“Nasıl hatırlamıyormuş gibi davranabiliyorsun? Kalbimin senin için parçalandığını bilmiyormuşsun gibi? Yüzünün tüm bu karanlıkta yanan tek ışık olduğunu…”
Yorkshire’ın ıssız bozkırlarında yaşanan ve para, sınıf farkı, hırs ve hayallerin yarattığı engellere takılan tutkulu bir aşkın hikâyesi.
Emily Brontë’nin 1847 tarihli ve aynı adlı romanından uyarlanan senaryosunu Charles MacArthur, Ben Hecht ve John Huston’ın yazdığı, William Wyler’ın yönettiği bir ABD yapımı. En İyi Film dahil 8 dalda Oscar’a aday olan ve Siyah-Beyaz Görüntü dalında bu ödülün sahibi olan film, klasik Hollywood’un en önemli örneklerinden ve sinemanın bir kitle sanatı olduğunun da sağlam kanıtlarından biri. Bugün en çok Orson Welles’in “Citizen Kane” (1941, Yurttaş Kane) adlı başyapıtındaki çalışması ile hatırlanan ve mesleğinin en yaratıcı ve usta isimlerinden biri olan Gregg Toland’ın görüntülerinin en önemli kozlarından biri olduğu yapıt, romanın hayli kısaltılmış olmasının yoğunluğunu daha da artırdığı duygusal boyutuyla da ilgi çekiyor. Laurence Olivier, Merle Oberon, David Niven, Flora Robson ve Geraldine Fitzgerald’dan oluşan ana kadronun klasik sinema oyunculuklarının parlak örneklerini sergilediği film, Hollywood’un zirve dönemlerinden getirdiği hava ile ve aradan geçen 87 yıla rağmen değerini koruyan önemli bir popüler sinema eseri.
Emily Brontë ilk ve tek romanı olan “Wuthering Heights”ı, bunün unisex olsa da, geçmişte hemen sadece erkeklere verilen bir isimle, Ellis Bell adı ile yayımlamış. Dönemin pek çok kadın yazarının yaptığı gibi, kadın yazarlara karşı olan ön yargıdan kurtulmak ve ciddiye alınmak amacı ile başvurulan bir tercihti bu kuşkusuz. Onun bugün bir klasik olan romanı sessiz döneminden başlayarak sinemanın ve sonra da televizyonun ilgisini çekti hep ve beyazperde/ekran dışında, radyo oyunu, opera, müzikal, tiyatro oyunu ve çizgi roman olarak da çıktı meraklılarının karşısına. A.V. Bramble’ın 1920’de çektiği ve romanla aynı adı taşıyan sessiz filmi, bugün erişilebilir bir kopyası olmasa da ilk sinema uyarlaması olarak kabul ediliyor romanın. Luis Buñuel (“Abismos de Pasión”, 1954) ve Jacques Rivette (“Hurlevent”, 1985) gibi önemli yönetmenlerin de el attığı romanın şimdilik son uyarlamasını Emerald Fennell çekti 2026’da. Pek çok resmî veya gayriresmî uyarlamanın -en az- biri de Yeşilçam’dan gelmişti ve Metin Erksan, Sadık Şendil’in senaryosundan “Ölmeyen Aşk”ı çekmişti 1966’da. Erksan gibi tutkuların öyküsünü anlatmayı seven bir sinemacı için doğru bir kaynaktı bu roman ve Kartal Tibet, Nilüfer Koçyiğit ve Tanju Gürsu’nun başrolleri paylaştığı, ilgiyi hak eden bir sonuç çıkmıştı ortaya.
Emily Brontë’nin romanı 18. yüzyıl sonlarıyla 19. yüzyılın başlarında geçse de, filmde olaylar 19. yüzyılın ortalarına taşınmış. Değişikliğin gerekçesi olarak, o tarihte finansman sıkıntısı yaşayan yapımcı Samuel Goldwyn’in daha önce başka bir filmde kullanılan kostümleri yeniden değerlendirmek istemesi gösterilse de, aslında Goldwyn ve kostümleri tasarlayan Omar Kiam’ın, tercih ettikleri dönemin kostümlerinin seyirciye çok daha çekici geleceğini düşünmeleri olmuş asıl neden. Filmin kitaptan ayrıldığı tek ve asıl nokta bu değil ama; toplam 34 bölümden oluşan romanın sadece 16 bölümü aktarılmış senaryoya, bazı karakterler (özellikle de “ikinci nesil”den olanlar tamamen dışarıda bırakılmış ve kitaptan beyazperdeye aktarılan bazı olaylarda da önemli başka değişiklikler yapılmış. Samuel Goldwyn’in yönetmenin itirazlarına karşın filme eklettiği ve romanın yazarının niyetinin de tam tersi bir noktaya düşen final görüntüsü, onun “Filmi ben yaptım, Wyler sadece çekti” cümlesini de “doğruluyor” bir bakıma ve açılış jeneriğinde sinema tarihinde örneği pek görülmedik bir şekilde yapımcının adının yönetmeninkinden de sonra yazılmasının nedenini de anlamamızı sağlıyor.
Kırk beş kez aday olduğu (biri de bu filmdeki çalışması için) Oscar ödülünü dokuz kez kazanan Alfred Newman’ın güçlü ve dramatik tonları ağır basan müziğinin ilk andan itibaren eşlik ettiği jenerikle açılıyor film ve “İngiltere’nin çorak Yorkshire bozkırında, çevresindeki topraklar gibi çorak ve kuru bir ev”e kar fırtınasında yolunu kaybeden bir yabancının gelmesi ile başlıyor hikâye. Ev sahiplerinin gönülsüzce misafir ettiği ve yıllardır girilmemiş görünen, örümcek ağlarıyla kaplı, camları kırık ve toz içindeki bir odada ağırlanan adam, gece yarısı dışarıdan gelen ve içeri alınması için bağırarak yalvaran bir kadının sesi ile uyanır. Durumu haber verdiği ev sahibi Heathcliff (Laurence Olivier) öfkeyle misafirini evden kovar ve kendisi de kar fırtınasına rağmen dışarı fırlar. Misafir tanık olduğunun bir kâbusun sonucu olduğunu düşünse de, eline dokunan bir şey olduğunu ve karanlıkta duran bir kadını da gördüğünü söyler evdekilere. Evde çalışanlardan biri olan kadın (Flora Robson) bunun ölen Cathy (Merle Oberon) olduğunu söyler ve hayaletlere inanmadığını söyleyen misafire şu sözleri söyleyerek hikâyeyi anlatmaya başlar: “Belki de size hikâyesini anlatsam, fikiriniz değişebilir ölenlerin geri gelmesi konusunda. Belki de benim gibi anlarsınız onları geri getiren bir güç olduğunu, eğer hayattayken kalpleri yeterince tutku dolu idiyse”. 40 yıl önce başlayan bu öykü, Heathcliff, onu çocukluğunda sokakta bularak evine getiren adamın kızı olan Cathy, oğlu Hindley (Hugh Williams) komşuları Edgar (David Niven) ve onun kız kardeşi Isabella’nın (Geraldine Fitzgerald) da dahil olacağı ve Heathcliff ile Cathy arasındaki tutkulu aşkın ve bu aşkın yaratacağı trajik sonuçların anlatımı olacaktır.
Film bir Hollywood yapımı ve romanın hayli kısalıltmasının da sonucu olarak duyguların şiddetini plana çıkaran bir yaklaşım seçilmiş. Bu bağlamda; tutku, hırs ve intikam öyküdeki temel eylemlerin (ve eylemsizliklerin) nedeni olarak ortaya çıkıyor. Filmin güçlü popülaritesini sağlayan da bu yanı kuşkusuz ve, sağlam oyunculukların ve Wyler’ın usta klasik sinema dilinin sayesinde bu hisler bize de oldukça güçlü bir biçimde yansıyor. Elbette öykünün üzerinde durulması gereken bir de sınıf farkı meselesi var; Cathy’nin kararsızlıkları ve seçimleri, Heathcliff’ten beklentileri ve ideal mutluluk tarifleri gerçeklerle, daha doğrusu Heathcliff’in gerçekleriyle çatışınca olanlar bu farkın sonucu. Aslında belki de sınıftan çok, servet bu farkı yaratan; Heathcliff’in kendi servetini yarattığında mutluluğa erişememelerinin nedeni örneğin, genç adamın kökeninden çok, artık çok geç olması. Gizlice bir baloyu gözetlerken yakalandıklarında Heathcliff ve Cathy’e verilen tepkilerdeki farklılık da bu sınıf/servet meselesinin bir sonucu kuşkusuz.
Senaryo iki aşık arasındaki tutku ve çatışmayı güçlü biçimde işlerken, Hindley’in çöküşünü ikna edici bir gerçekliğe kavuşturamamış ve adeta onun, çocukluğunda da tanık olduğumuz kıskançlık ve katı yürekliliğinin tek neden olduğunu düşünmemize yol açıyor. Elbette romanın önemli bir kısmının senaryoda yer bulamamasının da bunda inkâr edilemez bir payı var ama sonuç öykünün bu kısmının eksik kalmış olması olmuş. Anlatıcı sesin çok az kullanılmasıysa, bu yönteme başvurulan anların “gösterilemeyeni anlatma” tercihinden kaynaklandığını ve bunun da kolaya kaçmak anlamına geldiğini gösteriyor bize. Bu sıkıntılarına karşın film, görüntü yönetmeni Gregg Toland’ın ustalığından aldığı desteğin de katkısıyla kendisini ilgi ile izletmeyi başarıyor. Siyah-beyaz estetiğin kullanımının parlak bir örneğini sergiliyor Toland burada. İki âşık kendileri olabildikleri tek yerde, kayalıklarda buluştuklarında (“Aşağıda hiçbir şey gerçek değil. Bizim hayatımız burada”) kameranın onları hep alttan çekerek, adeta aralarındaki tutkuyu yüceltmesi gibi başarılı seçimler, alan derinliğinin yine Toland’ın “Citizen Kane”de zirveye taşıyacağı kullanımının ilk örneklerinden birinin sergilenmesi ve romandaki naif şiirselliği daha da ileriye taşıyan görüntülerle film seyirciyi görsel açıdan kesinlikle tatmin ediyor. İki ana karakterini de tüm zayıflıkları ve sadece kendilerine değil, etraflarındakilere de verdikleri zararlarla birlikte göstermekten kaçınmayan ve dönemin anaakım bir Hollywood filminden farklı davranabilen yapıt, “Seni bir ömür boyu tüm ruhuyla sevse bile, benim seni tek bir günde sevdiğim kadar sevemez” gibi cümlelerle de etkileyici olmayı başaran bir çalışma. Görülmesi gereken bir klasik.
(“Uğultulu Tepeler”)