The Prestige – Christopher Nolan (2016)

“İnsan imkânsızı yakalayabilir sözünü bilir misiniz? Yalan! İnsan imkânsızın ötesine geçebilir”

En büyük numarayı bulmanın peşine düşen ve kişisel bir kavgaları da olan iki sihirbazın hikâyesi.

İngiliz yazar Christopher Priest’in aynı adlı, ödüllü romanından uyarlanan bir ABD – İngiltere ortak yapımı. Senaryosu Nolan kardeşler (Christopher ve Jonathan) tarafından yazılan filmin yönetmenliğini Christopher Nolan üstlenmiş. 2006 yılında sihirbazlarla ilgili çekilen üç filmden biri olan çalışma seyirciden de epey ilgi gören bir eser olmuş ve hikâyenin neden Nolan’ın ilgisini çektiğini kanıtlamak istercesine oyun içinde oyun havası ile “zekâ”ya da hitap etmiş. Sağlam oyuncu kadrosu, dönem filmi olmanın hakkını veren başarılı set ve kostüm çalışmaları ve Nolan’ın becerisini sonuna kadar gösterdiği yönetmenlik çalışması ile ilgi göstermemenin zor olduğu bir film bu. Buna karşılık, pek çok Nolan filmi gibi kendisini fazlası ile önemsemesinden de kaynaklanan fazla gösterişli oma çabası ve tekrara düşmek gibi kusurları da var.

2006 yılı sinemada adeta sihirbazların ve sihirin yılı olmuş ve üç film birden gösterme girmişti onları konu edinen: Neil Burger’ın “The Illusionist – Sihirbaz”, Woody Allen’ın “Scoop” ve Nolan’ın bu filmi. İki illüzyonist arasındaki kişisel ve meslekî rekabetin en uç noktalara taşındığı bir hikâye anlatan film, iki ana karakterinin mesleğine uygun olarak oyunlar anlatıyor bize ve Nolan’ın alamet-i farikası olduğu gibi oyun içinde oyunlarla ilerliyor. “Inception – Başlangıç” filmindeki rüya içinde rüya içinde rüya… motifinin kullanımı ile adeta seyircisini bir zekâ oyununa davet etmiş ve hikâyenin “kompleks”liğinden yılmayanların da kendisini ayrıcalıklı hissetmesini sağlamıştı Nolan nerede ise. Burada da iki rakip birbirine oyunlar oynayıp dururken veya birbirlerinin oyununu bozarken benzer bir çabanın içinde oluyor Nolan ve aynı havayı yakalıyor. Bu işe yarıyor mu sorusunun cevabı ise bir noktaya kadar evet daha çok. Evet, rekabet ve oyunlar hikâyeyi ayakta tutuyor ama bir yerden sonra da tekrara ve zorlamaya düşüyor film. Hırs ve tutkuların, belki bunlardan da çok rakibini alt etmenin hikâyesi oldukça profesyonel bir anlatımla ve sağlam bir kadro ile karşınıza çıkınca etkilenmemek pek kolay değil ve bu film de sonuçta amacına ulaşarak geniş kitleler için çekici bir seyirlik olmayı başarıyor. Hikâyenin uzadıkça uzayıp içine gizemli bilim adamı Tesla’yı ve bir çeşit klonlamayı da almasından sonra -eğer filme araya bir mesafe koyarak bakabiliyorsanız-, bu kadarı da fazla oldu demeniz oldukça muhtemel. Sonuçta bu bir Nolan filmi olarak kendisine hayran; dolayısı ile biçimsel güzelliğini ve zekâya hitap eden içeriğini uzun uzun seyrediyor ve sizden de aynısını istiyor.

İki rakibi canlandıran Christian Bale ve Hugh Jackman, sihir numaralarını hazırlayan mühendis rolündeki Michael Caine, her iki illüzyonistin de yardımcısı ve sevgilisi olan Scarlett Johansson, Tesla’yı oynayan David Bowie ve rakiplerden birinin eşini canlandıran Rebecca Hall… Evet, güçlü bir kadro bu ve varlıkları ile bile belli bir ilgiyi garantileyen isimler olarak filme katkı sağlıyorlar. Karakterlerinin hırs, rekabet, intikam, trajedi gibi öğelerle hayli yoğun olarak yaşadıkları hayatlarını gerçekçi ve takibe değer kılan bu isimler içinde Jackman’ın bir parça öne çıktığını da söyleyelim. Kadın oyuncuların karakterlerinin tıpkı gösterinin asıl kahramanlarının erkekler olması gibi bir parça geride kaldığı filmde rekabet kavramının üzerine epey oynamış hikâye ve sadece iki illüzyonistin arasındakini değil, Tesla ile Edison arasındakini de almış kapsamına. Bilim veya bir sahne sanatı fark etmiyor demek ki; rekabet her zaman ölümcül olabiliyor diyor film bize.

Açılışta Michael Caine’in karakteri filmin adına da esin kaynağı olan “prestij” kelimesinin anlamını açıklıyor bir çocuğa ve bize. Filme (ve uyarlandığı romana) göre illüzyon sanatı üç aşamadan oluşuyor: “Vaat” (seyirciye “sıradan” bir nesnenin gösterilmesi ve nesnenin sıradanlığını kendisinin kontrol etmesinin istenmesi), “Dönüştürme” (sıradan/olağan nesnenin olağanüstü bir şeye dönüştürülmesi ki bu aşama etkileyicidir ama asıl vurucu olan değildir çünkü bir şeyi kaybetmekten çok onu geri getirebilmektir marifet ve bu da son aşamada yapılandır) ve “Prestij”. Filmimiz doğrudan bu aşamaları izlemiyor belki ama yok ettiği “şeyler”i finalde karşımıza geri getirerek kendi “prestij” anını yakalıyor. Ne var ki bu prestij anının geleceğini de fazlası ile belli ediyor ilginç bir şekilde ve bu da finali olumsuz anlamda etkiliyor doğal olarak. Bu derece oyun içeren ve kronolojik bir anlatımı olmayan bir hikâyenin zaman zaman fazlası ile düz görünmesi ve daha da önemlisi, bu derece oyun içeren bir filmin nedense bir parça soğuk bir dil ile anlatılmış olması da olumsuz noktalar olarak dikkat çekiyor. Sonuçta, tüm kusurlarına rağmen Nolan’ın filmi ticarî sinemanın zanaatkârlığının usta bir örneği olarak ilgiyi hak ediyor.

(“Prestij”)

Kambur – Atıf Yılmaz (1973)

“Neyin var ötekilerden eksik? Yüzün ay parçası gibi. Kuvvetlisin, dört kadının işini görürsün tek başına. Bir, kambur mu? Herkesin kamburu içinde. Senden daha mı namuslu ötekiler, daha mı iyi yürekli? Çocuksa, sen de doğurursun. Ne eksiğin var?”

Kambur bir balıkçı kadın ve aşık olduğu kör bir kemancı adamın hikâyesi.

Senaryosunu Ayşe Şasa’nın yazdığı, Atıf Yılmaz’ın yönettiği bir klasik. Doğu masallarından esinlenen çalışmada, Kadir İnanır ve Fatma Girik başrollerini paylaştıkları eserin gerçek bir sevgi filmine dönüştürülmesine de katkıda bulunarak çarpıcı bir çift yaratıyorlar. Sinemamızın vamp kadını Suzan Avcı’nın kariyeri boyunca ne yazık ki kendisine pek tanınmayan fırsatı çok iyi değerlendirdiği film kesinlikle bir “Doğu filmi” ve bir batılının değil, doğulunun seveceği ve özdeşleşebileceği hikâyesi ile izlenmeyi kesinlikle hak ediyor. Dönemin Yeşilçam’ının kısıtlı koşulları altında Atıf Yılmaz’ın yakalamayı başardığı biçimsel başarı, Kaya Ererez’in görüntü çalışması ve yüreğe dokunan içeriği ile önemli bir film bu. İlk bir saatinde yakaladığı düzeyi, son yarım saatinde koruyamasa da ve kimi zorlamalarla klasik Yeşilçam tuzaklarına düşüyor olsa da bunu sabırla karşılayarak izlenmesi gerekiyor filmin.

Mikis Theodorakis’in Costa Gavras’ın “Z – Ölümsüz” filmi için yaptığı müziklerin hunharca ve arsızca kullanıldığı film, bu müzik çalışmasından aşırılmış bir melodinin eşlik ettiği bir rüya sahnesi ile açılıyor. Beyaz atlı şehzadesi ile karşılaşan güzel bir kız var bu rüyada ama aniden gözden kaybolur şehzade. Bu da “normal”dir çünkü rüyayı gören -ay parçası gibi bir yüzü olsa da- kambur bir kızdır ve ve elbette bir şehzadeye kavuşması mümkün değildir. Ayşe Şasa’nın ancak doğunun duyarlılığına sahip bir yüreğe hitap ettiğinde cevap alacağı senaryo sonra bu genç kadını rüyalarında gördüğü şehzadeye tıpatıp benzeyen kör bir kemancı ile karşılaştırır. Kadın için bir mutluluk fırsatıdır bu; kamburunu görmeyecek ve kendisini onun sevdiği gibi sevebilecektir bu genç adam. Evet, hayli Yeşilçam kokuyor hikâye ama hem Şasa’nın senaryosu hem de Atıf Yılmaz’ın yönetmenlik çalışması bu hikâyeyi çok çekici bir konuma taşıyor. Son yarım saatinde aksıyor hikâye ve temel temalarından biri olan fedakârlığı oldukça da zorlayarak uzatıyor epeyce ama burada bile bir farklılığı var filmin; bu zorlamaları affettiriyor size, anlattığı sevginin gücü üzerinden.

Kasabalı kadınların ucube diye çağırdığı, çocukların taşladığı ve erkeklerin taciz ettiği bir “öteki” genç kadın ve filmin aslında ötekilerin derdini kendine dert ettiğinin de göstergelerinden biri. Genç adam da kör olması nedeni ile itilip kakılmaktan şikayetçi olarak hikâyenin bir diğer dışlanmışı, onun kadar sıkıntı çekmiyor olsa da. Kambur kadının kasabadaki tek dostu olan Rum hayat kadını Tasula Abla ise eskiden hâkim oldukları topraklarda şimdi bir azınlığın üstelik de anlaşılan tek temsilcisi olarak yaşamanın zorluğunu taşıyan ve hayatta kalabilmek için yapmak zorunda kaldığı mesleğinden dolayı dışlanan bir başka öteki. İşte hikâye bu üç temel karakter üzerinden, egemen olanlara ve öteki durumunda olanlara sonuna kadar hükmetmeye çalışanlara inat sevgiyi ve fedakârlığı savunuyor bize. Atıf Yılmaz daha açılıştaki rüya sahnesinden başlayarak bize karakterlerini hayli derli toplu bir biçimde, sahneleri uzatmadan ve akıllıca kurulmuş mizansenlerle tanıtıyor. Örneğin rüya sahneleri onca kullanılmasına rağmen hemen hiç rahatsız etmiyor ve her biri hikâye için önemli ve gerekli olduğunu hissettiriyor size. Hayli kısıtlı bir bütçe ile çekildiği açık olan bu sahnelerde (masalsı bir gökyüzü yaratmak için kullanılan kırmızı jelatin kağıdının eğretiliği gibi) gökyüzünden inen merdivenden aşağı süzülen iki aşığın görüntüsü gibi parlak anlar da yakalamayı başarmış Yılmaz. Kaya Ererez’in kamerası da her bir sahne için üzerinde özenle düşünülmüş izlenimini veren açılarla getiriyor karakterleri karşımıza ve teknik oyunların peşine düşmeden sadeliğin içindeki zenginliği yakalıyor.

Toplumsal çerçeveyi bir parça ihmal ederek de olsa karakterlerini yalın çizgilerle çiziyor bize film ve işte tam da bu nedenle olsa gerek Ayvalık’taki Şeytan Tepesi’ndeki piknik sahnesi sinemamızda pek de benzeri olmayan bir “mutluluk ve aşkın resmi”ne dönüşüyor. Suzan Avcı’nın, Nikos Vasiliou’nun ünlü sirtaki ezgisi “Freatida” eşliğinde başlattığı sirtaki ve ona eşlik eden Kadir İnanır ve Fatma Girik’in sıcak ve doğal oyunları, bu sirtakiden önce öylenen Yunanca şarkı, iki aşığın mutluluğunu yansıtan sıcaklık ve Suzan Avcı’nın karakterinin kendisinin kaçırdığı mutluluğu ve aşkı yakalamış görünen iki arkadaşının sevgisinden duyduğu samimi heyecan… Tüm bunlar bu sahneyi gerçek bir klasikte görülebilecek bir âna dönüştürürken, muhtemelen Yeşilçam’ın yaratabildiği en dokunaklı ve sıcak mutluluk sahnelerinden birine tanık ediyor sizi Atıf Yılmaz. Evet masalsı bir yanı var filmin ve rüya sahneleri ile de bu masalsı yanı desteklemiş Yılmaz ve bunu o derece iyi başarmiş ki bir başka filmde sizi kolayca rahatsız edebilecek tesadüfler vs. o gerçekçi anlatılmış masal havası ile sizi yüreğinizden yakalayabiliyor.

Tasula Abla karakteri, Ayvalık’tan Midilli’ye (“bir zamanlar bizimdi” gibi bir cümle ile ifade edilmiş olsa da) gönderilen selâm ve söylenen Yunanca şarkı gibi öğelerle Ayvalık atmosferi için çok doğru bir seçim yapılmış kesinlikle. Ne var ki belki yine sadece Yunan ezgileri için seçilmiş olsa da “Z” filminin müziklerinin hikâye boyunca pek de gerekli olmayan bir yoğunlukta kullanılması doğru olmamış kesinlikle. Bir suikasti anlatan politik bir gerilim filmi için hazırlanmış müziklerin bir “imkânsız” aşka yakıştırılması -müziklerin Yeşilçam için oldukça normal kabul edilir bir şekilde izinsiz kullanılması söz konusu elbette burada- hayli zorlama olmuş. Filme yakışan ve hak ettiği bu değilmiş açıkçası. Bunun üzerine bir de bu filmde bile kaçınılamayan “mezarlık ve ney sesi” klişesini de ekleyince müzik açısından bir yandan parlak anlar yakalarken (piknik sahnesinde olduğu gibi), diğer yandan oldukça bocaladığını söyleyebiliriz filmin rahatlıkla.

Serseri bir oğlan çocuğu görünümünden güzel bir kadına dönüşen karakterini her iki halinde de aynı başarı ile oynuyor Fatma Girik. Özellikle baştaki arzu ve ürkeklikleri ve sonraki mutluluk ve kaybetme korkusunu dönemin Yeşilçam’ın ruhuna uygun bir şekilde duyguları ön plana çıkararak oynuyor ama abartıdan da uzak durmayı başarıyor. Kadir İnanır ise 60’ların yüreğinde bir yara olan Fransız jönlerini hatırlatan pardösülü sahnelerindeki yakışıklılığı ve “görmeyen” gözlerine ve sesine çok iyi oturttuğu hüznü ile hayli etkileyici oluyor Girik ile olan ikili sahnelerinde. Ve Suzan Avcı… sinemamızın vamp kadın rollerine mahkum ettiği oyuncu her sahnesinde rol çalıyor adeta ve işte o piknik sahnesindeki performansı başta olmak üzere ne derece sık bir karakter oyuncusu olabileceğini kanıtlıyor bize.

Aşkın fiziksel güzellikle ilişkisi, özürlü olmak, özrünü gizlemek ve daha da ileri giderek özürlülüğün tanımı üzerine seyircisini düşündürtmeyi başaran film son bölümlerinde düzeyini düşürüyor ne yazık ki. Yeşilçama özgü pek çok öğeyi son yarım saatine kadar dönüştürerek kullanmayı başaran film bu bölümlerde fazlası ile, alışılagelenin peşinden gidiyor nedense. İlginç bir şekilde diyaloglara da yansıyor bu düzey kaybı ve karakterlerin daha önce rahatsız etmeyen sözleri ve davranışları bu kez batmaya başlıyor. Bir parça apar topar bitirilmiş görünmesine rağmen farklı finali ile de ilgi çeken film, bu kusurlarına rağmen görülmesi gerekli bir çalışma. Özetle, iyi yazılmış, çekilmiş ve oynanmış bir sevgi filmi.

The Amityville Horror – Stuart Rosenberg (1979)

“Evde daha önce olanlar elbette beni de rahatsız ediyor ama evlerin hafızaları yoktur”

Bir katliamın işlendiği büyük bir eve yerleşen bir çiftin ve çocuklarının başına gelen tuhaf olayların hikâyesi.

1974 yılında ABD’de yaşanan gerçek bir olayı anlatan, Jay Anson’un aynı adlı kitabından uyarlanan bir film. Senaryosu Sandor Stern tarafından yazılan ve yönetmenliğini Stuart Rosenberg’in üstlendiği film Amityville’de yaşanan olayı sinemada anlatan ilk çalışma olmuş ve 2005 yılında Andrew Douglas tarafından da yeniden çekilmiş. Bu iki film dışında, bu olayı konu edinen ve bazıları devam niteliğinde olan on bir film daha var; üstelik 2017’de gösterime girecek bir film daha çekiliyor bugünlerde. Sonuçta sinema için oldukça bereketli olan bir hikâye bu anlaşılan; ne var ki bu film dahil ortaya sinema sanatı açısından çok parlak, hatta parlak diye tanımlanabilecek bir sonuç çıkmamış. Oyunculuklar açısından da sıkıntılı olan bu çalışma, korkutan öğelerden çok onların korkuttuklarına ve tepkilerine ağırlık veriyor ama bunu sağlam bir korku filmi atmosferi inşa ederek yapamayınca gerilimi de tatmin edici olamıyor. Lalo Schifrin’in çok başarılı olan ve Oscar’a aday da gösterilen müzik çalışması belki de filmin en değerli yanı; bir de elbette aynı konuyu ele alan diğerleri ile kıyaslandığında öne çıkıyor olması ne olursa olsun filmi bir korku klasiği olarak görülmeye değer kılıyor.

Düşük bir bütçe ile çekilmiş film ve bunu da sık sık hissediyorsunuz hikâye boyunca. Belki bütçe kısıtı nedeni ile de, yönetmen Stuart Rosenberg karakterlerin yaşadıkları dehşet ve verdikleri tepkilere odaklanmış çoğunlukla, gerilimi seyirciye yansıtabilmek için. Ne var ki bu amacına pek de ulaşamamış görünüyor. Bunun da iki temel nedeni var: Birincisi oyunculuklarda oldukça aksaması filmin, diğeri ise Rosenberg’in güçlü bir sinema dili üretememesi bir türlü. Başrolleri paylaşan isimlerden Margot Kidder fazla aksamıyor ama hikâye için doğru bir tonu da bir türlü yakalayamıyor performansı ile. James Brolin ise vasat ve hatta kimi kritik sahnelerde kötü oynuyor; böyle olunca da onların başına gelenler üzerinden yaratılmaya çalışılan gerilim bir türlü etkileyici olamıyor çünkü kendinizi onlara çok da yakın hissedemiyorsunuz bir türlü. Elbette düşük bütçenin de olumsuz etkisi var ama bu durum Rosenberg’in kimi sahnelerdeki gereğinden fazla düz ve doğrudan bir havası olan, ve inceliklerden yoksun görünen mizansenini affettirecek bir neden değil kesinlikle. Örneğin açılış sahnesinde, çakan şimşeklere eşlik eden silah sesleri çok daha iyi ve şık çekilmiş bir sahne ile çok daha sıkı bir giriş sağlayabilirmiş filme. Oysa burada kurgu (görüntü ve ses) hayli kaba bir çalışmanın sonucu sanki.

Gerçek bir olaya dayanması, daha doğrusu çiftin gerçekten yaşandığını iddia ettiği bir olaya dayanması bir avantaj sağlıyor hikâyeye aslında. Çünkü doğaüstü hikâyelerin kolaylıkla yakalanabileceği inandırıcılık problemine karşı güçlü bir kozu oluyor film çekenlerin bu durumda. Sinemada defalarca anlatılmış bir hikâye (korkunç olayların yaşandığı lanetli bir eve gelen aile) karşımızdaki ve olayın gerçek olması (ya da gerçek olduğunun iddia edilebilmesi) bu açıdan bir farklılık sağlayabilirmiş filme ama bu yeterince değerlendirilememiş ne yazık ki. Hikâyeye hiçbir şey katmayan dedektif karakterine karşılık önemli bir yeri olan rahip karakterinden duvara asılan haça, yeni evlerinin kutsanmasını isteyen çiftten arabadaki Meryem Ana biblosuna ve kilisedeki sahnelere hikâyede hayli önemli bir yeri olan din olgusu da yeterince değerlendirilememiş görünüyor ve bu da galiba filmin temel problemlerinden bir başkasını işaret ediyor bize: Senaryonun biraz dağınık olması ve sık sık “işte başlarına korkunç şeyler gelen bir hikâye, hadi korkun” der bir havada işliyor gibi görünmesi. Daha güçlü olmalıydı senaryo ve doğaüstü olayları ilk sezenlerin çocuklar, köpekler ve din adamları olması klişesini örneğin daha iyi kullanabilmeliydi. Yine de son on dakikasında hayli hareketlendiğini ve çok yeni şeyler anlatıyor/gösteremiyor olsa da etkileyici olmayı başardığını söylemek gerekiyor filmin.

Filmin başka artıları da var neyse ki: Brolin’in vasat performansına rağmen, adamın yavaş yavaş çökmesi oldukça etkileyici örneğin. Baltanın bir tehdit ve gerilim öğesi olarak kullanılması da, ertesi yıl çekilen “The Shining – Cinnet” filminde tekrarlanacak bir başarı sağlıyor filme. Rahip rolündeki Rod Steiger’ın bir parça abartılı performansının ve aniden gelivermesi ile tatmin edemeyen finalinin de yardımcı olamadığı film kusurlarına karşın ilgiyi hak ediyor yine de. Sonuçta “gerçek” bir hikâye karşımızdaki ve vasatlığına rağmen zaman zaman geriyor da seyredeni. Kaldı ki bu film, kendisinden sonra aynı konu üzerinde ondan fazla filmin çekilmesine yol açtığına göre, görmeye değer olmalı!

(“Kuşku”)

Bağlantı Kurmak-Alexander Graham Bell – Naomi Pasachoff

TÜBİTAK’ın “Yaşam Öyküsü Dizisi”nden yayımlanan bilim insanı biyografilerinden biri olan kitap Alexander Graham Bell’in hayatını ve icatlarını popüler bir dil ile ve herkesin rahatça anlayabileceği bir şekilde anlatan bir eser. Kitabın (ve orijinalleri Oxford Üniversitesi tarafından hazırlanan serideki diğer biyografilerin) temel yaklaşımı, “bilim adamlarının kişisel öykülerini tarihsel arka planlarıyla birlikte anlatmak” ve Naomi Pasachoff’un bu kitabı da tam da bu prensip doğrultunda Bell’i tanımak için geniş kitlelere uygun bir resim çiziyor. “Yeni Türkiye”nin “Yeni TÜBİTAK”ı artık böyle bir seriyi yayınlar mı şüpheli ama bilime bir parça ilgi duyan herkesin okumaktan keyif alacağı bu dizide aralarında Darwin, Newton, Marie Curie ve Einstein’ın da yer aldığı pek çok kişi için yazılmış kitaplar var.

Kitabı sekiz bölüme ayıran Pasachoff bu bölümlerin başlığı olarak kullandığı cümleleri Bell’in yazılarından veya mektuplarından almış. Doyurucu bir görsel malzeme (Bell’in fotoğrafları, icatları için çalışırken yaptığı çizimler, icatlarının prototiplerinin resimleri vs.) içeren kitabın belki de en önemli yönlerinden biri Bell’in geniş kitleler tarafından bilindiğinin aksine sadece telefonun mucidi olmayıp birbirinden çok farklı alanlarda sabırla ve inatla “icat peşinde koştuğunu” gösteriyor olması. Büyükbabası ve babasından kendisine miras kalan ilginin sonucu olarak ses ve konuşma üzerine yaptığı çalışmalar ve sağırlar için geliştirdikleri, sonuçta onu temelde sesin iletilmesi demek olan telefonun icadına kadar götürmüş. Tek tel üzerinden aynı anda birden fazla telegraf iletmenin yollarını araştırırken telefonun icadına giden yolu keşfetmesi ve kitaptaki pek çok çalışmasının gösterdiği gibi herhangi bir icadı daha önce başkaları tarafından yapılmış çalışmaların üzerine inşa etmesi aslında bilimsel gelişmenin iki temel karakteristiğini de kanıtlıyor bize: Geniş ve yaratıcı düşünebilmek ve bilimsel birikime saygı içinde, o birikimi zenginleştirip ileride yapılacak çalışmaları da beslemek. Mezar taşında, bir kongrede söylediği “Mucit, dünyaya bakan ama gördüğüyle yetinmeyen insandır. Gördüklerini geliştirmek, dünyaya yarar sağlamak ister.” cümlesi yazılı olan Bell kitaba göre tam da bu şekilde bakmış dünyaya.

Başta telefon üzerine olanlar olmak üzere çeşitli çalışmalarının teknik detaylarını kolay anlaşılır bilimsel bir dil ile açıklayan ve Bell’in kimileri tarafından eleştiri konusu olan çok farklı alanda aynı anda çalışma çabasını da anlatan kitapta hayli kısa bir kronoloji de yer alıyor, Bell’in hayatındaki önemli tarihleri sıralayan. Bell’in “uçan makine” (uçağa giden yoldaki denemelerden biri) için tasarladığı ve “düzgün dörtyüzlü” adını verdiği şeklin (dört yüzü de üçgenlerden oluşan dört yüzlü ve üç boyutlu şekil) yaklaşık otuz yıl sonra mimaride çok tercih edilen bir unsur olmasının bilimin türleri arasındaki ilişkinin çarpıcı bir örneği olarak yer aldığı kitap hem Bell’i tanımak hem de genel olarak bir bilim adamının düşünme şeklini ve yararlı olmak yolundaki çabalarını anlamak için iyi bir fırsat sağlıyor okuyucuya.

(“Making Connections – Alexander Graham Bell”)