Alting Bliver Godt Igen – Christoffer Boe (2010)

“Savaşlarını mahvetmeye çalıştığım için onlar da beni mahvetmeye çalışıyorlar”

Eline tesadüfen Danimarkalı askerlerin Irak’ta yaptıkları işkencelerin fotoğrafları geçen bir senaristin hikâyesi.

Cannes’da Altın Kamera ödülü kazanan ilk sinema filmi “Reconstruction” ile büyük beğeni toplayan, benzer temalı diğer filmlerinde ilk filmindeki tarzını sürdürse de ilk filmin başarısının gerisine düşen Danimarkalı yönetmen Christoffer Boe’dan yine gerçek ve hayalin iç içe geçtiği bir film. Yönetmenin bu filmde de kendisini gösteren temel sıkıntısı “Reconstruction” adlı ilk çalışmasında çok iyi işleyen, “Allegro” adındaki ikinci filminde nispeten başarılı olan formülü sürekli tekrarlıyor olması. Geçmiş, hayaller ve saplantılar ile örülü bir hayat süren erkek karakter formülü bu filmde yönetmene çok da yaramamış görünüyor ama yönetmenin ilk önce bu filmini görecekler için yeterince orijinallik var filmde.

Senaryo paralel olarak iki hikâyeyi anlatıyor; Irak’a tercüman olarak giden ve oradan işkence fotoğrafları ile dönen Arap asıllı bir Danimarkalı ve arabası ile ona çarpınca fotoğrafların olduğu çanta kendisinde kalan, yazmakta olduğu ve bitiremediği senaryonun stresi içindeki adamın hikâyeleri paralel kurgu ile anlatılırken film bir şekilde yeterince çarpıcı olamamış ama kağıt üzerinde parlak bir fikir olarak görünen sonu ile seyircisini şaşırtmayı deniyor. Senaristin yazmakta olduğu senaryonun savaş hakkında olması, bir türlü ilerlemeyen senaryonun yarattığı stresin yazarda neden olduğu saplantı ve film boyunca sık sık başvurulan “tilt-shift” yöntemi tüm gördüklerimizin (veya en azından gördüklerimizin bir kısmının) yazarın hayal ürünü olduğu düşüncesini doğuruyor ama bunu kesin bir sonuca da bağlamıyor hikâye. Gerek görüntünün bir kısmını flu bir hale getirerek flu alanlar arasında kalan net alan içindeki objelere minyatür etkisi veren tilt-shift yönteminin kullanımı gerekse zaman zaman görüntüye gelen ve çevrilecek filmin setlerinin maketi havasını taşıyan nesneler ve elbette yazarın karısı ile ilgili olarak sonda ortaya çıkan gerçek olan bitenin “yazarın hayali” olduğunu güçlü bir biçimde destekliyor aslında ama bir şekilde film gerçekliğin de tamamen elini bırakmıyor hikâye boyunca. Daha doğrusu bırakmadığını düşünüyor ama daha açılış jeneriğinden başlayarak bizi bir adamın hayalleri ile baş başa bırakacağını yüksek sesle söyleyerek kendi elini zayıflatıyor.

Evlat edinmek için gittikleri Doğu Avrupa ülkesinde sorun çıkacağını düşünen karısını her şeyin yolunda gideceği konusunda rahatlatmaya çalışan senarist ile Irak’a giderken geride bıraktığı kız arkadaşına yine her şeyin yolunda gideceğini söyleyen gencin sözleri hikâyede doğrulanmıyor ve film etrafımızı saran kötülükler karşısında acizliğimizin altını çiziyor. Bu acizliğimizin ve ne kadar kötü bir dünyada yaşadığımızın temel göstergesi ise elbette filmde birkaç kez görüntüye gelen işkence fotoğrafları. Kuzey Avrupa’nın bu uygar refah ülkesinin askerlerinin evlerinden binlerce kiliometre uzaktaki topraklarda işlediği insanlık suçunun görüntüleri filmin iki erkek kahramanının ifade ettiğinin aksine hiç de her şeyin yolunda gitmeyeceğini söylüyor altını çizerek ve erkek karakterlerin boş çıkan inançlarının değil kadın karakterlerin endişelerinin yanında yer tutuyor.

Tüm oyuncu kadrosunun parlak performanslar sergilediği filmde bugünlerde “Melancholia” filmindeki parlak başarısı ile dikkatleri yine üzerinde toplayan görüntü yönetmeni Manuel Alberto Claro da gerek kullandığı teknikler gerekse ışık tercihleri ve özellikle filmin kimi “parlak” anları ile takdiri hak ediyor. Gerçek ile hayal arasında seyircisini yeterince doğru konumlandıramayan, sonradan peşini bıraktığı gerilim atmosferini sürükleyici kılamayan film bir “Reconstruction” değil ama oyunculukları, hayali bir hikâyenin parçası olarak karşımıza gelse de savaşın acımasızlığını göstermesi ve kimi stilize anlarındaki başarısı ile ilgiye değer bir çalışma. Askere giden adamın veda sahnesi ve hemen bu sahneden geçiş yapılan işkence sahneleri bile tek başına filmi seyretmeyi anlamlı ve gerekli kılıyor.

(“Everything will be Fine” – “Her Şey Güzel Olacak”)

Lenny – Bob Fosse (1974)

“Hristiyanlığın veya dinin düşmanı değilim. Sadece insanların kiliseyi terk edip Tanrı’ya geri dönmelerini cesaret verici buluyorum”

Düzen karşıtı ve muhafazâkarlığa hayli ters düşen konuşmaları ile tanınan Amerikalı stand-up sanatçısı Lenny Bruce’un hayat hikâyesi.

Daha önce 1970 yılında çekilen “Dirtymouth” adlı filmle hayatı sinemaya aktarılan Lenny Bruce’un 1974 tarihli bu hikâyesi Julian Barry’nin sahne oyunundan kendisi tarafından sinemaya uyarlanmış ve kariyeri boyunca toplam beş uzun metrajlı film çekmiş Bob Fosse tarafından yönetilmiş. “Cabaret” ve özellikle “All That Jazz” adlı başarılı çalışmalarının yanında Bob Fosse’un bu filmi biraz geri planda kalıyor ve yeteri kadar çarpıcı bir etki bırakmıyor seyreden üzerinde.

Bruce’un komedi kulüplerindeki performansları, çoğunlukla striptizci karısı ile yapılan ve filme “cinéma vérité” havasını kazandıran sahte röportaj görüntüleri ve bu röportajlardan geçiş yapılan geri dönüşler ile anlatılan siyah beyaz film temel hedefi toplumun ikiyüzlülüğünü göstermek olan ve şovlarında müstehcenliğin sınırlarını zorlamaktan kaçınmayan komedyenin ismini kendisine isim olarak seçip odak noktasını açıkça söylüyor ama hikâye sona erdiğinde Bruce’u ne kadar tanıdığınızdan emin olamıyorsunuz. Senaryo sanki Lenny’nin kendisine değil de sözlerine, şovlarına ve neden olduğu tepkilere daha çok önem veren bir havada. Film polis, mahkemeler ve düzenin diğer koruyucularının rahatsızlığı ve tepkilerini açık bir alay konusu yaparken ve böylece konuşma özgürlüğünden yana açık ve kolay bir tavır alırken, komedyenin kendisi arada zaman zaman kayboluyor gibi.

Dustin Hoffman rolünün gerektirdiği tüm alaycılığı, kışkırtıcılığı ve dinamizmi başarı ile sergiliyor ve özellikle komedyenin düşüşe geçtiği dönemlerde sergilediği ve bilinen anlamı ile komediden uzaklaşıp kendi mahkeme kayıtlarını komedi malzemesi olarak kullandığı dönemleri hayli çarpıcı bir biçimde canlandırıyor. Burada Hoffman’ın karakterinin dramatik anlarının üstesinden komedi anları ile kıyaslandığında daha ustalıklı geldiğini de söylemek gerek. Komedyenin karısını canlandıran Valerie Perrine ise fimin asıl yıldızı adeta. Bu rolü ile Cannes festivalinden ödül ile dönen Perrine daha sonra pek de parlak gitmeyen ve çoğunlukla televizyon için yaptığı çalışmalar ile dolu kariyerinin en iyi performansını sergiliyor. Gerek röportaj sahnelerinde, gerekse karakterinin kişisel çalkantılarının içinde takılıp kaldığı anları gösteren bölümlerde parmak ısrtacak bir gerçeklik ile canlandırıyor rolünü.

Yine Bob Fosse ile birlikte çalıştığı ve Oscar kazandığı “All That Jazz” filminde olduğu gibi burada da başarılı kurgusu ile dikkat çeken Alan Heim ve ustalık dolu görüntü yönetiminin sahibi Bruce Surtees filmin yaratıcı kadrosunun dikkat çeken isimleri ve senaryodaki kimi aksaklıkları da olnlar örtüyorlar. Filmin sonlarında Lenny Bruce’un sarhoş hali ile sergilediği ve çöküşe doğru gittiğinin de göstergesi olan şovunu seyircinin gözünden ve kesintisiz çekimle gösteren sahne veya yine şov sahnelerinde komedyen kadar onu seyredenleri de yakın plan yüz çekimleri ile gösteren bölümler yönetmenin kimi incelikli tercihleri ve filme epey katkıda bulunuyorlar. Seyirci tepkilerini gösteren bölümler filmin hem en güçlü anlarından kimilerinin örneğini oluşturuyor hem de filmin kendisini zayıf düşüren tercihinin altını çiziyor: Doğurduğu tepkilere odaklanıp karakterinin kendisini yeterince işlememek.

Julia – Fred Zinnemann (1977)

“Dünyanın olacakları görmeyi neden reddettiğini anlamıyordu”

Yazar Lillian Hellman’ın Julia adında bir kadınla yıllara yayılan ve arka fonunda 30’lu yıllarda hızla savaşa doğru giden bir dünyanın olduğu arkadaşlığının hikâyesi.

Tiyatro oyunları, senaryoları ve anı kitapları ile tanınan ünlü Amerikalı yazar Lillian Hellman’ın “Pentimento” adlı anı kitabının bir bölümünden uyarlanan film yönetmen Fred Zinnemann’ın sondan bir önceki ve son parlak çalışması. Dev bir oyuncu kadrosunu barındıran film bugün bir parça eskimiş görünen ve kimi temel kusurları da barındıran ama yine de sinemanın klasikleri arasına girmeyi başarmış ve kesinlikle ilgiyi hak eden bir çalışma.

Günümüzde daha çok “Spider Man” filmleri için yazdığı senaryolar ile tanınan ama Oscar kazandığı “Julia” ve “Ordinary People” adlı filmlerin yanısıra “Paper Moon” gibi çalışmaları ile de tanınan Alvin Sargent’ın senaryosu ile Hollywood’un büyük isimlerinden Fred Zinnemann’ın işbirliği ile ortaya çıkan filmin öncelikle kusurlarını sıralamak gerekiyor. Film “Julia” adını taşısa da hikâye onu değil de hikâyeyi zaman zaman sesinden dinlediğimiz Lillian’ı anlatıyor sanki. Öyle ki Lillian’ın kariyerindeki gelişimi bile takip edebilirken Julia’yı doğru dürüst tanıtmıyor film bize. Evet onun cesur, güçlü, öz güveni yüksek ve kahramanca adlandırılabilecek tavırlara sahip bir insan olduğunu anlıyoruz ama sanki hikâye Julia’nın kendisini değil hayatında bu karakterde bir arkadaşı olan Julia’yı anlatmayı tercih ediyor. Belki senaryonun uyarlandığı hikâyeden gelen bir durum bu ama iki kadın arasındaki dostluğu nerede ise Lillian ile Dashiel Hammett arasındaki ilişkinin gölgesinde bırakacak kadar zayıf anlatıyor film. Hikâyenin iddia ettiğinin aksine Julia’ya odaklanmadığının en bariz örneği de Lillian’ın ilk oyunundan sonraki törene ayrılan zamanın bile nerede ise iki kadın arasındaki ilişkinin sık sık geriye dönüşlerle anlatıldığı sahnelerin toplamından uzun olması. Senaryo Hitler’in iktidarını iyice sağlamlaştırdığı ve faşizmin yavaş yavaş Almanya’nın üzerine çöktüğü bir dönemde başta yahudiler olmak üzere çeşitli sınıflardan tutukluların kurtarılması için ülkeye gizlice para sokulmasına aracılık eden Lillian’ın gerilim dolu yolculuğunu bize filmde hayli geniş bir yer tutan ve özellikle kimi anlarında parlak bir sinemasal başarıya sahip olan sahneler ile aktarırken, filmin geneli içinde bu bölüm belki anlamsız değil ama kesinlikle filmin geriye kalanından “bağımsız” bir yerde duruyor. Eğer amaç adına faşizm denen canavarın yarattığı boğucu atmosferi vurgulamak idi ise bu zorlu yolculuğun sonunda iki kadının kafede buluşma sahnesi tüm atmosferi ile bunun çok daha etkileyici bir biçimde altını çizmeyi başarıyor zaten. Zinneman’ın üslubunda da zaman zaman problemler var filmde. Yönetmenin örneğin “From Here to Eternity” filminde başarı ile uyguladığı klasik Hollywood mizansen anlayışı ile bu filmde zaman zaman denediği daha serbest bir üslup birbiri ile yeterince kaynaşamamış görünüyor film boyunca.

Peki tüm bu kusurlara rağmen film neden ve mutlaka görülmeli? Öncelikle dört büyük oyuncusu, Jane Fonda, Vanessa Redgrave, Jason Robards ve Maximilian Schell için. Sırası ile Lillian Hellman, Julia, Hammett ve Johann’ı canlandıran dört oyuncu karakterlerinin ruhlarına girmişler adeta ve film boyunca döktürüyorlar. Jane Fonda senaryonun kendisine verdiği ağırlığı çok iyi değerlendirken Redgrave kariyerinde hemen hiç eşiğini düşürmediği oyunculuğunu burada da tekrarlıyor ve belki de bu nedenle şaşırtmıyor aslında. Robards nispeten küçük ve iniş çıkışları olmadığı için oyuncunun kendisini göstermesi zor olan bir rolün altından usta bir karakter oyuncusu nasıl olmalı konusunda dersler vererek kalkıyor. Schell ise başarılı bir oyuncunun filmde yapay efektlere başvurmadan fiziksel olarak nasıl değişebileceğini adeta vücudunu küçülterek gösteriyor. Bu filmdeki rolü ile ve geç bir yaşta sinemaya ilk adımını atan Meryl Streep de çok küçük bir rolde de olsa sonraki parlak kariyerinin ilk sinyallerini vermeyi başarıyor.

Douglas Slocombe’un muhteşem görüntüleri var bir de elbette. Lillian’ın geriye dönüşlerle hatırladığı mutlu çocukluk ve gençlik günleri sahnelerindeki ışığın kullanımından gece vakti trenin gardan çıktığı sahneye kadar Slocombe filme damgasını vurmuş. Özellikle bu son sahnede kameranın açısı ve kadraj içine aldıkları ile sanatçı sinemada belki binlerce kez çekilmiş bir sahnede bile her zaman yeni bir şeyler söylenebileceğini ispatlıyor bir kez daha. Bu görüntülere eşlik eden Georges Delerue imzalı müzik de filmin artıları arasına yazılmalı.

Yukarıda bahsettiğim kafedeki son buluşma, Viyana üniversitesindeki Nazi sempatizanı gençlerin baskın sahnesi (her ne kadar sahnenin sonu garip bir biçimde kesilmiş gibi dursa da) veya açılıştaki yemek sahnesi (ki bu sahne Julia’nın inançları, fedakârlığı ve mücadelesi ile yüz seksen derece zıt bir dünyayı gösteriyor) gibi kimi parlak anları da olan film insanlık tarihinin karanlık anlarında sessiz kalmayı seçen büyük çoğunluğun aksine bir şekilde ve neyse ki cesur insanların da ortaya çıkabileceğini göstermesi ile de ilgiyi toplamayı başarıyor. Kimi kusurlarını görmemezliğe geleceğiniz türden ve işte o herhangi bir gerekçe bulma telaşına düşmeden sevilen filmlerden. Kaldı ki yeterince iyi anlatılamamış olsa da, ki dostluğu anlatmak aşkı anlatmaktan çok daha zordur sinemada çünkü aşkı seksten kimi güçlü trajik noktalara kadar pek çok etki gücü yüksek noktaya taşımak kolayken dostluk bir şekilde daha alçak perdeden seyreder aşka göre, dostluğun güzelliğini ve yüceliğini kendisine konu edinen bir film ilgiyi mutlak bir biçimde hak eder diye düşünüyorum.

The Conspirator – Robert Redford (2010)

“Savaş zamanında kanunların sesi kesilir”

Abraham Lincoln’ün öldürülmesinden sorumlu tutulanlar ile birlikte yargılanan Mary Surrat’in davasının hikayesi.

Birleşik Devletler sinemasının liberal kanadından Robert Redford’un ABD tarihindeki olayları gerçeğe mümkün olduğunca yakın bir içerik ile sinemaya aktarmak için kurulan “American Film Company” adına çektiği bir film. Belki işte tam da bu nedenle film zaman zaman bir tarih kitabından bölüm okurmuş hissini veren, sinemasal tadı biraz eksik kalmış ama profesyonel ellerin dokunduğu hissini de yansıtmayı başaran bir çalışma olmuş.

İktidar sahiplerinin gerçeklere yeni bir biçim vermek, onları gerekirse çarpıtmak ve şu ya da bu nedenle (ama her zaman yüce, kutsal bir takım nedenlerle) kurban belirlemek hakkı oldu tarihte. Lincoln suikastinin parçası olmakla suçlanan Surrat de Güneylileri iç savaşta yenmeyi başaran Kuzeylilerin kendilerince haklı gerekçelerle kararını baştan verdikleri bir yargılamanın kurbanı olmuş görünüyor filme göre. Suikast sonrasında kadının cezalandırılmaması, suçlu olup olmadığından bağımsız olarak, Güneylilere yeni bir suikast için cesaret verirken Kuzeylilerde de intikam düşüncesi yaratacaktır bu güç sahiplerine göre ve tüm bunları engellemek adına bir bireyin kurban edilmesi ve bu arada adaletten uzaklaşılması tereddüt edilecek bir konu değildir. Film işte bu adalet kavramına ve herkesin adil yargılama hakkına sahip olmasına önem veren ama başta kadının suçluluğu konusunda kendisi de emin olan bir liberal avukatın dava boyunca bu en temel insan hakkı uğruna verdiği mücadeleyi aktarıyor seyircisine. Bir sivilin askeri mahkemede yargılanmasından, tanıkların korkutularak veya ödüllendirilerek ifadelerinin değiştirilmesine kadar adil bir yargılamaya ters düşen her şey var bu davada. Delillerin savunma tarafından mahkeme gününe kadar gizli tutulması da dahil pek çok uygulama günümüzde bir ileri demokrasi ülkesini de akla getirmiyor değil doğrusu.

Filmin suikast(ler) sahnesine başlarda ayırdığı bölüm filmin geneli ile kıyaslandığında biraz geçiştirilmiş ve sanki bir resmi tutanaktaki gerçek ifadelerin (tarih temalı popüler bir televizyon kanalının belgesel tarzı kadar gerçek) görselleştirilmiş hali gibi duruyor. Sonrası ise çoğunlukla mahkeme salonunda geçen iyiler ile kötüler arasındaki bir mücadelenin yönetmenin çok fazla müdahele etmediği hikâyesi görünümünde daha çok. James McAvoy’un idare ettiği filmde Robin Wright çarpıcı bir performans verme potansiyeli yüksek olan rolünde bu potansiyelin tümünü gerçekleştirememiş ve takındığı ve karakterine yakışan yüz ifadesini film boyunca muhafaza etmiş gibi. Senaryo avukatın kız arkadaşı, yargılanan kadının kızı veya diğer kimi yan karakterleri derinleştirmeden sadece bu gerçek hikâyeyi anlatmak için ihtiyaç duyduğu kadar kullanıyor ve bu da filmin içine girmeyi zorlaştırıyor bir parça.

Filmin takdir edilmesi gereken ve belki aynı ölçüde de eleştiriyi teşvik eden yanı ise hemen sadece sadece davaya odaklanması ve iç savaşın sebeplerinden adil olmayan bir yargılamanın içinde bırakılan kadının Güneylileri destekleyen bir insan olarak savunduğu değerlere kadar hiçbir konuyu gündeme getirmemesi. Sonuçta savaşın arkasındaki nedenlerden biri de Güneylilerin köleliğe karşı çıkan Lincoln’ün başkan seçilmesi nedeni ile Birleşik Devletlerden ayrılma kararı idi. Film tüm bunları bir kenara koyarak yargılananın kimliğine, savunduklarına değil yargılandığı konuda suçlu olup olmadığına bakmasını istiyor seyircinin. Günümüz Türkiye’sindeki kimi davalarda yargılananların yargı konusu olan olayla ilgili olarak değil inançları, geçmişleri ve savundukları değerlerle gündeme getirildiğini düşününce filmin bu seçimi çok doğru bence ama sıradan bir Amerikalının bu konudaki hassasiyeti farklı olacaktır muhtemelen.

Mahkeme sahnelerinin ağırlıklı olduğu bir filmde yönetmenin yüzlerce benzeri çekilmiş bu sahnelerde özel bir yaratıcılık göstermesini beklemek hakkımız ama pek çok televizyon dizisinde tanık olacağınız sahneler burada da yerini almış; duruşmayı izleyenlerin kahkahaları, protestoları ve duruşma salonunda şaşkınlığın doğurduğu sessizlik anları birbirini kovalarken siz de bunları daha önce gördüğünüz hissinden kaçamıyorsunuz. Okul hayatında tarih dersinden hoşlanmayanları yapımın profesyonelliği ikna edebilir mi bilmiyorum ama tarihteki önemli bir davayı hatırlamak ve adalete kim olduğumuzdan ve neyi savunduğumuzdan bağımsız olarak hepimizin ihtiyacı olduğunu hatırlatan bu film ilgiyi hak ediyor yine de.

(“Suikast”)