Câini – Bogdan Mirica (2016)

“Burada karşıdan karşıya geçmek istersem, geçerim; şehirde bunu yapamazsın, beklemek zorundasın”

Kendisine miras kalan bir araziyi satmak üzere şehirden köyüne gelen adamın, büyükbabası ile ilgili gerçekleri ve satışı gerçekleştirmesinin düşündüğü kadar kolay olmadığını keşfetmesinin hikâyesi.

Rumen yönetmen Bogdan Mirica senaryosunu da yazdığı ve ilk kez yönetmen olarak görev aldığı bu filmini Romanya, Bulgaristan, Fransa ve Katar ortak yapımı olarak çekmiş. Cannes’da “Belirli Bir Bakış” bölümünde gösterilen ve sinema yazarlarının ödülü olan FIPRESCI’yi kazanan film, şehirde alışık olduğu kanun ve düzenden çok uzak bir dünya ile karşı karşıya kalan bir adamın yaşadıklarını anlatıyor bize. Western’e yakın bir havası olan çalışma, içeriğinin karanlık havası ile sert bir görünüme sahip ve “vahşi insanlar”ın egemen olduğu yerlere gelen uygar insanlar”ın içlerindeki korkuları haklı çıkaracak bir hikâyesi var. Düzenin temsilci olan polis şefinin çaresizliği ve yöntemleri ve satışı söz konusu olan topraklarda olan biten gizemli işlerin komünizm döneminde de yaşandığının vurgulanması, filmin Romanya sinemasının ülkenin “demokrasi”ye geçtikten sonra yaşadıklarına cevap olarak ürettiği son dönem örnekleri arasına koyulmasını da sağlayabilir. Daha fazla birşeyler olmasını bekleyecekleri bir parça hayal kırıklığına uğratabilecek ama aslında Mirica’nın da tam da bunu kırmak için basit tutmuş göründüğü ve sergilediği resmin tüm süslerini özellikle atmayı tercih ettiği ilginç bir film bu.

Sessiz görüntüler ile açılıyor film; otların üzerinde kayan kamera bir bataklığa götürüyor bizi ve bu bataklıkta fokurdayan bir noktada su üzerine ne olduğu anlaşılmayan küçük bir cisim çıkıyor. Buradan, ıssız bir yerde ve bir durakta(?) tek başına oturan bir adamın görüntüsüne geçiyoruz. Ardından aynı adamı yaşlı bir adam ile birlikte boş bir evi gezerken gösteriyor kamera ve onlara eşlik eden hayli pis görünümlü ve adı “polis” olan bir köpeğin huysuz havlamalarına tanık oluyoruz. Tüm bu giriş bölümleri bize ıssız ve izole bir ortamda geçen ve tekinsiz bir atmosferi olan bir hikâye izleyeceğimizi söylüyor temel olarak. Adamın kaldığı evin etrafında geceleri ortaya çıkan ve sadece seslerini duyduğumuz ve farlarını gördüğümüz arabalar ve bir köylünün polis şefine getirdiği ve ait olduğu bedenden koparılmış bir insan ayağı da bu tedirgin edici havayı güçlendiriyor. Yönetmen Bogdan Mirica bir başka filmde altı çizilecek ve hatta görkemli bir görselliğe konu olabilecek bu ögeleri genellikle yalın bir anlatımla ve mesafesini koruyarak gösteriyor. Bu bağlamda, filmi klasik bir western’den çok western’in havasını ödünç almış ve onu bağımsız sinemanın havası ile birleştirmiş bir modern eser olarak görmek mümkün. Şerifin kendisine getirilen ayağı özenle temizlediği sahneyi tek planda çeken ve uzun uzun gösteren Mirica’nın bu sert sahnedeki mesafeli tutumu onun işte bu farklı yaklaşımının bir örneği olarak görülebilir.

Sık sık sessiz anlara başvuran ve kamerasını hikâyesinin sertliğine zıt bir şekilde yumuşak kaydırma hareketleri ile kullanan Mirica’nın, ana karakter olarak tek bir kişiye (şehirden gelen genç adam) odaklanmış gibi görünse de aslında polis şefi ile ikinci bir ana karakter yaratmış olması da hikâyeyi zenginleştirmiş. Olup bitene göz yummak zorunda kalan ve kısıtlı imkânları ile, kendisini “Tanrı’dan korkarım ama o da benden korkar” diye tanımlayan kötü bir adamla mücadele eden bu yaşlı adamın hikâyesi de en az genç adamınki kadar önemli filmde. Hikâyenin ilk ve tek kadın karakterinin ancak ikinci yarıda karşımıza çıkması ve yaşananların pasif bir ögesi olarak kalması, filmi bu iki adamın ve çete liderinin ön plana çıktığı bir “erkek hikâyesi” olarak biçimlendiriyor.

Gerilimini gösterdiğinden daha çok, ima ettikleri ile yaratan ve sık sık da “rahatsız etmeyi başaran” filmde üç baş oyuncu (şehirli genç adamı oynayan Dragos Bucur, polis şefi rolündeki Gheorghe Visu ve acımasız çete liderini canlandıran Vlad Ivanov) rollerinin hakkını verirken, yönetmenin özellikle dizginlenmiş görünen anlatım tercihlerine uygun, yalın ama güçlü performanslar sergiliyorlar. “Tekinsiz taşra” filmlerine belki bir yenilik getirmeyen ve bazı anlarında da bir parça daha güçlü olmalıymış dedirten film, sadeliğin içinde yakaladığı tedirginlikle önemli bir çalışma kesinlikle. Mafyanın (ya da yasadışı güçlerin) komünizm döneminde de sonrasında da hükmünü sürebilmesini göstererek, rejim değişikliğinin “umut edilen” dünyayı getirmediğini dile getiren Rumen sinemasının benzer örnekleri arasına giren bu filmi görmekte yarar var.

(“Dogs” – “Köpekler”)

Eye in the Sky – Gavin Hood (2015)

“Eğer teröristler 80 kişiyi öldürürse, propaganda savaşını biz kazanırız; eğer biz bir çocuğu öldürürsek, onlar kazanır”

Kenya’daki bir evde intihar bombacısı olmaya hazırlananları ve onları yönlendiren terör örgütü liderlerini tespit eden asker ve bürokratların, atacakları füzenin evin hemen yanındaki küçük bir kızı da öldürme riskinin yüksekliği nedeni ile yaşadıkları tereddütün hikâyesi.

Guy Hibbert’in orijinal senaryosundan Gavin Hood’un çektiği bir Birleşik Krallık ve Güney Afrika ortak yapımı. Önemli bir bölümünde hikâyesini gerçek zamanlı olarak anlatan film, amacı “yakalamak”tan “yok etme”ye dönüşen bir operasyonu ele alıyor. Helen Mirren’in canlandırdığı komutanın yönettiği operasyonda onlarca kişiyi yok edecek intihar bombacılarını ve onları yönlendirenleri imha ederken bir kız çocuğunu da öldürme riski ile karşı karşıya kalanların tartışmalarını ve yaşadıkları ikilemleri anlatıyor. Çekici bir hikâye bu içeriği gereği ve Hood da tempoyu hemen hiç azaltmadan, dinamik ve gerilimli bir şekilde anlatıyor hikâyeyi. Ne var ki bu, hikâyesine “liberal” bir bakışla yaklaşan ve hümanizmi de işaret eden film, başta ABD olmak üzere Batılı güçlerin, aralarında çocukların da olduğu binlerce insanı öldürdüğü benzer operasyonlarda rol alanları “anlamaya” çağıran havası ile eleştirilmesi gereken bir çalışma.

Antik Yunan oyun yazarı Eshilos’a ait olduğuna inanılan ama onun eserlerinde hiç geçmediği için gerçek sahibi kesin olarak bilinmeyen bir sözle açılıyor film: “Savaşta ilk yitirilen şey gerçektir.” Film bu sözle başlayarak, savaş denen cinnette gerçeğin ne olduğunun tam olarak bilinemeyeceği veya bunun aslında önemini yitirdiğini mi söylüyor bilmiyorum ama bu sözün kullanılma nedeni üzerinde düşünmekte yarar var. Hikâyede iki farklı “gerçek” söz konusu edilmiş olabilir: Birincisi imha eyleminden küçük kızın zarar görme olasılığı, ikincisi ise eylem gerçekleştirildiğinde eğer masum siviller de zarar görmüşse, bu mecburen yapılan eylemin arkasındaki gerçeği izah ederken karşılaşılacak güçlükler. Hangisidir filmin odaklandığı ya da ikisi birden mi söz konusudur bilmiyorum ama açıkçası her ikisi de ciddi sorunlu bu alanların. Bir yalandan yola çıkarak bir ülkenin ve tüm bir Ortadoğu’nun geleceğini mahveden (Irak işgali örneğin) ve bundan dolayı da herhangi bir mahcubiyeti dahi olmayan güçlerin “gerçeğin ne olduğunu” ve bunu halka anlatmayı filmde anlatıldığı kadar umursayacağına inanmamızı mı bekliyor bu filmi yapanlar acaba? İmha eyleminin ve o sırada küçük kızın da ölmesinin videosunun -filmde bir endişe olarak dile getirildiği gibi- youtube’a düşmesinden gerçekten korktuklarına kendileri inanıyor olabilir bu filmi yapanlar da bizim de inanacağımızı mı düşünüyorlar gerçekten? Sadece 2017’de ve bir önceki yıla göre %42 artışla, en az 15.000 sivilin “teröristlere karşı verilen savaşta” öldüğü gibi bir gerçek ortadayken fazlası ile liberal ve seyredeni de aptal yerine koyan bir yaklaşım bu elbette. Füzeyi fırlatan düğmeye basan atışçıların hikâyedeki dokunaklı gözyaşlarına gelince, orada şunu sormak gerekiyor: Yönetmen Gavin Hood drone operatörlerinin %30’unun travma sonrası stres bozukluğu tedavisi gördüğünü söylemiş bir röportajda. Doğrudur bu oran muhtemelen ama bu operatörler üniformalarını giydikleri orduların âdil, dürüst ve haklı bir savaş verdiğine ve kendilerinin de demokrasi ve dünya barışına hizmet ettiklerini mi düşünüyorlardı ki neden oldukları ölümlerden bu kadar etkileniyorlar? Bırakın emperyalizm, kapitalizm gibi “zor” ve “komünist” terminolojileri, bir parça tarih okuyan bir kişi bile tetiğini çektiği silahların çoğunlukla neye hizmet ettiğini bilir herhalde.

Guy Hibbert’in senaryosu yazının başında tanımlanan ikilemle karşılaşan askerî ve sivil yetkililerin tereddütlerini, kendi aralarındaki çatışmalarını, politikacıların sorumluluktan kaçınmalarını vs. anlatan temposu yüksek bir hikâye getiriyor önümüze. Eğer operatörlerin gözyaşlarına inanırsanız (ya da buradaki sahte liberalizmi umursamazsanız veya operatörlerin “tamam da bu teröristler nereden çıktı, kim besledi bunları, şimdi adına tetiği çektiğim ülkemin bu teröristlerle nasıl bir ilişkisi vardı? sorularını sormamasını önemsemezseniz), gerilimden duygusal olarak da etkilenme ihtimaliniz yüksek açıkçası. Tetiği ateşleyenlerin özellikle ilk kez bu işi yaptıklarının birkaç kez vurgulanması ile duygusallığın öne çıkması sağlanmış, bir parça zorlama bir şekilde. Albayı oynayan Helen Mirren, film vizyona çıkmadan hayatını kaybeden Alan Rickman, Aaron Paul ve Barkhad Abdi (filmdeki en kayda değer performansı gösteriyor) gibi oyuncuların varlığı da etkileyecektir sizi kuşkusuz. Masa başından ve drone’ların marifeti sayesinde tüm dünyayı HD kalitede gözetleyebilenlerin yönettiği bir dünyada iktidarların bireyler üzerinde nasıl bir korkutucu bir güce sahip olabildiğini gösteren ama bunu değil teknoloji sayesinde teröristlerin nasıl adım adım izlendiğini düşünmemizi isteyen ve bekleyen filmin şu hakkını da teslim edelim: Teröristlerin birinin Amerikan pasaportu olmasının eylemin gecikmesine neden olmasını (operasyonun sahibi Birleşik Krallık çünkü) bir ironi olarak gösteriyor film (umarım gerçekten de filmi yaratanlar bir ironi aracı olarak kullanmışlardır bunu!). Kapanış jeneriğinde küçük kızın görüntülerinin kullanılmasını da filmin liberalliğine uygun bir tercih olarak takdir etmek gerekiyor elbette.

Kenya’daki radikal islâmcı teröristleri anlatan ama çekimleri Güney Afrika’da gerçekleştirilen filmde Paul Hepker ve Mark Kilian’ın müzikleri hikâyenin gerilim ve temposunu desteklerken, füze sahnesi ve sonrası da hayli etkileyici görüntüler getiriyor önümüze. Elleri temiz olanların karşılaştığı bir ikilemi anlatıyor olsa, rahatsız olmadan izleyeceğiniz film, atom bombaları ile 200 Bin sivili öldürmüş olan bir zihniyetin “dram”ını anlatınca saygı duyamıyorsunuz doğal olarak. Böyle olunca da, yüzlerce sivili kurtarmak için bir sivilin hayatını tehlikeye atar mısınız sorusu da -en azından benim için- kaybolup gidiyor. Özetle, gerilimi yerinde ve -içeriğini umursamazsanız- küçük kızın akıbetini merak ederek izleyeceğiniz bir savaş gerilim/aksiyonu.

(“Ölüm Emri”)

Ladies in Lavender – Charles Dance (2004)

“Bense yaşlıyım. Aptalım, saçmalıyorum ve sersemim”

Birlikte yaşayan ve gençliklerini uzun süre önce geride bırakmış iki yaşlı kız kardeşin evlerinin önündeki sahilde baygın halde buldukları gizemli bir yabancı gençle dostluklarının hikâyesi.

Britanyalı yazar William John Locke’un 1919 tarihli ve aynı adlı hikâyesinden uyarlanan bir Birleşik Krallık yapımı. Ünlü oyuncu Charles Dance’in senaryosunu da yazdığı film sanatçının bugüne kadarki ilk ve tek yönetmenlik çalışması. Orijinal hikâyede Birinci Dünya Savaşı’ndan önce geçen olaylar Dance tarafından İkinci Dünya Savaşı’nın öncesine taşınmış ve orijinalinde bir parça daha hüzünlü olan sonu yumuşatarak yapmış bunu. Dance’in bu tercihi -tüm hüznüne rağmen- seyri keyifli olan ve izleyicide tatlı duygular uyandıran filmin sıkıntısının da yattığı yeri işaret ediyor: Fazlası ile yumuşak bir havası var filmin ve Dance’in senaryosu ve yönetmenliği, eseri güçlü oyuncuların rol aldığı ve ortalamanın üzerinde bir televizyon filminden öteye görüremiyor. İki kız kardeşi canlandıran Maggie Smith ve Judi Dench ile gizemli genç adam rolündeki Daniel Brühl’ün performanslarının filmin havasına oldukça uygun olması ve seyircide adeta bir rahatlama ve samimiyet havası yaratması ile ilgiyi hak eden filmin yaşlanmak ve “son bir fırsat” gibi konular üzerine düşündürdükleri de dikkat çekiyor. Sinema sanatı açısından belki çok önemli olmayan ama küçük hikâyesi ile seyircide samimi duygular uyandrmayı başaran bir film bu.

1863 ile 1930 yılları arasında yaşayan William John Locke’un eserleri sinema için epey verimli bir kaynak olmuş. Sessiz sinema döneminden başlayarak hikâyeleri ve romanları pek çok kez sinemaya aktarılan yazarın sinema perdesindeki şimdilik son uyarlaması Charles Dance’ın bu filmi olmuş. Biri hiç evlenmemiş, diğeri ise kocasını bir önceki savaşta kaybeden iki kız kardeşin birlikte yaşadığı eve çok yakın bir yerde denizin sahile sürüklediği genç bir adamın bu iki kadının hayatlarını değiştirmesini anlatıyor film. Onlar olağanüstü bir keman çalma yeteneği olan genç adamı hayata döndürürken, genç adam da varlığı, gençliği, güzelliği ve yaşam arzusu ile onlara kaybettikleri ya da hiç sahip olmadıkları şeyleri hatırlatıyor. Aslında güzel havanın tadını yüzlerinde güneşi hissederek çıkaran, bahçelerinde çıplak ayakla dolaşarak toprağı hisseden bu iki yaşlı kadın hayattan ellerini ayaklarını çekmiş insanlar değiller. Bir başka şekilde söylersek, hikâye onların inzivadaki hayatlarına radikal bir darbe olarak göstermiyor genç adamın gelişini. Bu kolaycılıktan kaçıyor film ve daha derinlerde kalmış bir şeylerin hedefi, özellikle kadınların birindeki özlem ve arzuların, ve yaşlanıyor olmanın verdiği hüzün duygusundan bir -aldatıcı da olsa- kaçış olarak gösteriyor genç ve yakışıklı adamı. Daniel Brühl’ün de -film çekildiği tarihte henüz 25 yaşında olduğunu da unutmayalım- doğal bir sevimlilikle oynadığı genç adam, kadınlara hayatın güzelliklerini hatırlatıyor bir bakıma ve tekrar erişilmesi veya hayal edilmesi artık mümkün olmayan duyguların sıcaklığını getiriyor onlara.

Resim yapmak için yörede dolaşan bir Rus kadının “Orada bir misafirden çok mahkûm gibisin” dediği genç adamın iki kadının yanındaki varlığı sevgiye dayalı olsa da özgürlüğü kısıtlı bir bakıma. Bir fiziksel engel yok belki özgürlüğüne ama kadınların, özellikle yaşayamadığı duygularının nesnesi yaptığı genç adama iyice bağlanan birinin, genç adamdan ayrılmayı kesinlikle istememeleri bir duygusal engel yaratıyor genç adama. Cornwall bölgesinin müthiş doğasını başarılı görüntülerinde ustalıkla kullanan Peter Biziou’nun kamerasının aktardığı hikâyede bu iki kadını sade ama kesinlikle doyurucu performanslarla canlandıran Judi Dench ve Maggie Smith’in varlıkları hikâyeye çok şey katıyor kuşkusuz. Belki hikâye sinemasal açıdan yeterince güçlü değil ve iki usta oyuncuya bir televizyon filminin sınırlarını aşamamış görünen bir atmosferden fazlasını sağlayamıyor ama her iki sanatçı da filmin hüzün ve tutku gibi duygularını elle tutulur hâle getirmeyi başarıyorlar. Daniel Brühl ise adeta bu rol için yaratılmış: Karakterinin gerektirdiği gençliği, güzelliği, enerjiyi ve geleceğin sembolü olma durumunu (kadınların ait olamayacağı bir gelecek bu ki hüzün de işte tam da buradan doğuyor) hak ettiği şekilde getiriyor karşımıza. Hizmetçi rolündeki Miriam Margolyes ve kendisi de gençliğin ve son bir tutkunun peşine düşmüş görünen doktoru canlandıran David Warner da sağlam karakter oyunculukları ile filmin oyunculuk düzeyinin yüksek kalmasını sağlıyorlar.

Filmin ana hikâyesi, doktorun Rus kadına ilgisini anlatan yan hikâye ve kimi diyaloglar aslında hep benzer bir temanın etrafında dönüyor: Yaşlılıkla gençliği yan yana koyuyor hikâye sık sık ve ilkinin ikincisine duyduğu özlem veya ona erişememesinin neden olduğu kırgınlık gibi hisleri, doktorun bir sahnede insanın içini burkan bir şekilde içini çekmesinde olduğu gibi vurguluyor düzenli olarak. Bu bağlamda hikâyenin bir hayal kırıklığını anlattığını söylemek mümkün. Gerçekleşmesi mümkün olmayacak bir hayali gerçekleştiremeyeceğini anlamaktan kaynaklanan bir hayal kırıklığı bu ve baştan sona kendisini hissettiren hüzün duygusunun temel kaynağı da bu.

Nigel Hess’in bestelediği ve kemancı Joshua Bell’in çaldığı parçaların yanısıra yine Bell’in çaldığı ve Bach ve Debussy gibi klasik müzik bestecilerinin eserlerinden oluşan sıkı müzikleri olan ve bir açıdan müziğe ve aşka övgü düzen hikâyenin Rus kadın karakteri yeterince işlenmemiş ve havada kalmış görünürken, genç adamın kendini denizde bulmasına neden olayların niteliği hakkında da pek bir şey söylemiyor film bize. Bir sahnede genç adamın birilerinden/bir şeyden kaçmak için denize atladığını veya birileri tarafından denize atıldığını hissettiren görüntüler ve seslere tanık oluyoruz ama nedense hikâye netleştirmiyor bu konuyu. Yaşananların bir dünya savaşının arifesinde geçiyor olmasının önemini ve havasını da yeterince yansıtamıyor hikâye bize ve son bir kusur olarak belirtmek gerekirse, Charles Dance’in kimi tercihlerinin altı yeterince doldurulmuş görünmüyor; örneğin bir sahnede seyirciye uzun uzun, çalışan çiftçileri gösteriyor film ama hikâye ile bir bağlantısı yok bunun.

Bir tutkuyu da anlatmasına rağmen seyiciyi bu açıdan yeterince hareketlendiremeyen film, yukarıda sıralanan kusurlarına rağmen ve en önemlisi de fazlası ile yumuşak anlatımı ile önemli ve kalıcı bir sinema eseri olamıyor ama yine de tüm o hüzün duygusuna rağmen, yaşam sevgisini seyirciye hatırlatmayı başarıyor. Zarifliğini hep koruyan -belki de Dance’in bir yönetmen olarak varlığını hissettirdiği tek nokta bu- ve tüm karakterlerine sevgi ve anlayış ile yaklaşan bir filmi görmenin hiçbir zararı olmasa gerek.

(“Lavanta Kokulu Kadınlar”)

Eraser – Chuck Russell (1996)

“Kim, o mu? Kendisinin bu işteki en iyi adam olduğunu düşünüyor ve sanırım haklı. Onu kızdırmazsan iyi olur”

Çalıştığı özel bir şirketin ABD ordusu için geliştirdiği yüksek teknolojili bir silahı yabancılara sattığını ihbar eden bir kadın tanığı korumakla görevli bir polisin hikâyesi.

Tony Puryear, Michael S. Chernuchin ve Walon Green’in orijinal hikâyesinden yola çıkan senaryosunu Puryear, Green ve jenerikte adı geçmeyen John Milius, Frank Darabont ve William Wisher Jr.’ın yazdığı, Chuck Russell’ın yönettiği bir aksiyon. Başrolünde Arnold Schwarzenegger’in yer aldığı ve ona Vanessa Williams, James Caan ve James Coburn gibi tanınmış isimlerin eşlik ettiği film, gerçekçiliği pek umursamayan hikâyesi, bolca ve kimi zaman sert sahnelere yer veren aksiyonu, hızlı temposu, güçlü efektleri (Ses Kurgusu dalında Oscar’a adaylığı var film) ve alçak gönüllü mizahı ile aksiyonseverlerin hoşlanacağı ama bir sinema değerine sahip olmayan bir çalışma. Hollywood’un sağcı isimlerinden olan ve ABD’deki “silahlanma hakkı”nı savunan NRA’nın bir dönem başkanlığını da yapan Milius’un elinin değdiği her film gibi elbette vatanseverlik ve ABD düşmanları mesajlarının da eksik olmadığı film, sıkı bir aksiyon meraklısı olmayanların uzak duracağı (ve galiba durması da gereken) bir eser.

Film kahramanımızı ve yaptığı işi iyi anlatan bir sahne ile başlıyor: Parmak izi, pasaport veya başka kimlikler, yakılan bir doğum belgesi, silah, deri kıyafet, bol kaslı bir vücut ve parmak izi bırakmaması için ele geçirilen türden beyaz bir eldiven görüntülerinden sonra sert bir sahneye geçiyoruz. Bir evi basan silahlı adamlar evdeki adamı ve kadını ölesiye dövüyorlar ve tam o sırada -az önce giyinir ve silahını kuşanırken gördüğümüz- kahramanımız olaya müdahale ederek kötü adamları bir çırpıda tek başına ortadan kaldırırken, kurtardığı adam ve kadının da kimliklerini “silerek” onlara yeni bir hayatın kapısını açıyor. Kahramanımız tanık koruma programında görevli olan ve elbette üstün yeteneklere sahip bir polis ve görevi tanıkları mahkemeye kadar korumak ve sonra da yeni bir kimlikle yeni bir hayata başlamalarını sağlamak. Bu kez karşısında dişli bir rakip var: ABD ordusu için yeni teknolojiler ile donatılan çok etkili bir silah üzerinde çalışan özel bir savunma sanayii şirketi (insanları öldürme araçlarını üreten bir şirketin savunma sanayii ifadesini kullanmasının trajikomikliği!) bu silahları daha fazla para veren yabancılara satmayı planlıyor ve bunu öğrenen ve FBI’a ihbar eden bir kadın çalışanlarını ortadan kaldırmaya çalışıyor. Şirketin üst yönetimi sadece FBI çalışanlarını değil, Savunma Sanayii Müsteşarı’nı da ortak etmiş bu “vatan hainliği”ne. Dolayısı ile kahramanımız çok güçlü bir düşmanla tek başına –aslında eskiden tanık koruma programı sayesinde hayatlarını kurtardığı bazı eski suçlulardan sıkı bir yardım alarak- mücadele etmek zorunda. Silahları satın alacak yabancıların Rus olması ve ödemeler için de Suriye’deki bir bankanın kullanılmasının manidarlığını -günümüzde Suriye’de yaşananları da dikkate alarak- not edelim bir kenara.

Chuck Russell’ın filmi üstteki hikâyeyi anlatırken bir aksiyondan ne bekleniyorsa hepsini sunuyor seyirciye ve türün meraklılarını da tatmin ediyordur herhalde. Eğer bu meraklılar arasına girmiyorsanız, sıkılmanız ve savunduğu değerlerden ve gerçekçilik problemlerinden rahatsız olmanız çok olası. “Burası Kızılhaç değil. Silah imal ediyoruz… insanları öldürmek için. Devlet bedelini ödemezse, ödeyecek birilerini bulmak benim görevim” diyor şirketin yöneticisi ama bu cümleyi özel şirketlerin bu işte olmasının doğal sonucu olan “çok veren malı alır” gerçeğine bir eleştiri olarak getirmiyor film; getirseydi bu bir kapitalist düzen eleştirisi olurdu çünkü. Özel güvenlik şirketlerinin, örneğin Irak işgali ve sonrasında işlediği insanlık suçlarını ve bu suçları işlerken ABD hükümetinin koruması altında olduklarını düşünürseniz, filmin elbette böyle bir derdi olmayacak. FBI içine ve hatta hükümete de sızmış olabilir vatan hainleri ama sonuçta sistem, güvenlik ve adalet mekanizmaları aracılığı ile tekrar kuracaktır düzeni ve eğer bu yeniden kurma işinde bir sıkıntı olursa, bu hikâyede olduğu gibi bir “süper kahraman” tekrar tesis edecektir “barış ve huzur”u. Bu kahramanımız adaleti kendi yöntemi ile tekrar tesis ederken, yaptığının aslında “terörist bir devleti başka teröristlere karşı korumak”tan başka bir şey olmadığını düşünmeyecektir elbette.

Hikâyenin gerçekçilikle ilgili hiçbir derdi yok bekleneceği gibi ve hatta bekleneceğinden de fazlası ile. Sadece bir şirket çalışanı olan bir kadının zaman baskısı ve büyük bir tehlike altındayken şirket kayıtlarının tek kopyası ile yetinmeyip ikinci bir kopyayı almak için zaman ayırmasından bir motoru yanmakta olan ve havadaki bir uçağın kapısından asılmaya, uçaktan düşmekte olan bir paraşütü boşluğa atlayarak yakalamaya ve o sırada üzerine gelen uçakla mücadele etmeye kadar uzanan saçmalıkları var filmin. Örneğin bu sonuncusunu bir Bond filminde de görebilirsiniz ama orada en azından bunu bir mizah havası da katarak ve anlattığı ile bir şekilde dalga da geçerek yapar Bond filmleri; burada ise fazlası ile ciddiye almamız bekleniyor bu fantastik görüntüleri. Hikâye boyunca iki kez Arnold Schwarzenegger’e (bir kez eline bir kez de bacağına) ve bir kez de James Caan’a (koluna) çivi, bıçak, metal bir parça vs. saplanması ve bunların çıkarılması sırasındaki kanlı görüntüleri ise herhalde senarist(ler)in fetişizmi ile açıklamak gerekiyor. Bu şekilde ciddi olarak sakatlanan kahramanımızın hemen arkasından o sakat kolu ile yaptıklarını ise elbette bir devamlılık sorunundan çok, filmin buraki gerçek-ötesi durumu umursamamasının sonucu olarak görmek gerekiyor.

Sayısız ceset, patlamalar, parçalanan arabalar vs. arasında geçen bu hikâyede iyi bir oyunculuk beklentisi olan var mıdır bilmiyorum ama bu konuda da çok parlak bir resim çizmiyor film. Schwarzenegger ve Vanessa Williams en iyi ifade ile vasatı tuttururlarken, ilk kez bu tür bir filmde yer alan ve bunu da “hikâye iyiydi” ile açıklayan James Caan ironi yapmış olsa gerek ki film boyunca performansını hiç umursamamış (belki ciddiye almamış ve eğlenmiş daha doğru bir ifade olabilir) görünüyor. Hikâyede romantizm bekleyenlerin hayal kırıklığına uğrayacak olmasının nedeni ise çekimleri gerçekleştirilen romantik finalin deneme gösterimlerinde seyirciden olumsuz tepki alması. Çoğunlukla el kamerası ile çekilerek dinamik havasını koruyan ve hayvanat bahçesinde geçen timsahlı sahnede olduğu gibi sert ama komik bölümlerin ve Schwarzenegger’in öldürdüğü bir timsaha söylediği “Artık bir valizsin” veya hikâye boyunca birkaç kez kulağımıza çalınan “ Silindin” gibi akılda kalan eğlenceli ifadelerin yer aldığı bu çalışma öncelikle ve aslında sadece aksiyonseverler için.

(“Silici”)