzun bir kaydırma ile, bir ormanın alttan çekilen ağaçlarını gösteriyor bize. Bu ilk sahne bir yandan öykünün ana mekânının ve odağının doğa olduğunu söylerken bize, yönetmenin daha sonra da sık sık kullanacağı uzun, sessiz ve yalın tek planların da ilki oluyor. Hiç acele etmiyor Hamaguchi öyküsünü anlatırken; dürüst bir belgeselci tavrını hep koruyarak, tanık olduklarını hiç müdahale etmeden, süslemeye veya olduğundan farklı göstermeye çalışmadan anlatıyor hikâyeyi. Küçük kızın orman içindeki yalnız yürüyüşleri, babanın odun kesmesi, su kaynağından büyükçe bir kepçe ile bidonlara doldurulan suyun taşınması veya kamp alanı ile ilgili bilgilendirme toplantısını örneğin, bir belgesel sadeliği ve titizliği ile görüntülüyor. Bir aksiyonun peşine düşmüyor yönetmen ve bununla çok da doğru görünen bir seçim yapıyor; çünkü asıl olarak doğanın ve onun içsel dengesinin ve sahiciliğinin öyküsü seyrettiğimiz. O doğa ile gerçek bir denge kurarak ve uyum içinde yaşayan insanların hayatlarına, sermayenin ve onun hep daha fazla kazanmak isteyen karakterinin saldırına alçak gönüllü bir eleştiri bu ve bu eleştiriden sadece o sermayenin sahipleri ve temsilcileri değil, o kamp alanını kısa süreli keyifleri için kullanacak şehirliler de alıyorlar paylarını. Bu son eleştiri epey önemli; çünkü film doğanın parçası olarak ve ona saygı göstererek yaşayanlarla, onu “sömürenler”i karşı konumlara yerleştiriyor. Tüm bu eleştiriler, söylemler ve diğerlerinden yüksek bir sesi olan bir manifesto yazmaya soyunulmaması da kesinlikle doğru bir seçim olmuş.

Hareket halindeki bir karakteri takip eden kameranın onunla arasına giren bir objeyi umursamadan görüntülemeye devam etmesi gibi örneklerin belgesel gerçekçiliğini desteklediği film, bir hayvandan düşen tüyün bile değerlendirilebildiği bir dünyaya tüm yok edici saldırganlığı ile giren sermayenin girişimcilik, optimizasyon gibi süslü ifadelerle ve kalkınma, istihdam gibi vaatlerle yerel halkı ikna etme oyunlarını sade ve etkileyici bir öykü ile anlatıyor. Bizde benzerlerini ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) için gerçekleştirilen, halka açık bilgilendirme toplantılarında gördüğümüz organizasyonu uzun uzun gösteriyor film ve bu tür toplantılardaki ikiyüzlülüğü de çarpıcı bir şekilde anlatıyor. Bu öyküde kamp alanını inşa edecek olan şirketin patronu, halkın tepkisinden etkilenen çalışanlarına şöyle diyor örneğin: “Gittiğiniz toplantının iki amacı vardı: İlki yetkililere yerel halkla iletişimde olduğumuzu göstermek, ikincisi ise yerel halka tepkilerini gösterme şansı vermek”.

Müziğin birkaç kez, rahatsızlık hissi yaratacak şekilde -sahne bittiği için- kesilmesi gibi küçük bir sıkıntının dışında, asıl olarak filmin finali üzerinde durmak gerekiyor. Seyrettiğimizin ne kadarı gerçek ne kadarı değil, tam olarak ne oluyor ve gördüklerimizi nasıl anlamlandırmak gerekiyor sorularının cevabı yok ve bu cevapların seyirciye bırakıldığını düşünmek de bu rahatsızlığı gidermiyor. Gerçekçi bir tavrı finaline kadar koruyan bir filme elbette mistik bir boyut eklenebilir sonradan ama bunu sahici kılacak doğallık görsel olarak mevcut olsa da, aynısını içerik ve bütünsellik açısından söylemek kolay değil burada. Yine de karakterlerini iyi ve kötü olarak sınıflamak kolaycılığına sapmayan (şirket adına halkla toplantı yapan iki kişinin, öykü ile ilgisi olmayan kişisel konulardaki sohbetini uzun süre boyunca göstermesi veya köylülerin de o bölgeye savaş sonrasında yerleştirilmeleri ve bunun da elbette doğaya zarar vermiş olması bunun örnekleri) “kötülük diye bir şey var”sa bunun herkesin içinde ve her yerde (hatta doğanın kendisinde bile) olabileceği şeklinde yorumlayabiliriz bu finali. Belki de Ryûsuke Hamaguchi ekolojik bağlamda baktığımızda, bazı soruların cevaplanmasının güç, hatta imkânsız olduğunu düşünüyordur ama bu da yapıta gerçekçi de olsa karamsar bir atmosfer katıyor.

(“Evil Does Not Exist” – “Kötülük Diye Bir Şey Yok”)

(Visited 17 times, 1 visits today)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir