Operation Avalanche – Matt Johnson (2016)

“Anlıyor musunuz, aya inişi kolayca uydurabiliriz. Hiç zor olmayacak; herkesin istediği, televizyonda bir görüntü ve bunu onlara verebiliriz”

Uzayın keşfi alanında SSCB ile rekabet içinde olan ABD’nin aya ilk insanlı inişi gerçekleştirmek için çalıştığı sırada bir Sovyet casusunu deşifre etmek için belgeselci kılığında NASA’ya giren iki CIA ajanının hikâyesi.

Genç Kanadalı sinemacı Matt Johnson’ın yönettiği ve senaryosunu Josh Boles ile birlikte yazdığı bir Kanada – ABD ortak yapımı. 2013’te çektiği ilk filmi “The Dirties”de olduğu gibi hikâyesinin ana ögelerinden biri olarak “film çekme”yi belirleyen Johnson, yine bu ilk filminde olduğu gibi başrolü de üstlenmiş bu ikinci uzun metrajlı filminde. Sahnelerin önemli bir kısmının doğaçlama olarak çekildiği filmin tüm görüntüleri iki ajanın yanlarındaki iki kameramanla birlikte çektiklerinden oluşuyor ve bu açıdan “found footage” denen sahte belgesel türü (özellikle 1999 yapımı “The Blair Witch Project – Blair Cadısı” ile popüler gündeme giren bir tür bu) içinde değerlendirilebilir bu çalışma. Sürekli hareket eden bir kamera, 1965 yılından gerçek görüntülerin de kullanılması, diyalogların doğallığı ve belgesel havası ile hayli gerçekçi görünen bu gerilim filmi kendine ait küçük mizahı ile de dikkat çekiyor. Aya aslında gidilmediğini iddia eden komplo teorisi meraklılarının özellikle keyifle izleyeceği bu çalışma, bu seyahati gerçekmiş gibi göstermeye önayak olan karakterlerinin kendilerinin bir komplo içine düşmelerini anlatıyor bize temel olarak. Yönetmenin sinema sevgisinin de göndermeleri aracılığı ile öne çıktığı film küçük ama eğlenceli bir yapıt ve yaratıcı bir fikrin çekiciliğine iyi bir örnek oluşturuyor.

Sovyetler ile kızışan uzay yarışında onların gerisinde kalmanın neden olduğu hırsın hâkim olduğu günlerde ABD’de geçiyor film. “ABD bekleyip dinlenmeyi ve arkalarına bakmayı seçenlerce inşa edilmemiştir” diyor filmin başlarındaki bir konuşmasında Kennedy. SSCB’nin uzaya ilk insan gönderen ülke olması ABD’nin imajına sert bir darbe vurduğu için tüm ülke SSCB’yi geride bırakacak hamleye hazırlanıyor o günlerde: Aya ilk insanı indirmek. O sırada KBG’nin NASA’ya bir casus yerleştirildiğinden şüpheleniliyor ve bu casusu tespit etmek için de yapımcı, yönetmen ve kameraman kılığında dört CIA ajanı NASA’ya gidiyor bir belgesel çekme kılıfı ile. CIA’nın bu operasyonundan NASA’nın da bilgisi yok ve film boyunca seyrettiğimiz tüm görüntüler işte bu ekibin çektiklerinden kurgulanmış ve ortaya bu “sahte belgesel” çıkmış.

Matt Johnson’ın sinema sevgisinin tüm bölümlerine sindiği bir film bu ve aya 1969’da aslında hiç inilmediğini öne sürenlerin “deliller”inin “gerçek” olduğunu anlamaları ile hayli mutlu olacakları bir çalışma. Neil Armstrong’un aya ilk ayak bastığında söylediği “İnsan için küçük, insanlık için büyük bir adım” sözünün kimin tarafından ne zaman ve nasıl yazıldığından rüzgâr olmayan ay ortamında ABD bayrağının dalgalanmasına ve ayda yürüyen astronotun kaskında yansıyan görüntüye kadar komplo teoricilerinin dile getirdiği pek çok konuda “kanıt” sunuyor film bize. Ünlü sinemacı Stanley Kubrick’in aya ilk insan indirmeyi gösteren fotoğraf ve videoların yaratıcısı olduğu da bu “inanmayan” insanların dile getirdikleri iddialardan biri; film bu iddiayı desteklemiyor ama aya inişi uyduran dört karakterin bu işi yaparken Kubrick’ten ve onun “2001: A Space Odyssey – 2001 Uzay Yolu Macerası” filminden nasıl esinlendiklerini gösteriyor. Matt Johnson hikâyesini anlatırken Kubrick’ten karakterini kendi adı ile oynamasına, Georges Méliès’nin “Le Voyage dans la Lune – Aya Seyahat” ve Kubrick’in “Dr. Strangelove” filmlerinden kurgu masasına kadar sinema dünyasını da akıllıca kullanıyor ve filmi bir gerilim filmi olduğu kadar bir sinema sevgisi filmi kılmayı da başarıyor. Matt Johnson’ın filmin hemen tüm görüntülerinde olmasının, görüntülerin “gerçek”liğinin doğal kıldığı bir şey olsa da aynı zamanda bir sinemacı olarak gerçek Matt Johnson’ı da öne çıkarmasını yine bu sinema sevgisinin bir göstergesi olarak görmek gerekiyor.

1960’lı yıllardan “Whipping Post” (John Fogerty), “But It’s Allright” (J. J. Jackson) ve “Fortunate Son” (Creedence Clearwater Revival) adlı şarkıların da yer aldığı keyifli bir soundtrack’i olan film özellikle ikinci yarısında artan gerilim ve aksiyon ile birlikte seyir zevkini de artıran bir çalışma. Soğuk Savaş’ın atmosferinin tedirgin ediciliğini de kendi mütevazı ölçülerinde başarı ile yaratan film kendine özgü “saçmalık”tan aldığı küçük mizahı ile eğlendirebilir de seyirciyi. Bir çöl ortamında yaratılan “ayda yürüme” görüntülerinin örneği olduğu bu mizah basit ama hikâye ile oldukça uyumlu. “Gerçek” olduğuna seyirciyi ikna etmeyi başaran film düşük bütçenin yaratıcı çözümlerle nasıl aşılabileceğinin de alçak gönüllü bir örneği olarak ilgiyi hak eden bir çalışma.

(“Çığ Operasyonu”)

Les Innocentes – Anne Fontaine (2016)

“Ne kadar dua etsem de teselli bulamıyorum. Her gün yeniden hatırlıyorum, her gün kokuları burnuma geliyor. Üç kere geri geldiler. Her seferinde onlar… Bizi öldürmeliydiler. Öldürmemeleri bir mucize”

İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra Polonya’daki Alman kamplarından kurtulan Fransızlara yardım etmek için Fransız Kızılhaç örgütünde çalışan bir kadın doktorun bölgedeki bir manastırdaki hamile rahibelere yardım etmesinin hikâyesi.

Filmdeki doktor karakterinin esinlendiği Fransız doktor Madeleine Pauliac’ın yeğeni olan Philippe Maynial’ın oluşturduğu fikirden yola çıkarak senaryosunu Sabrina B. Karine, Pascal Bonitzer, Anne Fontaine ve Alice Vial’ın yazdığı ve Fontaine’in yönettiği bir Fransa – Polonya ortak yapımı. César ödüllerine dört dalda (film, yönetmen, orijinal senaryo ve görüntü) aday olan film savaşın hemen ardından yaşanan ve yine savaşın neden olduğu trajedilere odaklanan bir çalışma. Savaşın, neden olduğu travmalar aracılığı ile aslında hep sürdüğünü, dolayısı ile aslında hiç bitmediğini gösteren film inanç kavramının iki zıt tarafında duran kadınları odağına alarak bir “kadın hikâyesi” anlatıyor bize ve dayanışmanın güzelliğini hatırlatıyor. Caroline Champetier’in hikâyeye çok iyi uyan “soğuk” görüntülerinin önemli bir katkı sağladığı film annelik, dinsel inançların gidebileceği noktalar ve “erkeklerin dünyasında kadınların yeri” gibi temaları da bünyesine alarak ilgiyi hak ediyor. Fontaine’in yönetmen olarak kendisini çok öne çıkarmadan etkileyici bir çalışma çıkardığı film, daha vurucu olabilirmiş açıkçası ama bu hâli ile de görülmesi gereken bir eser bu.

1945 yılının Aralık ayında geçiyor film. Savaş sona ermiş ve Polonya’da görev yapan Fransız Kızılhaç ekibindeki doktor kendisinden yardım isteyen bir rahibenin ısrarı üzerine bir manastıra gidiyor. Hem gördüğü manzara kendisini şaşırtıyor hem de manastıra amirlerinden izin almadan ve Sovyet askerlerinin taciz ve tehditlerine rağmen gittiği için kendisini de tehlikeye atıyor. Savaşın ardından dünyayı paylaşan güçlerden Sovyetler’in payına düşmüş Polonya’da Sovyet askerleri manastırın bulunduğu bölgedeki kadınlara tecavüz etmişler ve doktorun gördüğü hamile rahibeler resminin de nedeni bu. Manastırın başrahibesi olanları gizli tutmak ve kurumunu -ülkenin geleceğinden de ayrıca endişelenerek- korumak istiyor ama açılış sahnesinde bir ayin sesine eşlik eden kadın çığlıklarının da hatırlattığı gibi pek kolay değil bu.

Hikâye birkaç farklı tema üzerinden ilerliyor: Öncelikle din (ve inanç) konusu var ortaya çıkan. Doktorun atesit ve komünist (ve ona aşık bir başka doktorun yahudi) olması, bakirelik yemini etmiş olan rahibelerin tecavüze uğramaları, doktorun ihtiyacı olan herkese yardım etme yemini, bedenlerine yabancı bir elin değmesinden dehşete kapılan kadınların şimdi hamilelik süreçleri boyunca bu temaslardan uzak kalamayacak olmaları (“Muayene ederken Tanrı’yı bir kenara bırakamaz mıyız?” diye soruyor doktor bir sahnede), yaşanan kötülükler karşısında inançlarını sorgulayanlar gibi hususlar inanç kavramını hikâyenin odak noktasında tutuyor sürekli olarak. Başrahibenin doğan bir bebekle ilgili kararı dinsel inançların kişiyi götürebileceği noktayı bize gösterirken, film din karşıtı bir söylemin peşine düşmüyor pek. Daha çok kayıtsız bir itaatle itiraz etmeyi ve kişinin iradesini kullanmasını yan yana koyarak seyirce bırakıyor kararı. Cinselliği tamamen dışlayan bir hayat sürenlerle bu konuda bireysel özgürlüğünü yaşayan kadının zorunlu olarak bir araya gelmesi ve kadın doktorun hikâyedeki ana karakter olması annelik, doğum gibi ögelerle birlikte bir kadın hikâyesi yapıyor filmi aynı zamanda.

Hikâyenin temaları hayli geniş ve her biri de önemli ve belki tam da bu nedenle filmin her anında yeterince derinleşemediğini görüyorsunuz. Örneğin tecavüzün sonucu olan bir çocuğu sahiplenmek veya kadın dayanışması hem içerik hem görsel olarak bir parça daha etkileyici olabilecek bir potansiyele sahipmiş ama üzerinde yeterince durulmuyor bunların. Bu -belki çok da önemsiz olmayan- kusuru bir yana bırakılıp izlenmesi gereken bir çalışma bu yine de. Kadın yüzlerine odaklanan tüm o yakın plan çekimlerin özellikle vurguladığı etkileyici bir görsel havası var filmin. Rahibelerin yer aldığı sahnelerde klasik resmin havasını yansıtan ve özellikle yüzlerde yakaladığı hava ile Caravaggio’yu çağrıştıran bir yan var ki filme görsel açıdan müthiş bir zenginlik katıyor. Grégoire Hetzel’in müziğinin de sağladığı destek ile hikâye özellikle bu anlarda hayli üst bir düzeye çıkıyor. Yönetmen Fontaine’in hikâyeye neredeyse hiç müdahale etmemiş gibi görünen ama varlığını hissettirmeden ciddi bir katkı sağladığı mizanseninin övgüyü hak ettiği filmde erkek doktor karakterinin hikâyenin odağını dağıtması problemini de yönetmenin becerisi çoğunlukla çözüyor. Fontaine’in müdahale etmekten çok gözleyen bir tavrır alması ve hikâyenin düz görünen bir şekilde akmasına izin vermesi belki bir kolaycılık gibi durabilir ama açıkçası onun bu tercihi filme yalın ve gerçekçi bir hava kazandırırken sonucu da etkileyici kılmış.

Caroline Champetier’in mavinin soğukluğunun ağır bastığı görüntülerinin güzelleştirdiği filmin bir diğer adı “Agnus Dei”; Tanrı’nın cemaati günahlardan koruması ve onlara merhamet ve huzur bağışlamasını dileyen bu ilahide dile getirilenlerin mümkün olup olmadığı konusunda iyimser bir bakışı olan film, bunun için de dayanışmayı işaret ediyor bize. Bu iyimser yanına rağmen, hikâyenin hayli karanlık bir tarafı olduğunu da hatırlatalım son olarak.

(“Agnus Dei” – “The Innocents” – “Masumlar”)

Shepherds and Butchers – Oliver Schmitz (2016)

“Bir insandan aynı anda hem çoban hem kasap olmasını bekleyemezsiniz”

Nedeni anlaşılamayan bir şekilde yedi kişiyi öldüren ve idam cezası ile yargılanan bir gardiyan ve davasını üstlenen idam cezası karşıtı bir avukatın hikâyesi.

Güney Afrikalı yönetmen Oliver Schmitz’in yönettiği bir Güney Afrika, ABD ve Almanya ortak yapımı. Avukatlık ve Güney Afrika Yüksek Mahkemesi’nde yargıçlık yapmış yazar Chris Marnewick’in gerçek olaylardan esinlenen ve “Shepherds and Butchers” adını taşıyan romanından uyarlanan filmin senaryosunu Brian Cox yazmış. İnfazlarda görev alan genç bir gardiyanın travmasını ve trajedisini anlatan film idam cezasını da tartışma gündemine getirirken ilginç hikâyesi ile ilgi toplamayı başarıyor. Avukatı oynayan tecrübeli oyuncu Steve Coogan ve özellikle gardiyan rolündeki genç oyuncu Garion Dowds’un başarılı performanslar sundukları film -yönetmen Schmitz’in kariyerine de uygun olarak- bir televiyon filmi havasından öteye geçememiş görünüyor sinema düzeyi açısından değerlendirildiğinde. İyi bir polisiye dizinin iyi bir bölümünün belki bir parça ötesine geçebilmiş bir film bu ve sinema dilinden çok içeriği ile ilgiyi hak ediyor.

1987 yılında Güney Afrika’da geçiyor film ki bu tarihin özel bir önemi var: O yıl Güney Afrika’da 164 kişi idam edilmiş ve bu, ülke tarihinde bir rekor olmuş. 1995 yılında tamamen kaldırılmış idam cezası ama 2014 yılında bir ankette genç nüfusun %75’inin cezanın geri getirilmesi taraftarı olduğu ortaya çıkmış. Filmde de gördüğümüz gibi idam edilenlerin çoğu siyah ırktan. Hikâyemizdeki genç adamı savunanlardan biri idam cezasına karşı çalışmaları ile bilinen ve insan hakları konusunda da çalışmaları olan tecrübeli avukat kendisinden genç olan yardımcısına “Sence devlet insanları öldürmeli mi?” diye soruyor bir sahnede ve tüm süresi boyunca film de seyircisinin bu konu üzerinde düşünmesini bekliyor. Hikâyedeki gencin suçu açık ve yedi kişiyi bir gece vakti anlam verilemeyen bir şekilde, nerede ise sebepsiz yere öldürmüş. Öldürenin beyaz, ölenlerin ise siyah olması -filmin ne yazık ki yeterince ve doyurucu biçimde üzerinde durmadığı- bir farklı boyut da katıyor hikâyeye ama filmin asıl üzerinde durduğu genç bir adamdan “hem çoban hem kasap” olmasını bekleyen devletin sorumluluğu. On yedi yaşında bu işe başlamış genç adam ve “ölüm hücreleri”nden sorumlu olmuş. Görevi idam mahkumlarının son günlerinde onlarla ilgilenmek ve infaz sırasında da yanlarında bulunmak; bir başka ifade ile söylersek, ölümlerinden önce çobanlığını yaptığı insanların son anlarında kasaplığını üstlenmiş. Film tam 160 farklı kişinin infazında görev almış olan gencin devletin neden olduğu travmasını anlatıyor bize ve bunu yaparken avukatın askerî istihbarat görevlisi olan ve o da kendi kişisel travmasını yaşayan eniştesinin hikâyesinden de yararlanıyor. Genç adam Angola’daki çatışmalara katılmak zorunda kalacağı askerlik görevinden kaçabilmek için girmiş gardiyanlık işine (kendisine infaz görevi verileceğini bilmediği gibi herhangi bir eğitimden de geçirilmemiş), avukatın eniştesi ise bir asker olarak “görevi gereği” öldürüyor insanları.

Film hem idam cezasını eleştiriyor hem de devletin “gerektiğinde” nasıl acımasız bir katile dönüşebileceğini gösteriyor bize. Genç adamın ilk infaz görevinde (işteki ilk gününde mahkumları infaza götürmeye zorlanırken kimi götüreceğini kendisi seçmeye zorlanıyor ve ikinci günde de infazlara katılmak zorunda kalıyor) yaşadıkları ve infaz anlarında belli bir etkileyicilik yakalanırken, gardiyanın yedi cinayeti işlediği gün olan bitenleri de güçlü bir biçimde sergiliyor film. Ne var ki filmin geneli ele alındığında bu güçlü görünümün yerini bir “mahkeme salonu filmi”nin vasatlığı alıyor zaman zaman. İçeriğinin uyandırdığı heyecanı ve hikâyesinin gücünü sinema dilinde tekrarlayamıyor film. Savcı rolündeki Andrea Riseborough’un, birkaç sahne dışında senaryo kendisine pek şans vermese de, bulduğu fırsatları iyi değerlendirdiği ve etkileyici bir oyunculuk gösterdiği film, infaz sahneleri veya idamın cinayetin “yasal” olanı demek olduğunu hatırlatan “olay yeri incelemesi” bölümü gibi anlarında yakaladığı başarıyı hikâyesinin tümüne yayamamış özet olarak.

Evet, sinema dili olarak bir yenilik içermiyor film ama yine de hikâyesi ve dert edindiği konusu ile ilgiyi hak ediyor. Gerilen ipin, kırılan boyunların seslerini duyurmaktan çekinmeyen film her bir bireyin bir hikâyesi olduğunu hatırlatması ile de önemli olduğu gibi, devlet denen kurumun -maddî ve manevî- olarak nasıl en büyük katil olabileceğini de gösteriyor bize.

(“The Hangman: Shepherds and Butchers” – “Çobanlar ve Kasaplar”)

Love & Friendship – Whit Stillman (2016)

“O kadar zengin ve aptal bir adam uzun süre bekâr kalamaz”

Yeni dul Lady Susan’ın kendisi ve kızı için zengin kısmetler bulmak amacı ile giriştiği oyunların hikâyesi.

İngiliz yazar Jane Austen’ın 1794 yılında yazdığı tahmin edilen ve ancak ölümünden sonra, 1871’de basılan “Lady Susan” adlı “mektup roman”ından uyarlanan bir İrlanda, Fransa ve Hollanda ortak yapımı. Whit Stillman senaryosunu yazdığı ve yönettiği filme isim olarak Austen’ın oldukça küçük bir yaşta yazdığı bir başka romanının adını seçmiş. Başarılı oyuncu kadrosu ve iyi bir dönem komedisinin tüm o kostümlerin ağırlığından nasıl sıyrılıp başarılı ve eğlenceli bir filme dönüşebileceğinin parlak bir örneği olan çalışma, Austen’ın kendi döneminin romantik edebiyatı ile dalga geçen unsurlarını koruduğu gibi, dinamik anlatımı ile seyirciye hayli keyifli anlar da yaratmayı becermiş görünüyor. Kaynak eserin bir mektup-roman olduğunu düşünürsek, Stillman’ın mektuplar üzerinden ürettiği senaryosu ayrıca takdiri hak ediyor.

Mark Suozzo ve Benjamin Esdraffo’nun keyifli orijinal müziklerinin yanısıra Purcell, Mozart, Handel, Boyce ve Vivaldi’nin eserlerinden de yararlanan film işitsel alanda yakaladığı başarıyı Richard Van Oosterhout’un görüntü çalışmasında da tekrarlamış. Dönemin kadınlarının şık ama hareketi kısıtlayan ağır kostümlerine rağmen filmin yakaladığı dinamizmde Oosterhout’un filmin eğlencesini artıran kamera çalışmasının da büyük bir payı var kesinlikle. Bir başka ifade ile söylersek, Whit Stillman’ın senaryosundaki hınzır eğlencenin görsel karşılığını üretmeyi başaran bir görüntü çalışması bu. Eğlence (ama kaliteli türden bir eğlence bu) havasını daha ilk saniyelerinde başlatıyor film: Hikâyedeki karakterleri yaşadıkları mekanlar ile birlikte tanıtmayı seçen filmin bu ilk sahnesinde Langford’daki dört karakteri “İlahi cazibesi olan bir adam”, “zengin ve genç talipli (ama biraz boş konuşan biri)” gibi ifadelerle tanıtan film sonraki üç ayrı mekanda daha tekrarlıyor bu yaklaşımı ve oralardaki karakterleri de benzer şekilde kısa ama net cümlelerle getiriyor karşımıza. Bu şekilde hayli kalabalık sayıdaki karakteri bize hikâyeyi rahatça takip edebileceğimiz şekilde sunan senaryo, eğlenceli anlayışının da ilk örneğini vermiş oluyor.

Austen’ın sarkastik yaklaşımını günümüz sinemasına taşımayı başarmış bir hikâye bu. Lady Susan karakterinin oyunlarını ve diğer karakterlerin komedisini adeta bir vodvil havası ile sararak anlatıyor hikâyesini film. Lady Susan’ın oyunbazlığını, manipülasyon ve ayartma yeteneklerini ve bunun sonuçlarını yüzünüzde hep bir gülümseme ile izliyorsunuz ve iki genç karakter (Susan’ın kızı ile Susan’ın eltisinin erkek kardeşi) üzerinden üretilen melankolik romantizm ve gençliğin o güzel ve tatlı günleri de kesinlikle sizi filme çekiyor. Stillman’ın kendi senaryosuna çok uygun görünen mizansen anlayışı da filmin en büyük kozlarından biri. Susan’ın tüm oyunlarına ve bu oyunlardan aldığı nerede ise sadistçe denecek zevke rağmen (“Senden hoşlanmamaya karar vermiş birine üstünlüğünü kabul ettirmek hoşuma gidiyor” diyor bir sahnede) sevebilmenizde de onun hikâyesi boyunca yarattığı sıcak ve samimi havanın büyük bir payı var. Stillman’ın küçük biçimsel oyunları da (karakterlerden biri bir mektubu okurken veya bir başka sahnede bir şiir okurken, metnin perdede satırlar halinde görüntülenmesi gibi) renk katmış filme.

Tüm iç ve dış çekimleri İrlanda’da gerçekleştirilen film mekanların güzelliğinden de çarpıcı bir biçimde yararlanmış. Tüm set ve kostüm çalışmaları da oldukça başarılı ama asıl olarak tüm o büyük malikâneler ve etraflarındaki müthiş doğa (yeşilin binbir tonu ifadesini hak eden bir güzellik bu) seyrettiğiniz görüntülere kayıtsız kalınamayacak bir güzellik katıyor. Bu müthiş fon önündeki oyuncuların başarısını da anmalı elbette: İstisnasız tüm oyuncular hikâyenin eğlencesinin tadını çıkarmış görünürken, özellikle iki isim öne çıkıyor: Lady Susan rolündeki Kate Beckinsale ve Susan’ın kızına talip Sir James Martin rolündeki Tom Bennett. Hayli sinir bozuzu bir aptal karakteri bu denli sevimli ve eğlenceli kılabildiği için Bennett’ı ayakta alkışlamak gerek kuşkusuz. Onun özellikle “Church, hill, Churchill” sahnesindeki performansı dört dörtlük. Stillman’ın -Austen’ın romanından taşıdığı- parlak diyaloglarından da aldıkları güçle tüm kadro döktürüyor kelimenin tam anlamı ile ve bu bol konuşmalı hikâyenin su gibi akıp gitmesini sağlıyorlar. “Onunla evlenmekle büyük bir hata yaptın; idare edilemeyecek kadar yaşlı, ölmeyecek kadar genç biri o” gibi Oscar Wilde’ı da hatırlatan sözlerle süslü olan hikâye yalanlar, blöfler, oyunlar, flörtler ve ayartmalarla sürüp giderken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz bile.

Belki de en (ve tek) önemli kusuru finalinin bir parça aniden olup bitivermesi filmin; çok daha sıkı ve vurucu bir sonu (hem içerik olarak hem biçimsel açıdan) hak ediyormuş kesinlikle bu hikâye. Bize sunulan son bir yarım kalmışlık havasına neden oluyor ama neyse ki filmin geri kalanı yeterince güçlü ve eğlendirici ve bu da finalin bir parça vasat olmasını affettiriyor. Genç bir kız olan Federica’nın, zengin taliplisini ısrarla ret ederken, hayatını nasıl kazanacağı sorulduğunda “ders vererek” demesi ve bu cevabın herkes tarafından küçümsenmesi, Austen’ın bu ilk dönem çalışmasında bile yer verdiği, kadının erkek karşısında yerleştirildiği adaletsiz konuma bir eleştirisi olarak görünüyor ve her ne kadar anlattığı hikayenin sosyal ve sınıf boyutlarına yeterince değinmese de filmi aynı zaman da eğlenceli de olabilen bir sosyal eleştiri olarak görmek gerekiyor. Eserleri sinemaya defalarca uyarlanan Jane Austen’ın ihmal edilmiş bir romanını gündeme getirmesi ve yazarın imzasına saygı gösterirken, kendi dünyasını da yaratabilmiş olması ile Whit Stillman’ın takdiri hak ettiği bu film iyi bir eğlencelik olarak ilgiyi hak ediyor. Dram ve trajedi dolu bir opera değil, eğlence dolu bir operet (ya da bunun sinema karşılığını) arayanlar için ideal.

(“Aşk ve Dostluk”)