Çin Hikâyeleri – Wolfram Eberhard

On yedi ve on dokuzuncu yüzyıllara ait on altı Çin hikâyesinin yer aldığı bir derleme. Nazilere katılması için yapılan baskı nedeni ile Almanya’yı terk etmek zorunda kalan, 1937 ile 1948 arasında Türkiye’de yaşayan ve Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde ders veren Alman sinolog ve etnolog Wolfram Eberhard’ın derleyip Almancaya, Hayrünnisa Boratav’ın da Almancadan Türkçeye çevirdiği kitap Doğu edebiyatının dilimize çok fazla tercüme edilmeyen örneklerinden biri olması ile ilgiyi hak eden bir eser. Eberhard’ın Çin edebiyatı ve hikâyelerinin yanında, derlemedeki eserlerle ilgili de doyurucu bir sunuş yazısının yer aldığı kitaptaki hikâyeler Çin’e özgü temaları ve masala yakın duran ve uzun bir romanın özeti olarak nitelendirilebilecek geniş kapsamları ile farklı bir okuma tecrübesi sunuyor okuyucuya.

Sinolog olarak hak edilmiş bir ünü olan Eberhard’ın kendisinin derlediği ve çevirdiği hikâyelerden oluşan kitap için hazırladığı sunuş yazısı oldukça kapsamlı. İlk kez 1944’te basılan kitaptaki bu giriş yazısını dört bölüme (“Çin edebiyatında hikâyenin yeri”, “Hikâyenin tarihî gelişmesi”, “Hikâyelerin temleri”, “Bu kitaptaki hikâyeler hakkında bazı notlar”) ayırmış Eberhard ve destan, hikâye ve roman gibi farklı türler üzerinden hem Çin edebiyatını hem de bu edebiyatın Batı’dakinden ne tür farklılıkları olduğunu ele almış. Klasik bir tanıtımdan çok daha zengin olan ve bir makale tadı taşıyan bu incelemede Çin kültüründe neden destan olmadığı, hikâyenin halk diline yakın bir dille yazılan romana göre daha üst bir tabakaya hitap etmesi ve farklı külliyatlar üzerinden derlenen bilgilerle hikâyelerdeki karakterlerin sosyolojik sınıfları gibi farklı ve ilginç alanlarda bilgi veriliyor okuyucuya. 1944 tarihi itibarıyla kitaptaki hikâyelerden ilki dışındaki hiçbirinin herhangi bir Avrupa diline çevrilmemiş olması da Eberhard’ın çalışmasının önemini kanıtlayan bir diğer unsuru eserin ve Nazi döneminde Türkiye’ye gelen bilim adamı ve sanatçıların ülkemize katkılarını ve onları buraya davet edenlerin aydınlanmacı bakışlarını hatırlamak için de bir araç bu derleme.

Hemen tümünde aşk ve doğaüstü ögeler bulunan hikâyeler çok geniş bir zaman aralığına yayılan ve her birinde bir romanda karşılaşacağımız kadar farklı olayları anlatıyor okuyucuya. Öyle ki bir romanın uzun bir özeti olarak da okunabilir bu hikâyeler. Eberhard’a göre 1917 – 1918’de yerini “Yeni Hikâye”ye bırakan bu eski tarz hikâyenin örnekleri bir kültürü ve onu oluşturan unsurları tanımak, bazılarının sonunda yazarın okuyucuya söyledikleri üzerinden ders çıkarmak, masalsı bir atmosferde geçen olaylar üzerinden Çin’i anlamak ve -temelde tüm dünya edebiyatında da olduğu gibi- insanların hep bir şeyleri aradığı ve bulmanın mutluluğunu (ya da bulamamanın mutsuzluğunu) yaşadığını bir kez daha hatırlamak için keyifle okunabilir.

The Hateful Eight – Quentin Tarantino (2015)

“Önünde sonunda ikisi arasındaki gerçek fark nedir? Gerçek fark cellat olarak benim. Benim için, ne yaptığının bir önemi yok. Seni astığımda, ölümünden özellikle tatmin olmayacağım, benim işim bu! Seni Red Rock’ta asar, bir sonraki kasabaya gider ve orada bir başkasını asarım. Boynunu kıracak kolu indiren adam tarafsız bir adam olacak ve bu tarafsızlık adaletin asıl özüdür. Tarafsızlık olmadan yerine getirilen adalet gerçek bir adalet olmama riskini taşır her zaman”

Kar fırtınasının olduğu bir günde tutsağını ödülünü alacağı kasabaya götürmeye çalışan bir adam, yolda karşılaştıkları ve sığındığı bir dükkandakilerin karıştığı bir hikâye.

Quentin Tarantino’nun yazdığı ve yönettiği bir ABD yapımı. Yönetmeninin televizyonda yayınlanan uzun soluklu üç western dizisinden (“Bonanza”, “The Virginian” ve “The High Chaparral”) esinlendiğini belirttiği filmde tüm hikâye bir günden daha kısa bir süre içinde geçiyor ve sakin ilerleyen ilk yarısından sonra ikinci bölümde tam bir kan gölüne dönüşüyor. Büyük bir kısmı kapalı ve tek bir mekânda geçen filmde Tarantino yine epik bir hava yaratmaya soyunuyor ve mekân kısıtına rağmen kısmen başarıyor da bunu ama ABD’nin tarihsel ve bugününe de yansımış olan problemlerini temelde bir küçük hikaye olarak nitelendirebileceğimiz bir senaryoya yedirmesi ve şiddet ve sertlik konusunda kendisini tamamen serbest bırakmış görüntüsü bu başarıyı zedeliyor. “Gerçek ne?” havasında ve bir Agatha Christie romanını çağrıştıran atmosferi yeterince güçlüyken, hikâyeye gereksiz bir görkem katma çabasının yarattığı sıkıntıları olan film, Tarantino’nun hikâye anlatma becerisi ve Robert Richardson’ın görüntü yönetmenliğinin büyük katkısı ile daha da parlayan görselliği üzerinden ilgiyi hak eden bir çalışma ve her Tarantino eseri gibi beklentileri bakımından farklı olan olan her tür seyirciyi kendisine çekecek bir çalışma.

Tarantino görkemi, büyüklüğü, dışavurumcu bir tavrı ve kendisini hissettirmeyi seven bir yönetmen. Filmin tek bir yerinde ve gerekliliği tartışılır bir şekilde anlatıcı ses rolünü kendisinin üstlenmesinden çok daha önemli izleri var bu filmde de onun tarzının. 3 dakikadan fazla süren tek çekimli açılış sahnesi, karakterlerine -yakıştığını inkâr edemeyeceğimiz- büyük sözler söyletmesi, görselliği çarpıcı ve bir yönetmen olarak kendi varlığını duyuracak bir biçimde kullanması ve bir çizgi romana yakışacak (kesinlikle olumsuz bir anlamda değil) hikâyeye büyük olgular eklemesi bu film için verilebilecek örneklerden sadece birkaçı. “Bir … filmi” uzun bir süredir pek çok yönetmenin görmeyi sevdiği bir ifade açılışta; burada ise Tarantino bir adım daha ileri gidiyor ve “Tarantino’nun sekizinci filmi” ifadesini görüyoruz açılış jeneriğinde. Her ne kadar 10 farklı ana karakter içerse de (biri sürpriz olduğu, diğeri ise filmin adındaki nefretin parçası olmadığı için herhalde) adında sekiz olan filmin ismine bir gönderme mi bu bilmiyorum ama yönetmenin kişi olarak kendini ortaya koymasının -bilinçli ya da bilinçsiz- örneklerinden birini oluşturuyor.

2020’de hayatını kaybeden ve sinemaya ölümsüz melodiler armağan etmiş olan Ennio Morricone’nin sondan bir önceki sinema filmi olan çalışmada müzisyen bu kez -Tarantino’nun aksine- barok ögelere daha az başvuran, daha modern havalı bir çalışma koymuş ortaya. Oysa Tarantino’nun hikâyesi, Sergio Leone’nin yine Morricone imzalı görkemli müzikleri olan filmlerine, örneğin “Il Buono, Il Brutto, Il Cattivo”ya (İyi, Kötü ve Çirkin) hayli yakın duran bir içeriğe sahip; yine de Morricone’nin seçimi doğru olmuş görünüyor çünkü hem daha az “gürültülü” bir havası olan müzik yine de etkileyici oluyor hem de Tarantino’nun dozunu fazlası ile artırmış olduğu büyüklüğü frenliyor bir parça.

Altı bölümde anlatıyor hikâyeyi Tarantino ve karakterleri peş peşe yerleştiriyor hikâyesine. Her biri bir şekilde en azından bir diğeri ile ilişkili olan (ya geçmişte bir karşılaşmaları olmuş, ya birbirlerinin adlarını duymuşlar ya da şu anda -başta bizim de diğer karakterler gibi bilmediğimiz- bir ilişkileri var) bu karakterler birbirlerine yine “güçlü” sözler söylüyorlar (Örneğin kanun kaçaklarının peşindeki bir ödül avcısından duyduğumuz, “Benim avladıklarım hiç asılmaz çünkü ben onları asla canlı götürmem”). Her biri yalanlar veya gizlenen gerçeklerle örülü oyunlar oynayan karakterlerin gerçeklerini hikâyeye hayli eğlence katan “Başkan Lincoln’un mektubu” örneğinde olduğu gibi bazen söylüyor bize Tarantino ama yeni şerif olduğunu iddia eden adamın bu iddiasının doğru olup olmadığını belirsiz bırakıyor. Tümünün geçmişinde suçlar, yalanlar olan bu insanların hikâyesinin kan dökülmeye başlamadan önce ve hatta bundan sonra da bir süre daha bir Agatha Christie romanı tadını verdiğini de eklemek gerekiyor ki Tarantino’nun dozu kaçmış şiddet gösterisi başlayana kadar filme çok özel bir hava katıyor bu tat. Karakterlerden birinin diğer tümünü tam da bir dedektif Hercule Poirot (aslında daha çok Miss Marple) edası ile karşısına alıp gerçekleri keşfetmeye ve onlara anlatmaya başladığı sahne örneğin bir Christie romanından fırlamış gibi ve tıpkı o eserlerde olduğu gibi seyircinin (okuyucu gibi) gerçeği bilmiyor olması bu sahneye ayrı bir renk katıyor. Burada Tarantino’nun sadece “katil kim” değil, “katil kim olacak” motifine de başvurarak hikâyesine bir özgünlük katması filmin lehine olmuş.

Tarantino tek bir mekanı (posta arabalarının yolu üzerindeki içki servisi de yapılan bir dükkan) ABD’nin sembolü olarak kullanarak ülkesinin tarihindeki çatışmalar ve suçları hikâyesinin ana motiflerinden biri yapıyor. İç savaştan kısa bir süre sonra geçen film kuzey – güney çatışmasından siyah- beyaz çatışmasına, Meksikalılara karşı ırkçılıktan kanun kuvvetleri ile yasadışı olanlar arasındaki savaşa kişisel çekişmeleri de katarak bir nefret hikâyesi anlatıyor. Nefret güçlü bir duygu kuşkusuz ve tümü bu duyguya sahip insanları bir odaya doldurup bir hikâye anlatınca, ortaya doğal olarak sert bir sonuç çıkıyor. Ne var ki bununla yetinmiyor Tarantino ve bizi bir şiddet ve kan gölünün ortasına da bırakıyor ikinci yarıda. Sınır tanımıyor bu konuda yönetmen ve bu sahneleri eğlenceli ve çekici kılmaya da özen gösteriyor hemen her zaman. Örneğin bir “adam asma” sahnesi var ki o ipi çekenlerden birinin Tarantino olduğuna yemin edebilirsiniz rahatlıkla. Herhalde sinema tarihinde bir kadının -suçlu da olsa- gördüğü şiddetin bu derece eğlenceli sergilendiği çok az örnek vardır diyelim son olarak.

Bunca kötü karakterden ortaya doğal olarak karanlık bir hikâye çıkıyor ve Tarantino bize adeta inancımızı yitirmemizi söylüyor eğlencesine rağmen karamsar atmosferli bu filminde. Zengin kadro içinde Jennifer Jason Leigh, Kurt Russell, Channing Tatum ve Samuel L. Jacskon öne çıkarken, tüm oyuncu ekibinin iyi bir takım oyunu sergilediğini rahatlıkla söyleyebileceğimiz filmde sadece Michael Madsen rolüne pek ısınamamış görünüyor. Ülkenin tüm sorunlarının altında sanki sadece ırkçılık varmış gibi düşünen ve bunu empoze eden hikâyesi ile aslında, bu sorun dışında, ABD’nin kirli geçmişi ve bugününü temizleyen bir film bu ve buna karşı da uyanık olmak gerekiyor şüphesiz.

(“Nefret Sekizlisi”)

Üç Maymun – Nuri Bilge Ceylan (2008)

“Biraz önce avukatı da aradım, konuştum. Zaten şoförüm olduğun için şüphelenmezler diyor. En fazla altı ay, taş çatlasın bir sene. Çıktığında hiç olmazsa elinde toplu bir paran olur. Benim şu adaylık durumum olmasa, senden böyle bir şey istemezdim; biliyorsun. Ama şimdi seçim arifesinde bu kaza bir duyulursa, benim siyasî hayatım bu saat biter. Biliyorsun işte. Zaten fırsat kolluyor, ibneler. Maaşın da devam eder, senin oğlan her ay gelir alır. Toplu parayı da çıktığında elden nakit veririm sana. Olur mu? Bankayı falan bulaştırmayalım şimdi, ne olur ne olmaz. Tamam mı?”

Patronunun yaptığı trafik kazasını para karşılığında üstlenen bir şoförün ve ailesinin içine girdikleri tehlikeli oyun nedeni ile yaşadıklarının hikâyesi.

Senaryosunu Ebru Ceylan, Ercan Kesal ve Nuri Bilge Ceylan’ın yazdığı, yönetmenliğini Nuri Bilge Ceylan’ın üstlendiği bir Türkiye, Fransa ve İtalya ortak yapımı. Cannes’da En İyi Yönetmen ödülünü kazanan film üç kişilik bir ailenin ayakta kalmak için içine girdiği oyun üzerinden bireysel ve toplumsal yozlaşmanın hikâyesini anlatıyor ve Gökhan Tiryaki’nin görüntüleri ile görsel açıdan büyülüyor seyirciyi. Ahlâk ve adalet duygusunu yitirmiş bir toplumun çarpıcı bir resmi anlatılan ve özellikle ailenin evindeki sahnelerdeki kıstırılmışlık duygusunu film etkileyici bir şekilde geçiriyor seyirciye. Yolunu kaybeden bir ülkenin profilini çıkaran ama bunu yaparken bireylerin değerlerini kaybetmelerinin arkasındakilere hiç değinmemeyi seçen hikâyesi ve zaman zaman “sanatsal” anların heyecanına gereğinden fazla kapılınmış görünen atmosferi ile eleştiriye açık olsa da, sinemamızın kuşkusuz en kayda değer eserlerinden biri bu.

2007 genel seçimlerinin arifesindeyiz. Karanlık bir orman yolunda araba kullanan ve gözlerini açık tutmakta çok zorlanan bir adamı izliyoruz. Ardından bir kaza olduğunu yerde yatan bir insan bedeninden ve adamın telaşından anlıyoruz. Kazanın faili politikaya atılan ve seçimde aday olan bir iş adamıdır ve gece yarısı buluştuğu şoförüne para karşılığında kendi suçunu üstlenmesini önerir. Aşçılık yapan bir kadınla evli, üniversite sınavlarına hazırlanan bir oğlu olan adam bu teklifi kabul eder ve ardından yaşananlar ailenin üç bireyi için de iş adamı için de beklenmedik sonuçlara neden olacaktır.

Nuri Bilge Ceylan politik uzantıları çok olan ve bu açıdan değerlendirilmeye de çok uygun olan bir hikâyeyi olabildiğince apolitik kalarak anlatıyor yine. Üstelik burada ana karakterlerden biri politik faaliyetleri olan birisi ama müthiş final karesinde ima ettiğinin aksine Ceylan sık sık sadece bu dört karaktere odaklanmış görünmekle yetiniyor ve sinemasının doğrudan politik olandan özenle uzak duran ve “hijyenik” olarak tanımlanabilecek çerçevesi içinde kalıyor çoğunlukla. Bu seçim, tek başına bir eleştiri konusu olmak zorunda değil mutlaka ama sadece bir sonucu (burada yozlaşmayı) güçlü bir şekilde göstermekle yetinerek bu sonuca giden yolla ilgili bir ipucu vermemenin birkaç farklı nedeni olabilir (Bu nedenin çoğunluk tarafından bilindiği ve kabul edildiği varsayımı; ne olduğunun belirsizliği, umursanmaması ya da değinilmekten çekinilmesi…) ki burada hangisinin geçerli olduğu tartışmalı bir parça. Tartışmalı çünkü başlangıç sahnelerinden birinde 2007 seçimlerinin AKP’nin zaferi ile bittiğini gösteriyor bize film ve bu sahne belki hikâyedeki politikacı / iş adamı karakterinin bir sonraki sahnedeki kızgınlığını anlatmak için kullanılıyor ama bir ülkenin geleceğini belirleyen bir gelişmenin kapsamını sadece bununla sınırlı tutmak ve üstelik o adamın hangi taraftan (iktidar, muhalefet?) olduğunu belirtmekten özenle uzak durmak üzerinde durulması gereken bir “tarafsızlık” göstergesi. Partisi kazanıp kendisi kazanamasa bile iktidar partisi üyesi bir iş adamının ranttan yararlanmaya devam edeceğini varsayabiliriz rahatlıkla ki bu da bize kolay olanın seçildiğini ve adamın muhalefetten olduğunu gösteriyor olsa gerek.

Ceylan ilginç bir yöntem seçmiş filmde; pek çok olayın kendisini değil, o olaydan etkilenenlerin tepkisini gösteriyor film ve böylece bir yandan seyircinin merakı sürekli olarak uyandırılırken diğer yandan da film etkiden çok tepkiye ağırlık vererek (ve yukarıda anılan eleştiriye uygun davranarak) karakterlerin maruz kaldıklarına gösterdikleri reaksiyon üzerinden onları anlamamamızı sağlıyor ki bu reaksiyonlar -temel olarak kendini kurtarmak, savunmak ve direnmek- hep bir şekilde onları pasif eylemler içinde gösteriyor bize. Baştaki kaza sahnesinden patrondan avans istemeye sonlardaki cinayetten kadına yapılan teklife pek çok önemli olaya yaşanırken tanık yapmıyor bizi Ceylan ama yaşananların sonucunu izlemeye davet ediyor. Arada dozu kaçsa da ve her zaman gerekli tutarlılığa (annenin oğlunu ciddi bir biçimde hırpalanmış gördüğü sahne örneğin) sahip olmasa da sessizlik anlarını ve pasif bir mücadele içeren bakışları ustaca kullanan bir film için de doğru bir tercih bu ve yönetmenin kolay olana, “aksiyon”u göstermeye, saplanmadan ruh hallerine odaklanması filme önemli bir değer katıyor. “Artistik sessizlik” anları diyebiliriz hikâyedeki sessiz anlara ve evet, bir yandan filmin kendi değerine fazlası ile güvendiğini gösteriyor ama öte yandan oluşan sessiz kaosun ve karakterlerin içlerinde yaşadıkları karmaşanın da dışavurumu oluyorlar güçlü bir şekilde.

Renkli ama neredeyse siyah-beyaz bir film bu ve özellikle hikâyenin karanlık havasına çok uygun bir “karanlık görsellik”le seyirciyi hemen etkisi altına alıveriyor. Finaldeki müthiş fotoğraf ailenin üzerine çöken kara bulutların aslında sadece onların değil, tüm bir şehrin üzerinde asılı olduğunu gösteriyor örneğin. Ailenin yaşadığı dünyanın çıkışsızlığına ve örneğin oğlanın suça bulaşmak dışında bir alternatifinin olmamasına denk düşen bu görsellik Gökhan Tiryaki ve Ceylan adına çok büyük bir başarı. Karanlığını aydınlık sahnelerde bile korumayı başaran görsellik ve mizansen anlayışı Ceylan’ın Cannes’da aldığı yönetmenlik ödülünün de sonuna kadar hak edildiğinin bir göstergesi. İş adamı ve evin oğlu başta olmak üzere karakterlerini hep yakıcı bir sıcağın etkisi altında terlerken gösteren ve hem fiziksel hem ruhsal bir darlığın pençesindeki bireylerin hissettiği klostrofobiyi bize de geçiren filmde oyunculardan özellikle ikisi işlerini çok iyi yaparak Ceylan’a çok önemli bir destek sağlıyorlar. Anne rolündeki Hatice Aslan karakterini o denli iyi işliyor ki senaryonun da gerektirdiği gibi filmi kendisine ait kılıyor her ne kadar jenerikte ve afişte baba rolündeki Yavuz Bingöl’ün adı öncelikli olarak yazıyor olsa da. Eski yıllarda gazetelerin üçüncü sayfasında yer alan türden haberlerde hikâyesini yüzeysel olarak okuyacağımız, bugün gündüz kuşağındaki reality programlarında bolca karşımıza çıkan kadınların bu ülkenin gerçeği olduğunu yüzümüze çarpıyor güçlü kelimesinin az kalacağı bir oyunculuk ile. Evin oğlunu oynayan Ahmet Rifat Sungar da yine güçlü bir havası olan ama asla abartıya kaçmayan performansı ile işini çok iyi yapıyor. İş adamı rolündeki Ercan Kesal işini aksamadan yaparken, filmin ilk yarısında çok az görünen Bingöl’ün performansı açıkçası üçünün de gerisinde kalıyor. Onun suskunlukları filmin en az doğal görünen sessizlik anları örneğin ve “yataktaki küçük çocuk” sahnesinde ağlaması epey bir zorlama içeriyor ve belki bu nedenle âni bir şekilde kesiliyor bu sahne.

Tam bir “sınıf hikâyesi” olan ama bunu sınıf kavramına hiç değinmeden anlatan filmde “ölü küçük kardeş”in işlevini anlamak pek mümkün değil. Ailenin üç bireyi için de bir travmadır bu elbette ama seyrettiğimiz hikâyede yaşananlar üzerinde bunun ne gibi etkisi olabileceğini veya karakterlerin eylemlerini nasıl etkilediğini anlayamıyoruz. Dolayısı ile kapıdan bir siluet şeklinde odaya girdiği sahnede olduğu gibi etkileyici bir görselliğin aracı olmaktan ileriye geçemiyor bu ölü kardeş. Yaşadığı çevreyi göz önüne aldığımızda kadının kocasının dışında bir erkeği evine alması, polisin bir parça sert bir şekilde kapıya vurup cevap beklemesi ve ne eve zorla girmeyi ne de içeridekileri azarlamayı / aşağılamayı düşünmesi gibi bu ülkenin gerçeğine hiç uymayan davranışlar içeren hikâyede seçim sonuçlarını veren televizyon kanalı açıkken uyuya kalan kadının uyandığında hâla açık olan ve seçim sonucunu veren televizyonla ilgilenmemesi gibi sorunlar olduğunu da ekleyebiliriz.

Nuri Bilge Ceylan tarafından çekilmiş bir Zeki Demirkubuz hikâyesi diyebiliriz film için ve herkesin kendisinden daha zayıf olanı kullanmayı gerekli ve doğru gördüğü bir toplumda dört bireyin hikâyesini etkileyici bir şekilde anlattığını söyleyebiliriz. Bir başka ifade ile söylersek, hikâye ne kadar yerelse (Demirkubuz) filmin biçimsel yanı o denli Batılı (Ceylan). Ceylan’ın, bu derece başarılı ve güçlü bir sinemacının, politik olarak alıgılanabilecek her unsurdan ve olgudan uzak durması ise bizim adımıza bir şanssızlık olurken, onun adına da yanlış bir seçimi işaret ediyor ne yazık ki.

Us – Jordan Peele (2019)

“Tıpkı bize benziyorlar. Bizim gibi düşünüyorlar. Nerede olduğumuzu biliyorlar. Buradan hemen gitmek zorundayız. Ya biz onları ya onlar bizi öldürünceye kadar durmayacaklar”

Tatil için geldikleri deniz kıyısında kendilerine tıpatıp benzeyenlerle karşılaşan bir ailenin yaşadığı korkunç anların hikâyesi.

Jordan Peele’ın yazdığı ve yönettiği bir ABD yapımı. 2017’de çektiği “Get Out” (Kapan) adlı ilk filmi ile büyük beğeni toplayan Peele’ın yine korku türünde çektiği bu ikinci filmi de ilki gibi hem gişede hayli başarılı olmuş hem de eleştirmenlerden genel olarak beğeni almıştı. “Doppelgänger” (Avrupa mitolojisinde, yaşayan bir insanın kendisi ile tıpatıp aynı olan görüntüsü için kullanılan bir isim) kavramından yola çıkan film bolca göndermesi ve mesajı ile önemli olan ama bir yandan da bunların fazlalığı, sık sık tekrarı ve zaman zaman da kabalığı ile hayli zayıf yönleri de olan bir çalışma. Mizaha da göz kırpan ve özellikle babanın sitcom’lardan fazlası ile aşina olduğumuz “komik, çocuksu siyah baba” karakteri ile gerekliliği tartışılır komedi de yaratan filmin bol şiddet içerdiğini ve kusurlarına rağmen ilgi ile izlenebileceğini ama kesinlikle kalıcı bir iyi izlenim bırakamadığını da ekleyelim.

“ABD’nin altında millerce tünel vardır: Terk edilmiş metro sistemleri, kullanılmayan hizmet yolları ve metruk maden kuyuları. Çoğunun bilinen hiçbir gayesi yoktur” cümlesi ile 1986’da açılıyor film. Kızlarının doğum günü nedeni ile lunaparkta eğlenen bir aileyi görüyoruz. Anne tuvalete gittiği, babanın ise tokmakla oyun oynadığı bir sırada kız uzaklaşıyor ve “Vision Quest. Find Yourself” (Vision quest, eski şaman ve Amerikan yerli kültüründe özellikle de ergenlik çağına girmekte olan erkek çocuklarının hayatta takip etmeleri gereken yolu ve yaşam amaçlarını bulmaları için başvurdukları ritüele verilen isim) tabelası asılı bir çadıra giriyor kız ve orada kendisine tıpatıp benzeyen ikizi ile karşılaşıyor. Aynalarla dolu çadırda bunun kendi görüntüsünün yanısması olduğunu sanır önce ama öyle olmadığını hemen anlar. Sonra günümüze geçiyoruz. O kız büyümüş, evlenmiş ve iki çocuk sahibi olmuştur. Küçük bir kızken yaşadığı korkunç tecrübenin olduğu bölgeye tatile gelmişlerdir her yıl olduğu gibi ve bir gece kapılarının önünde benzerlerini bulurlar. Michael Abels’in ilginç ve filmin de en önemli kozlarından biri olan müzik çalışmasının da katkısı ile iyi bir giriş yapıyor film ama daha sonra bu düzeyini koruyamıyor.

Hikâye boyunca imalar olsa da finalin sürpriz ögesinin iyi kotarıldığını ve gerçeğin ne olduğunu keşfeden seyircide yeterli bir tatmin duygusunu yarattığını söyleyebiliriz. Ne var ki bu finale kadar film, sık sık gerçekçilik sorunları da yaşayarak, ama asıl olarak biçimsel açıdan fazlası ile “kaba” görünerek ve hikâyesini mesajlara boğarak kendisine zarar veriyor. Filmin temel problemi olduğundan (veya olması gerekenden) daha büyük görünmeye çalışması. Ülke boyunca uzanan insan zinciri örneğinde olduğu gibi, küçük bir hikâye ile daha etkileyici olabilecek bir içerik büyütülmüş zorlayarak ve ortaya ister istemez “kabalaşan” bir sonuç çıkmış. “Doppelgänger”lerin temsil ettikleri ve onlar üzerinden oldukça dolu bir hikâye anlatıyor bize ve anlattıkları da hayli önemli ama bunları bir kenara koyup, gösterilenin arkasına bakmayıp sadece gördükleriniz ile yetinirseniz, sonucun tatmin edici olmaması filmin sıkıntısının ne olduğunu çok iyi açıklıyor.

“Alice in Wonderland”den (Aynalar, beyaz tavşanlar, kırmızı tulumlar) Plato’ya (Mağara alegorisi), ABD’deki eşitsizlikten (gerçekler ile gölgelerin farklı yaşamları ve ilki her şeye gerçekten sahip olurken, ikincinin -hayli bir çarpıcı bir görsellikle gösterildiği gibi- bu sahipliği taklit etmekle yetinmek zorunda kalması) dinsel göndermelere (sık sık karşımıza çıkan İncil’deki 11:11 ayeti: “Onların başına kaçamayacakları bir felaket vereceğim. Ağlayıp yalvaracaklar ama onları dinlemeyeceğim”) ve Michael Jackson’dan (“Thriller” şarkının tişörtü ve klipte Jackson’ın canlandırdığı karakterin kimliğinin belirsizliği) Hollywood’un beyaz ve siyah karakter klişelerine (O klişenin ana ve yardımcı roller açısından tersine çevrilip, hayli yüzeysel olan beyaz aile karakterlerinin hiçbir mücadele vermeden yok edilmesi) pek çok referansla doldurmuş filmi Peele. Meraklıları için çekici olabilir tüm bunları yakalamak ve her farklı izleyişte yenilerini keşfetmek ama “Peki neden?” sorusunun cevabı sadece bu olmamalı. Örneğin ailenin küçük çocuğuna -günümüzde geçen bir filmde o çocuk için normal şartlarda bir anlamı olmayan bir şekilde ve herhalde tehlikenin sahilde olması nedeni ile- Jaws tişörtü giydirilmesi Peele’ın bu konuda aşırı doz kurbanı olduğunu çok iyi gösteriyor.

Elbette bir korku filminde mizah unsurlarına da başvurulabilir ama hikâyenin bu kadar tıka basa dolu olduğu filmde bir de özellikle baba karakteri üzerinden zaman zaman mizaha başvurmanın pek bir anlamı ve gereği yok. Siyah aileleri anlatan bir sitcom seyretmiş herhangi bir seyirciye çok tanıdık gelecektir bu eğlenceli ve çocuksu baba karakteri. Burada mizahın, korkunun şiddetinin düşmesine neden olduğunu ve hikâyenin sadece karakterlerin birbirlerine bir şeyler sapladıkları ve sert cisimlerle vurdukları bir kovalamacaya dönüşmesine yol açtığını kabul etmek gerekiyor. Annenin kocasına “Artık kararları sen vermiyorsun!” çıkışı ve savaşçılığı ile “feminizm”e selam göndermeyi de ihmal etmeyen filmde ailenin bireyleri arasındaki “Kim daha çok öldürdü” tartışmasını da gereksiz mizah anlarına örnek olarak verebiliriz rahatlıkla. “Bedenlerin klonlandığı ama ruhların tek kaldığı ve klonlar arasında paylaşıldığı”nı söyleyen film mesajlarını gereğinden çok fazla tutarak ve seyirciyi bir entelektüel okumaya zorlayarak önemli bir fırsatı harcamış. Anne rolündeki Lupita Nyong’o zor bir rolün altından ustalıkla kalkarak filmin belki de en önemli artısını oluştururken, filmin kendisi de bize sinemada sadelikten uzaklaşmanın tehlikelerini hatırlatıyor. Kusurlarına rağmen, ilgi ile izlenebilir ve kolaylıkla unutulabilir bir yapıt.

(“Biz”)