Sandome No Satsujin – Hirokazu Koreeda (2017)

“Bu dünyada, hiç doğmamış olması gereken insanlar var”

Çalıştığı fabrikanın patronunu öldürdüğünü itiraf eden bir adamın yargılanması sırasında yaşananların hikâyesi.

Japon yönetmen Hirokazu Koreeda’nın yazdığı, yönettiği ve kurgusunu da gerçekleştirdiği bir Japonya yapımı. Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan için yarışan film, Koreeda’nın önceki filmleri ile biçimsel ortaklıkları olan ama içerik olarak farklılaşan bir çalışma. “Sıradan insanların günlük hayatları”ndan anları tadına doyulmaz bir incelikle ve zarafeti elden hiç bırakmadan anlatan filmleri ile bilinen yaratıcı yönetmenin bu filmi, mizansen anlayışını çok fazla değiştirmese de daha sert bir hikâyeye yöneldiği ve seyirciyi sorular ile daha doğrudan karşı karşıya bıraktığı bir çalışma. Adalet, gerçek gibi kavramlar üzerinde seyirciyi kendisi ile birlikte dolaştıran film, sinemanın bu “yumuşak usta”sının yarattığı dünyayı bir kez daha sahici kıldığı ve popüler/kolay olanın değil, kalıcı olanın peşine düştğü ve bize de birey olarak sorumluluklarımızı sorgulattığı bir hikâye anlatıyor ve kesinlikle hak ediyor ilgiyi.

Ludovico Einaudi’nin klasik esintili müziğinin eşlik ettiği sert bir sahne ile açılıyor film. Yönetmenin filmografisini bilenleri şaşırtacak bu açılış sahnesinde bir adam bir diğerinin başına sert bir cisimle vurarak onu öldürüyor ve ardından da yakıyor cesedi. İşlediği cinayeti itiraf eden adamın davasına bakan avukatlar onun ifadelerindeki çelişkiler nedeni ile bir başka avukatın da katılmasını istiyorlar davaya ki bu avukat katilin otuz yıl önce işlediği bir başka cinayette onu yargılayan yargıcın da oğlu. Film bu dava üzerinden -bir kısmı mahkeme salonunda geçse de bir mahkeme salonu filmi değil bu; hikâye, katilin ve kurbanın hayatındaki karakterleri ve başta avukatların ofisi olmak üzere farklı mekanları dolaşıyor ağırlıklı olarak- bizden adalet sistemi ve gerçeğin ne demek olduğu üzerine düşünmemizi bekliyor ve bu sorulara kendisi net bir cevap vermemeye de özen gösteriyor. Tam da bu nedenle, seyrettiğimiz hikâyede katilin değişen veya çelişen ifadeleri ile gerçekte ne olup bittiği hakkında hemen her sahnede yeni bir parçayı keşfetmemiz (ya da keşfettiğimizi sanmamız) doğru bir seçim olarak görünüyor. Gerçekten hiç doğmamış olması gereken insanlar var mıdır, kimin suçlu olduğuna kim karar verir/verebilir, adalet sistemi tam olarak neye hizmet eder, gerçek nedir gibi sorular hikâye süresince karşımıza gelirken, Hirokazu Koreeda bu kez bir parça arka planda tutmuş olsa da yine sıradan bireylerin hikâyelerini anlatıyor aslında. Bu kez o hikâyeler yukarıdaki soruları sormanın aracı olma işlevi taşısalar da, yine de yönetmen karakterlerinin her birinin kendi dünyaları, arzuları, acıları, özlemleri olduğunu unutmuyor ve unutturmuyor.

Avukatlardan birinin katilin sürekli ifadelerini değiştirmesi karşısında birlikte çalıştığı diğer avukatlara “Doğru diye bir şey yok. Gerçeği asla öğenemeyeceğiz.” demesi gibi biz de hikâyede neyin doğru olduğundan emin olamıyoruz ve yine aynı avukatın gerçeğin belirsizliği nedeni ile dile getirdiği “O yüzden hangisi dosyamıza yarıyorsa, onu seçeceğiz” önerisinde olduğu gibi biz de inandığımız değerlere uygun olanı seçeceğiz belki de gerçeğin/doğrunun ne olduğuna karar verirken. Film sadece gerçeğin ne olduğunu değil, doğru olanın ne olduğunu da sorguluyor ve sorgulatıyor. Babasının 30 yıl önce idam cezası vermeyip 30 yıl cezaya çarptırdığı adamın şimdi yeni bir cinayet işlemesi (ya da işlediğini söylemesi) idam cezası tartışmasını da koyuyor önümüze hikâyenin yan temalarından biri olarak. Koreeda’nın senaryosu her bir sahnede gerçeğin farklı bir yönünü bize açarken buradan ufak çaplı bir gerilim de üretiyor filmi zenginleştirecek bir şekilde. Bununla da yetinmiyor sinemacı ve bir sahnedeki bir konuşmanın (avukatı ile kızı arasında geçen bir konuşma bu) aynısını bir başka sahneye (avukat ile katil arasındaki bir görüşme) taşıyarak avukatı ve bizi şaşırtan bir “metafizik” öge de yaratmaktan çekinmiyor ki bu metafizik durum katilin kimi hareketlerinin avukata geçmesi (örneğin elinin tersi ile yüzünü silmesi; bu hareketi katil cinayetten sonra yüzüne sıçrayan kanı temizlemek için yapmıştı) gibi unsurlarla da destekliyor. Ne var ki bir gerçeküstü içeriğin veya biçimselliğin peşinde değil yönetmen; önceki filmlerinde olduğu gibi yine yumuşak kamera hareketlerinin ağır bastığı bir sahneleme ile anlatıyor hikâyesini ve bu “normal görünmeyen” unsurları hikâyesinin belirsizliğini desteklemek için kullanıyor asıl olarak.

Avukat ile katil arasındaki görüşmeler (özellikle yakın plan yüzlere odaklanıldığı görüşme) ve bu görüşmelerin birinde ikilinin yüzleri iç içe geçerken birbirlerini karşılıklı sorgulamaları gibi etkileyici anları olan filmde Koreeda -kendi ifadesi ile- “bir avukat ne olduğunu gerçekten öğrenmek isteseydi ne olurdu?” sorusu üzerinden ilerletmiş hikâyesini. Vardığı noktanın belirsizliği belki de en doğru cevap bu soru için. Avukatın yöntemi ve sakin tavrının karşılığı olan bir mizansen seçmiş Koreeda ve doğal olarak hikâyesine ve kendine uygun bir biçim belirlemiş. Benzer bir örtüşmeyi de katil ile avukatın kişisel hikâyeleri üzerinde -ve yine zarifçe- üreten bu filmde oyuncuların tümünün -bir Koreeda filmine yakışacak şekilde elbette- sade oyunculukları ile göz doldurduklarını ekleyelim son olarak.

(“The Third Murder” – “Son Cinayet”)

The Lookout – Scott Frank (2007)

“Babam bana hep derdi ki, herhalde uzlaştığımız tek şey de budur, para kimdeyse güç de ondadır. Bunu defterine not almak isteyebilirsin; ileride hatırlaman gerekecek bir şey bu”

Bir trafik kazası nedeni ile hayatı altüst olan ve tekrar normal bir yaşamı hedefleyen genç bir adamın, çalıştığı bankayı soymayı planlayan bir çetenin parçası olmasının hikâyesi.

Sinemaya senarist olarak başlayan ve aralarında “Little Man Tate – Küçük Adam”, “Dead Again – Yeniden Ölmek”, “Out of Sight – Aşk ve Para” ve “Minority Report – Azınlık Raporu”nun da olduğu ve bazıları gişede de başarılı olmuş filmlerin senaryolarını yazan Scott Frank’ın ilk yönetmenlik çalışması. ABD yapımı olan film gişede yeterince başarılı olamasa da eleştirmenlerin beğendiği bir çalışma olmuştu ve Frank’ın bir suç filmini gerilimi de çekici bir biçimde kullanarak anlatması ilgi toplamıştı. Frank’in bu filminin belki de en başarılı olduğu yönü, bir suç hikâyesini özellikle baş karakterinin psikolojik durumunu hiç ihmal etmeden ve hikâyenin önemli bir parçası yaparak anlatabilmesi. Geçirdiği beyin travmasının etkileri ile yaşayan ve normal bir yaşamı özleyen genç adamın zayıflıklarını kullanan çetenin onu sürüklediği noktada ve sonrasında yaşananları -önemli bir nokta hariç olmak üzere- inandırıcı ve sürükleyici bir şekilde anlatan film, başroldeki Joseph Gordon-Levitt ile yardımcı rollerdeki Jeff Daniels ve Matthew Goode’un performanslarından da güçlü bir destek alıyor.

Hikâye, kahramanının kendisinin de nedeni olduğu trajik kazanın dört yıl sonrasında başlıyor. Kazada iki arkadaşı ölmüş, kız arkadaşı ise sakat kalmıştır. Popüler bir buz hokeyi sporcusu olan genç adam şimdi sürekli olarak ilaç kullanmak zorunda, ağlama krizlerine kapılıyor, unutkanlıkların hâkim olduğu ve sosyal ilişkilerinde ihtiyaç duyduğu filtrelerden yoksun (örneğin aklından geçeni aynen söylüyor karşısındakini hiç düşünmeden) bir hayat sürüyor ve kendi başına ayakta kalabileceğine güvenmeyen zengin babasının kısıtlı bir hayat sürmesine yetecek kadar verdiği para ile yaşamaya çalışıyor. Geceleri küçük bir kasabadaki bir bankada bekçi olarak kalan ve temizlik işlerini yapan genç adam veznede çalışmayı hedefliyor ama travmasının neden olduğu problemleri nedeni ile banka müdürünü ikna edemiyor buna. İşte bu güvensiz hayatın ortasında karşısına çıkan bir çete lideri genç adamın zayıflıklarını, öfkesini ve kendini kanıtlama arzusunu kullanarak, onu kendi planlarının parçası yapıyor.

Scott Frank, Joseph Gordon-Levitt’in gerçekçi performansından aldığı destekle karakterinin hikâyesini inandırıcı, çekici, gerilimli ve heyecanlı kılmayı başarmış görünüyor. İnandırıcılık konusunda temel bir sıkıntısı var yine de: Kahramanımızın tüm travmalarına, sıkıntılarına ve öfkesine ve hatta Matthew Goode’un başarı ile canlandırdığı çete liderinin “ikna kabiliyeti”ne rağmen, böyle tehlikeli bir suçun parçası olmayı kabullenmesi bir parça zor görünüyor. Üstelik aynı evi paylaştığı ve kendisine sonsuz bir desteği olan görme engelli bir arkadaşın varlığını da dikkate alırsak, önemli bir problem bu film için kuşkusuz ama neyse ki Gordon-Levitt’in oyunculuğu ile Frank’ın senaryo becerisi ve hikâyesini gerilimi diri tutarak anlatabilmesi bu sıkıntının üzerini önemli ölçüde örtüyor. Deneyimli besteci -sekiz Oscar ve dört Altın Küre adaylığı bulunan- James Newton Howard’ın hikâyenin içeriği ve temposu ile hayli iyi örtüşen müziğinin de katkısı ile ama asıl olarak Scott Frank’ın yönetmenlik becerisi sayesinde hikâyenin kahramanının akıbetini merak ediyor ve olan bitenleri ilgi ile izliyorsunuz. İyi çekilmiş ve iyi oynanmış küçük bir film ortaya çıkarmış Frank ve bu ilk yönetmenlik denemesinin altından başarı ile kalkmış.

Görüntü yönetmeni Alar Kivilo’nun ışık ve gölgeyi başarılı bir şekilde kullandığı ve kameranın karakterleri hep odağında tutarak gerek iç gerek dış çekimlerde bir yakınlık ve yoğunluk hissi yarattığı film, açılıştaki kaza sahnesinden başlayarak tüm hikâye boyunca teknik unsurlar açısından da hep vasatın üzerinde ilerliyor. Bir teknik gösterinin peşine düşmeden yakalanan etkileyicilik açısından da Scott Frank’ı takdir etmek ve hikâyesini seyirciyi de kendisini hep parçasıymış gibi hisssettirecek şekilde anlatabildiği için övmek gerekiyor. Kahramanının duygusal iniş çıkışları ve trajedisi bir parça daha etkili olarak anlatılabilirmiş gibi görünse de ve özellikle kadın karakterler bir parça sıradan ve fazlası ile tanıdık olsa da, bir “kara film” olarak niteleyebileceğimiz bu çalışma kesinlikle görülmeyi hak ediyor. Joseph Gordon-Levitt’in karakterinin içine giren ama onu bir şova soyunmadan, aksine sadelikle canlandırdığı çarpıcı performansı bile filmi izlemek için yeterli bir neden.

(“Gözcü”)

Relatos Salvajes – Damián Szifron (2014)

“Fare zehirinin son kullanma tarihi geçerse, daha mı az zehirli olur?”

Öfke ve intikam tutkusunun çığrından çıkardığı insanları anlatan altı hikâye.

Arjantinli sinemacı Damián Szifron’un yazdığı ve yönettiği, Arjantin ve İspanya ortak yapımı olarak çekilen bir film. Szifron’un -Germán Servidio’nun da katkıda bulunduğu- senaryosu altı farklı hikâye anlatırken bize, komediden drama gerilimden kara mizaha farklı duraklara uğruyor ve her biri farklı çekicilikleri olan içerikleri ile seyirciye “nedir bu insanların derdi?” sorusunu sordurmayı başarıyor. Ortak temaları dışında birbirilerinden tamamen bağımsız olan hikâyelerin her biri, öfkeli karakterlerinin bir şekilde bu öfkelerinin sona ermesine veya yatışmasına neden olacak şekilde sonlanırken, intikamın bazen soğuk yenen bir yemek olduğunu ama bazen de sıcağı sıcağına eyleme geçmeyi gerektiren bir durumun sonucu olduğunu anlatıyor. Hikâyelerin tümü kesinlikle iyi yazılmış -kuşkusuz öne çıkanlar var- ve başarılı kısa hikâyelerin o çekici vuruculuklarına sahip. Cannes’da Altın Palmiye için yarışan, 2015 yılında Oscar’a Yabancı Dilde En İyi Film dalında aday olan (ve son beşe kalan) ve pek çok festival ve yıl sonu değerlendirmelerinden ödülle dönen film, bir yandan eğlendirirken bir yandan da insanoğlunun hırsları, tutkuları, öfkeleri ve arzuları ile aslında nasıl zavallı olduğunu da gösteriyor bize.

Oyuncu kadroları da farklı olan altı ayrı hikâye anlatıyor film; aslında senaryonun ilk hâlinde yedinci bir hikâye daha varmış ama nedense çekilmemiş bu bölüm. Doğrudan ilk hikâye ile başlıyor film ve ardından eğlenceli bir müzik ve National Geographics dergisinde gördüğümüz türden hayvan fotoğrafları eşliğindeki açılış jeneriği ile devam ediyor. Yönetmen bu jenerikteki hayvanların her birinin hikâyelerin ana karakterlerinden birini temsil ettiğini söylemiş bir röportajında ve yönetmen olarak kendisinin sembolünün de tilki olduğunu belirtmiş.

“Tilki bakışı” ile anlatılan hikâyelere gelince: “Pasternak” adını taşıyan birincisinde tüm ömrü boyunca kendisine kötü davranan ve hayatını karartan herkesten toplu olarak intikam almayı planlayan bir adamın hikâyesini izliyoruz. Tesadüf sanılan gelişmelerin aslında bir planın parçası olduğunu karakterlerle birlikte bizim de yavaş yavaş farkettiğimiz filme eğlenceli ve çılgın bir giriş sağlarken diğer hikâyelerin bir parça gölgesinde kalıyor yine de bu ilk bölüm. “Fareler” adını taşıyan ikinci hikâyede yıllar önce kendisinin ve ailesinin hayatını mahveden bir gangsterle, çalıştığı restoranda tesadüfen karşılaşan bir garson kadının aşçının da teşviki ile giriştiği intikama tanık oluyoruz. Hayli sert bir kara mizahı olan bu bölüm iyi anlatılmış bir kısa hikâyenin nasıl etkileyici olabileceğini de gösteriyor bize ve ilk hikâyedeki gibi kahramanı için “mutlu” bir sonla biterken, o hikâyenin aksine kadının bu mutluluğunu daha uzun süre hissedeceğini de görüyoruz.

“En güçlü” adı verilen üçüncü hikâye, bir yol vermeme eyleminin neden olduğu hayli kanlı ve sert bir mücadeleyi ve daha da kanlı sonunu anlatıyor. “Çıldırmak” kelimesi ile açıklanabilecek bir çatışmaya girişiyor iki adam ve kimin daha güçlü olduğunu kanıtlamak isterlerken birbirlerine, yönetmenin hiç çekinmeden sergilediği sert görüntülerle, trajikomik bir “çığrından çıkma” olayının kahramanları oluyorlar. Hikâyenin sonunda, polis memurunun gördüğü manzaranın bir “tutku suçu”nun sonucu olduğunu tahmin etmesi bizi güldürürken, bir yandan az önce tanık olduğumuz vahşet nedeni ile bu gülme hissinden dolayı mahçup hissetmemize de neden oluyor. Gustavo Santaolalla’nın orijinal müziğinin yanısıra pop şarkılarının da kullanıldığı filmin bu hikâyesine Joe Esposito’nun 1983 tarihli “Lady, Lady, Lady” şarkısı eşlik ediyor. Dördüncü hikâye olan “Küçük Bomba” eski binaları dinamitle yıkma işinde uzman olan bir mühendisin arabasının yasak yere park edildiği gerekçesi ile çekilmesi ile başlayan ve dozu gittikçe artan öfkesini ve yasakla ilgili hiçbir uyarı olmamasını geçerli bir mazeret olarak görmeyen bürokrasinin onu çıldırtmasını anlatıyor. Finali kendisi kadar çarpıcı olmasa da prensip sahibi bir insanın modern dünyanın kuralları içinde nasıl çıldırabileceğini etkileyici bir şekilde anlatıyor bu hikâye bize ve kahramanını “mutlu” bir sona kavuşturuyor.

“Teklif” adındaki beşinci hikâyede hamile bir kadına çarparak ölümüne neden olan bir zengin aile çocuğunun babasının parası ve gücü sayesinde kurtarılmasını ve bu kurtarma operasyonunun parçası olan avukat, savcı ve bahçıvanın pazarlıklarının gittikçe çirkinleşmesine ailenin zengin reisinin tepki duyarak teklifini geri çekmesi ile ortalığın karışmasını anlatıyor. Toplumun tüm kesimlerine sert bir eleştiri içeren hikâye başroldeki Oscar Martinez’in oyunu ile de dikkat çekiyor. Yeri gelmişken, filmin altı hikâyesinde yer alan tüm kadronun hayli keyifli oyunculuklar gösterdiğini ve kadrodaki pek çok oyuncunun Arjantin Sinema Akademisi tarafından ödüllendirildiğini veya ödüle aday gösterildiğini de belirtelim bu filmdeki performansları ile. “Ölüm Bizi Ayırana Kadar” adını taşıyan son hikâye ise gerçek zamanlı olarak bir düğünde yaşananları anlatıyor ve damadın ihanetini öğrenen gelinin anlık intikam kararının neden olduğu kaosu ve komediyi sergiliyor. Beklenmeyen bir “mutlu” finalle biten hikâye filmin en çılgın sahnelerine de sahiplik ediyor.

Yukarıda kısaca anlatılan altı hikâyenin toplamı karanlık ve komik bir film olmuş kesinlikle. Arjantin sinemasının ünlü pek çok isminin filmin eğlencesine ve çılgınlığına uyum sağlamış performansları, Gustavo Santaolalla’nın parlak müzikleri ve görüntü yönetmeni Javier Julia’nın başarılı görüntü çalışması ile çekiciliğini artıran film sınırları zorlanan ve kontrollerini kaybeden insanların gidecekleri uç noktaları ve belki de en ilkel dürtülerimizin neden olabileceklerini eğlencesine kayıtsız kalamayacağınız bir şekilde anlatıyor. Modern dünyanın bizi insanlıktan çıkardığını gösteren filmin atmosferinde Pedro Almodovar’ın havasını sezeceklere, bu sinemacının filmin yapımcıları arasında yer aldığını belirtelim ve Damián Szifron’un hınzırca yazdığı hikâyelerine uygun dinamik ve eğlenceli mizanseninin başarısını da vurgulamış olalım. Kaçırılmaması gereken bir “eğlencelik” olarak, görmekte yarar var bu filmi.

(“Wild Tales” – “Asabiyim Ben”)

Victory – John Huston (1981)

“Siz üniformaya bağlısınız, bense futbola”

İkinci Dünya Savaşı’nda bir Alman esir kampında tutulan farklı uluslardan askerler ile Alman millî takımı arasında düzenlenen futbol maçının ve esirlerin kaçma planlarının hikâyesi.

Yabo Yablonsky, Djordje Milicevic ve Jeff Maguire’ın hikâyesinden Evan Jones ve Yablonsky’in senaryosunu yazdığı ve usta sinemacı John Huston’ın yönettiği bu futbol ve savaş filmi ABD, İngiltere ve İtalya ortak yapımı olarak çekilmiş. Başrollerinde Michael Caine, Max von Sydow ve Sylvester Stallone’nin yer aldığı filmde aralarında Brezilyalı Pelé, İngiliz Bobby Moore ve Arjantinli Osvaldo Ardiles’in de yer aldığı futbol dünyasının ünlü isimleri de irili ufaklı rollerde yer almışlar ve savaş esirlerinden oluşan takımın oyuncularını canlandırmışlar. Orijinal adı “Victory” olsa da “Escape to Victory” adı ile de bilinen ve bizde de bu ikinci ismin Türkçesi ile tanınan film çekiciliğini temel olarak ikinci yarısının büyük bir kısmında sergilenen futbol maçından alıyor. Bu maç sahneleri bir yana bırakılırsa, Huston’ın izine hemen hiç rastlayamadığımız çalışma doyurucu değil pek. Bir parça fazlası ile durgun olan film, Macar yönetmen Zoltan Fabri’nin 1962 yapımı “Két Félidő a Pokolban – Cehennemde İki Devre”sinden yola çıkılarak çekilmiş ve açıkçası bu klasiğin epey de gerisinde kalmış. Yine de pek çok ünlü futbolcunun yer aldığı film, gerek bu kadrosu gerekse faşist bir güce karşı farklı uluslardan bireylerin dayanışmasını göstermesi ile ilgi görebilir. Bir de elbette futbolun her zaman ve her koşul altında ne kadar önemli bir “sosyal olgu” olduğunu hatırlatması ile de ilgiyi hak ediyor.

Bill Conti’nin, Şostakoviç’in “Leningrad Senfonisi” adlı eserinden epeyce yararlanan (epey eleştirilmiş bu durum zamanında) görkemli müziğinin eşlik ettiği hikâye bir gece esir kampından kaçmaya çalışan bir adamın dikenli tellere takılarak yakalanması ve vurulması ile başlıyor. Ardından kampın büyüklüğünü ve esirlerin eğlenmek için futbol oynadığını gösteren gündüz görüntüleri geliyor karşımıza. Bir savaş ve futbol filmi seyredeceğimizi anlıyoruz ama bunların ilkinde tatmin edici bir içeriği olmayan film (ne Stallone’nin kamptan kaçışı ve Paris’e gidişi ne de futbolcuları stadyumdan kaçırma planları) tatmin edici bir gerilim sunamıyor seyirciye. Futbol ise -hemen tüm ikinci yarıya hâkim olması ve elbette tüm o ünlü futbolcuları ile- meraklılarının filme ilgisini çekmek için yeterli gibi görünüyor. Maç sahnelerinin “koreografi”sini Pelé ile birlikte İngiliz futbolcu Les Shannon’ın yaptığı filmde, başta Pelé olmak üzere ünlü futbolcuların şovlarını izliyoruz ki daha önce futbolla hiç ilgisi olmayan bir Amerikalı olarak kaçış planı gereği takımın kalecisi olan Stallone’nin de katkısı ile bu bölümler filme hem enerji hem de çekicilik katıyor. Yukarıda ismi anılanların yanısıra İskoç John Wark, Polonyalı Kazimierz Deyna, İngiliz Mike Summerbee, Belçikalı Paul van Himst ve Danimarkalı Søren Lindsted’in de aralarında olduğu tanınmış futbolcuların da yer aldığı filmde, Ipswich Town kulübünün oyuncuları da gerek Alman takımının oyuncuları rolünde gerekse Caine ve Stallone’nin “dublör”leri olarak yer Almışlar filmde; ve kuşkusuz tüm bu isimler bir futbolsever için yeterli bir gerekçe teşkil ediyor filmi görmek için.

“Rocky” filmi ile daha yeni yıldız olmuş olan Stallone’nin filmin de yıldızı olmak için epey çaba gösterdiği ve bu konuda direttiği de söyleniyor. Hatta finaldeki penaltı sahnesi onun bu kaprisi üzerine eklenmiş filme bu iddialara göre. Stallone’nin egosu hikâyenin dayanışma ve takım ruhu temaları ile pek uyuşmuyor kuşkusuz ama bu durum bir yana, filmin belki de asıl ilginç yanı kamptaki esir subaylardan biri olan ve geçmişte ünlü bir futbolcu olan karakterin -Michael Caine- kamptaki diğer İngiliz subaylar ve maç fikrini ortaya atan futbol meraklısı Alman komutan ile ilişki ve çatışmaları. Esirlerden oluşan takımın teknik direktörlüğünü yapan bu karakter, futbola aşık ve maçı da milliyetçi (veya uluslararası bir kadro olduğunu göz önüne alırsak, müttefiklerin ruhuna odaklı) duygulardan çok rekabet ve futbol sevgisi açısından önemsiyor. Oysa diğer İngiliz subaylar için maç temel olarak kaçma planının bir aracı; hikâyenin en azından kaba bir dost/düşman ayrımı yerine bu “cüretkâr” farklı düşünceyi içermesi takdiri hak ediyor. Alman subay da eski bir futbolcu ve o da kendi milletinden olanlarla benzer nedenlerle çatışıyor. Milliyetçiliğe karşı futbolun güzelliğini ortaya koyan bu çatışmalar sinemasal açıdan yeterince iyi kullanılıyor mu sorusunun cevabı ise ne yazık ki hayır. Biraz hantal olan senaryoda kaybolup gidiyor bu çatışmalar ve yeterince güçlü bir sese dönüşemiyorlar. Oysa çok sağlam bir gerilime kaynaklık etme potansiyeline sahipmiş bu çatışmalar. Yine de fubolla ilgili bir konuda hakkını teslim etmek gerekiyor senaryonun. Belki pek incelikle anlatılmış olmasa da, futbolun birleştiriciliği ve her türlü düşmanlığın önüne geçebileceği farklı sahnelerle -özellikle de finalde- karşımıza getiriliyor ve filme de sıcak bir hava katıyor. Futbolun birleştirici olduğu kadar ve zaman zaman daha da fazla ayrıştırıcı olabilmesi ise bu filmi ilgilendirmeyen ayrı bir gerçek kuşkusuz.

Pek çok Hollywood filminin aksine karakterlerin İngilizce değil kendi ana dillerinde konuştuğu çalışmaya bu açıdan olumlu puan vermek gerekirken, filmin birkaç başka problemini de anmak gerekiyor. Örneğin, Pelé gibi çok bilinen bir futbol yeteneğinin -o tarihlerde Brezilya, Almanya ile savaş halinde olmadığından, karakteri Trinidadlı olarak gösterilmiş inandıcılık açısından- kullanılması, onun “persona”sının hikâyenin önüne geçmesine yol açıyor ve gerçekçiliğini olumsuz yönde etkiliyor hikâyenin. Stallone’nin canlandırdığı karakterin mitolojideki Merkür’ün aynı zamanda “mesaj tanrısı” olduğunu bilmesi (hatta mitolojiden haberinin olması) pek inandırıcı değil ve onun oyuncu egosunu da tatmin edecek şekilde, daha önce hiç futbol oynamamış karakterinin nerede ise “Paris Panteri” olması da biraz zorlama duruyor. Onun bu kahramanlığını Amerikalı olmasına bağlayabiliriz kuşkusuz; sonuçta dünyayı her zaman onlar kurtarır!

Huston’ın kariyerinin vasat örneklerinden biri olan çalışma sinema tarihindeki “kaçış” veya “spor” filmlerinin önemli örneklerinden biri değil sonuç olarak. Almanların böyle bir futbol maçına izin vermesi veya kamptaki koşulların pek de o kadar kötü görünmemesi gibi tuhaflıkları da olan film yine de ilgi çekebilir. Üstelik finalde “Victoire” tezahüratları ve “La Marseillaise” ile başlatılan bir toplu kaçış da var bizi bekleyen ki bu sahne faşizme direnen bir halkın da sembolü olarak filme heyecan ve keyif katıyor.

(“Escape to Victory” – “Zafere Kaçış”)