Sensiz Yaşayamam – Metin Erksan (1977)

“Ölümün hem kendi elimde hem kendi elimde olmamasını istiyorum”

Kanser nedeni ile bir yıl ömrü kaldığını öğrenen zengin ve yalnız bir kadının acı çekerek ölmemek ve ölüme karşı cesur olabilmek için yaptığı planın hikâyesi.

Türkiye sinemasının ayrıksılığı tartışılmaz yönetmenlerinden biri (belki de en önde geleni) olan Metin Erksan’ın yönettiği ve senaryosunu Safa Önal ile birlikte yazdığı bir film. Karakterlerinden hikâyesine ve atmosferine çok farklı bir film bu ve sinemamızın en ilginç çalışmalarından biri olarak kesinlikle görülmesi gerekli bir eser. “Yeşilçam dışı” olduğu tartışma götürmez bir çalışma olarak, o tarihlerde belki de sadece Erksan’ın çekebileceği bir filmdi bu ve onun son sinema filmi olarak sinemaya iyi bir veda olması ile de önem taşıyor. Kusurları olan -kimileri rahatsız da eden- bu film, sadece cesareti ve farklı olmaya “cüret etmekten” çekinmemesi ile bile ilgiyi hak ediyor.

Metin Erksan’ın hikâyesi (senaryoya Safa Önal’ın da dokunduğu yerler özellikle ikinci yarıda kendisini hissettiriyor ama seyrettiğimiz temelde bir Erksan senaryosu olarak görülebilir kesinlikle) ve yönetmenliği, kadını ve kendisini öldürmesi için tuttuğu kiralık katili etraftaki diğer herkesten soyutlayarak, nerede ise farklı bir gerçekliği olan, hatta gerçeküstü bir dünyaya taşıyor. Başlarda nerede ise sadece kadını, sonrasında ise yine nerede ise sadece kadını ve yanına çağırdığı katili görüyoruz hikâyede. Uzun ve sessiz planlardan hiç çekinmiyor Erksan ve farklı kamera açıları ve geniş planlarla bu soyutlamayı ve hedeflenen yalnızlık duygusunu artırıyor. Bu, sinemamız için hayli biçimci olarak görülebilecek yaklaşımı hikâyesinde de benimsiyor Erksan; kadının geçmişi ile ilgili hiçbir bilgi vermiyor bize. Bildiklerimiz çok zengin, hasta ve yalnız olduğu sadece. Hizmetçisi, doktoru, şirketindeki yardımcısı ve oteldeki resepsiyonist ile yaptığı zorunlu ve kısa konuşmalar dışında hiç kimse ile bir iletişim kurarken de görmüyoruz onu. Hikâyenin başlarındaki doğum günü partisini de tepeden bir çekimle ve küçük bir yuvarlak masanın etrafında toplananları gösteren bir yabancılaştırma havası ile veriyor Erksan. Katil ile iletişimi başladıktan sonra ise (ki Önal’ın kalemini bundan sonra hissetmeye başlıyoruz ağırlıklı olarak) sadece onunla sınırlı kalıyor bu ilişki. Erksan adeta bu iki karakteri alıp farklı bir dünyaya taşıyor; sadece onlara ait ve diğerlerinin sadece onlarla iletişimi olduğu sürece varlıklarının bir değer kazanabildiği dünya bu. Kaldıkları otelin diskosunda dans eden genç adamın veya iki baş karakterin deniz kenarında yürürken yanlarından geçtikleri, sohbet halindeki gençlerin bu dünyaya ait olmadıklarını (ya da bu dünyada bir önemi olmadıklarını) o kadar güçlü hissediyorsunuz ki nerede ise bir gerilim atmsoferinin içinde buluyorsunuz kendinizi.

Kıbrıs’ta çekilen filmin büyük bir bölümü kadının kaldığı otelin içinde ve çevresinde geçiyor ve bu mekanların ıssızlığı filmin gerçeküstü (veya gerçek dışı) havasına katkıda bulunuyor. Sık sık iki baş karakterinin yakın plan yüz çekimlerini kullanan Erkan, Yeşilçam’ın “duyguları vurgula” klişesini kullanıyor gibi görünüyor ama burada farklı bir etkiye sahip bu çekimler: Seyircisini, fiziksel olarak yaklaştırdığı karakterinden yine de uzak tutuyor bu kareler ilginç bir şekilde. Aslında tam da burada filmin tam olmamış denemelerinden biri kendisini gösteriyor: Bu bir tutku filmi ama Metin Erksan’ın başta “Sevmek Zamanı” olmak üzere başarılı örneklerini verdiği bu tema burada yeterince ikna edici olamıyor. Katil (veya cellat) ve kurbanın ilişkisi gibi önemli bir yan tema ile de beslenmesine rağmen, tutku -belki finaldeki eylem hariç- yeterince geçemiyor seyirciye. Bunda filmin süresinin kısalığının da rolü olsa da, asıl olarak bu yabancılaştırma ve gerçeklikten uzaklaştırmanın payı var gibi görünüyor bu eksiklikte. Kadının geçmişi veya en azından hastalığını öğrendiği andan öncesi ile ilgili bir şey bir bilmiyor olmamızla bağlantılı olarak, karakteri “soyutlama”nın dozununun artmasının tutku gibi yakınlık/tanıdıklık gerektiren bir temanın aleyhine sonuç vermesini de ekleyebiliriz buna.

Açılış jeneriğinde “Planet of the Apes” filmi için Jerry Goldsmith’in hazırladığı müziği ve yine -elbette telif hakkını umursamadan- başka yabancı müzikleri de (“YMCA” şarkısı da var disko sahnesinde) kullanan filmde, Gülden Karaböcek’in hit şarkısı “Bahtıma Yanarım” da kendine bir yer bulmuş (şarkıyı başından sonuna kadar dinliyoruz, kadının görüntüleri eşliğinde) ve şarkıcının bu en dokunaklı parçalarından biri -beklenenin aksine- hiç de eğreti durmamış filmde; kadının yalnız ve sessiz anlarına ve boş mekanlardaki uzun planlara iyi bir eşlikçi olmuş bu şarkı. Kadını oynayan Hülya Koçyiğit’in dublajında Meral Taygun’un seçilmiş olması da doğru tercihlerden biri olarak görünüyor. Oyuncu için onca filmde duyduğumuzdan farklı ve Taygun çok fazla film seslendirmesi yapmadığı için belki de “Yeşilçam dışı” olan bir sesin seçilmiş olması filme bir yenilik katmış. Koçyiğit’in kostümlerinin, karakterinin zengin, şık ve yalnız ruh halime hayli uygun seçilmiş olmasını da ekleyelim filmin başarıları arasına.

Bir sinema filmi için ortalamanın altında görünen diyalog kullanımında psikiyatristle yapılan konuşmadaki “felsefik içerik” bir parça mesaj içeriyor ama yine de karakterin ve hikâyenin derdini anlatabilmekte işe yaramış görünüyor. Birkaç kez kulağımıza çalınan ve tıbbî tahlil/testler için kullanılan “bilimsel araştırmalar” ifadesinin tuhaflığı/yanlışlığı ve özellikle ikinci bölümde Safa Önal’ın kaleminden çıkmış görünen birkaç Yeşilçam diyaloguna rağmen iyi yazılmış bir hikâyesi var filmin. Çoğunlukla, gerçekten gerektiği anlar dışında diyaloga başvurmayan filmde iki baş oyuncu için de (Hülya Koçyiğit ve kiralık katil rolündeki Cemal Gencer) zor bir sınav var aslında: Yakın planların fazlalılığının da zorluk derecesini artırdığı bir gerçekçi performans sunabilmek. Her iki oyuncunun da Yeşilçam dünyası içinde alışık olmadığı karakterler var hikâyede ve Gencer buz gibi soğuk bir profesyonel olan katili seyirciyi rahatsız etmeden gerçek kılmayı başarıyor. Evet, belki bir üstün başarı yok performansında ama hiç alışık olmadığı ve kendisinden de ne daha önce ne de daha sonra talep edilmiş bir oyunculuk biçiminde aksamıyor en azından. Elbette çok daha “cool” bir performans karakterine çok daha fazla yakışırdı ama yine de işini yapıyor bir şekilde. Hülya Koçyiğit ise sıkı bir takdiri hak ediyor. Gerçekten zor bir rolün altından üstün bir başarı ile kalkıyor ve sinemamızın, yıldızlarını nasıl da hep aynı tiplemelere mahkum ettiğini bir kez daha hatırlatıyor bize. Kiralık katilini ilk gördüğü andaki yakın plan çekimden ıssız mekanlarda gezindiği ve düşündüğü tüm o gizemli ve melankolik anlara kadar, her karesinde göründüğü filmde çarpıcı bir performans sunuyor bize. Tek planda çekilen “sancı” sahnesindeki performansı bile yeterli alkışlanması için.

Erksan’ın stilize olarak adlandırabileceğimiz bir üslubu benimsediği filmde bir vitrin mankeni kullanılarak yapılan atış talimi, iki baş karakterin Kıbrıs’ın dar sokaklarında araba ile yaptıkları hızlı gezinti gibi dikkat çekici bölümler var, yine Yeşilçam’da görmeye hiç alışık olmadığımız. Çetin Tunca’nın takdiri hak eden görüntü çalışmasının da atlanmaması gereken film, gönüllü olarak kurban olmayı seçmiş bir insanın trajedisinden yola çıkıp celladın trajedisini de içine alarak gelişen ve sonuçta tutkunun yarattığı bir trajedi ile sonuçlanan hikâyesi ile görülmesi kesinlikle gerekli bir çalışma.

En Man Som Heter Ove – Hannes Holm (2015)

“Bazı insanlar kaderin kendi aptallığımızdan başka bir şey olmadığını söyler. Benim kaderimi değiştirense komşularımın aptallığı oldu”

Bir yıl önce kanserden ölen karısının yanına gitmek için intihar etmeye karar veren huysuz bir adamın, yeni komşuları yüzünden amacını gerçekleştirmekte zorlanmasının hikâyesi.

İsveçli yazar Fredrick Backman’ın ülkesinde hayli popüler olan ve başta ABD olmak üzere farklı ülkelerde de çok satan aynı isimli romanından uyarlanan İsveç yapımı bir film. Hannes Holm’un senaryosunu yazdığı ve yönetmenliğini üstlendiği film; ölüm, yalnızlık ve intihar gibi temaları sevimli bir hikâyenin temaları yapmayı başaran, kara mizahı ile hem üzen hem güldüren bir çalışma. 2017’de İsveç’in Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar’a aday gösterdiği film zaman zaman gereğinden fazla popülerleşme çabasına giriyor ve amacının “kendini iyi hisset” demek olduğunu fazlası ile belli ediyor ama yine de belki işte tam da bu nedenle, kendinizi iyi hissettirmesi nedeni ile, izlemekte yarar var bu filmi.

Filme kaynaklık eden romanın New York Times’ta çok satan kitaplar listesine girmesi, filmin kendisinin bir İsveç filmi için ABD sinemalarında hatırı sayılır bir gişe geliri kazanması ve hikâyesinin tam da Amerikalıların hoşuna gidecek içeriği, başrolünde Tom Hanks’in oynayacağı bir yeniden çevrimin planlanmasına neden olmuş bile. Evet, Amerikalıların bayılacağı türden bir hikâyesi var filmin: Dramı da komediyi de ihmal etmeyen ve birini diğerinin önüne geçirmeden seyircinin ilgisini hep üzerinde tutan; hoşgörü, sevgi, dayanışma gibi seyircide kolayca duygulanmalara neden olacak kavramları gündeminden düşürmeyen bir hikâye bu. ABD sineması ve onun seyircisi umudunu yitirmeyi sevmez; daha doğrusu umudu hep diri tutmayı ister ve öfkelenmekten hoşlanmaz. Bilinçli bir öfke beraberinde sorgulamayı da getireceği ve bu da kurulu düzene karşı koymak anlamına geleceğinden, Amerikan sineması bunun yerine kişisel gelişim, dayanışma, iyi insanlar vs. aracılığı ile seyircisine sorunların hiç de üstesinden gelinemeyecek şeyler olmadığını söylemeye ısrarla devam eder. İşte filmin hikâyesi de bu sinemanın seveceği türden bir metne sahip olunca, Tom Hanks’e de yapımcılığını da üstleneceği bir film için ilham vermesi oldukça anlaşılır bir durum.

Film paralel olarak iki ayrı dönemini anlatıyor bize kahramanımızın. Kendisinin anlatıcı olarak da zaman zaman sesini duydğumuz gençlik bölümü ve şimdi elli dokuz yaşında olan adamın bugünkü hayatı. 43 yıldır çalıştığı -ve babasından devraldığı- işinden iki genç yönetici tarafından eline hediye olarak bir bahçe küreği verilerek çıkartılan adam, hep özlediği ve her gün ziyaret ettiği mezarına bir demet gül koyduğu karısına kavuşma planını uygulamaya koymaya karar veriyor. Ne var ki oturduğu siteye taşınan yeni bir çift (İsveçli bir adam, hamile olan İranlı karısı ve iki çocukları) onun bu planını bilmeden aksatıyorlar sürekli olarak. Tam bir düzen meraklısı olan, Volvo sahiplerinden nefret edecek kadar Saab düşkünü ve kurallara mutlaka uyulması gerektiğine inanan adam huysuz ama aslında çok iyi kalpli bir insan. Modern bir Hulusi Kentmen karakteri diyebiliriz kendisi için ki filmin özellikle “komşuların dayanışması” bölümünün gösterdiği gibi Yeşilçam’ın sevimli çalışmalarını hatırlatması ile de gayet uyumlu.

Gaute Storaas’ın filmin komedi ve dram dengesine uygun müziği eşliğinde anlatılan hikâyenin önemli başarılarından biri yönetmen ve senarist Hannes Holm’un trajik kaza sahnelerini sergilerken dahi çok ciddi bir şey anlatıyor havasına kapılmaması. Olan biten her şeyi hayatın doğal bir parçası gibi gösteriyor film bize ve açıkçası bunu yaparken samimiyeti de hiç ihmal etmiyor. Adamın intihar denemelerinden komşuları ile tüm ilişkilerine, filmin seyircisine hem hüzün hem de eğlence atmosferi sağlayabilmesi ve hep doğal görünmeyi başarması yönetmenin başarısının en önemli sırrı olsa gerek. Hepsini baştan terslemesine rağmen, hamile bir kadının, bir kedinin ve cinsel kimliğini açıklayınca evden ailesinin kovduğu bir eşcinsel gencin ona sığınması ve kadının bir sahnede kendisini eleştirmek için söylediği “Kimse her şeyi kendi başına halledemez, sen bile!” cümlesinin neden olduğu sorgulama ile seyircinin seveceği bir karakter bu kesinlikle. Adamın gençliğini oynayan Filip Berg ve yaşlılığını canlandıran Rolf Lassgård’ın farklı tarzları olan ama her ikisi de karakterin yaşına ve kimliğine uygun oyunları ile daha da çekici kıldığı bir karakter çünkü bu adam.

Hayli etkileyici çekilmiş bir kaza sahnesi (keşke bu sahne, komşuya anlatılan bir hikâye olarak karşımıza geldiği için temponun düşmesine neden olmasaymış), kahramanımız ile İranlı kadın komşusunun hayli farklı olan karakterlerinin çatışması üzerinden elde edilen çekiciliği (pek de yeni bir buluş değil bu elbette) ve bu kadını oynayan İranlı oyuncu Bahar Pars’ın canlı ve sevimli performansı ile de dikkat çeken film, Holm’un hikâyenin mekanizmasına uygun yönetmenliğinden de destek alıyor. Hoşgörü, dayanışma gibi önemli konularda yeni şeyler söylemiyor olsa da bu tanıdıklık duygusunu samimiyeti ile alt etmeyi başaran film, melodram ile komedi arasında kurulması zor bir dengeyi yakaladığı için de önem taşıyor.

(“A Man Called Ove” – “Hayata Röveşata Çeken Adam”)

Das Letzte Schweigen – Baran bo Odar (2010)

“Ya bu suçu, bu cinayeti işleyen bir pedofil değil de, çaresiz ve yalnız bir insansa…”

On üç yaşındaki bir kız çocuğunun tam 23 yıl önce bir genç kızın öldürüldüğü yerde kaybolması sonucu, geçmişte işlenen ve aydınlatılamayan cinayetin taraflarının yaşadıklarının hikâyesi.

Alman yazar Jan Costin Wagner’in “Das Schweigen” adlı romanından Baran bo Odar’ın uyarladığı ve yönettiği bir Alman yapımı. 1986’da bir genç kızın tecavüz edilerek öldürülmesini göstererek açılan film, daha sonra 23 yıl sonrasına geçiyor ve bu cinayetin işlendiği yerde kaybolan bir genç kızın akıbeti araştırılırken geçmişte kalan sırların ortaya çıkmasını anlatıyor bize. Biri tedirgin diğeri kendine daha güvenli ve sert iki pedofilinin işlediği suçun bir benzerinin 23 yıl gibi çok uzun bir süre sonra tekrarlanması polisleri şaşırtırken, 23 yıl önceki cinayetin tarafları da unutamadıkları bu olayın etkilerini tekrar yaşamaya başlıyorlar. Baran bo Odar hassas ögeleri olan bu hikâyeyi ilgi çekici bir biçimde anlatıyor ve hemen tüm karakterlerinin bir şekilde yaralı olduğu filmini gerilimli kılmayı başarıyor. Fazla sayıdaki karakterinin hemen tümünü hikâyesini anlatmaya soyunan (ve zaman zaman belki de bu nedenle zorlanan) film bir suçun araştırılması hikâyesi, pedofilinin o hastalıklı sapkınlığını çarpıcı biçimde önümüze getiren bir çalışma ve iyi oynanmış ve aksamayan bir dil ile anlatılmış bir eser olarak görülmeyi hak ediyor.

Baran bo Odar, filminin senaryosunu yazarken ve bir yönetmen olarak atmosferini oluştururken Joon-ho Bong’un 2003 tarihli müthiş filmi “Salinui Chueok – Cinayet Günlüğü”nden esinlendiğini söylüyor. Rahatça bir başyapıt diyebileceğimiz bu Güney Kore filmi kadar üstün bir başarı göstermiyor bu film belki ama hikâyesini kesinlikle ilgiyi üzerinden hiç eksik etmeden anlatmayı başarıyor. Görüntü yönetmeni Nikolaus Summerer ile birlikte filmin hazırlıklarını sürdürürken bol bol western filmi seyretmiş bo Odar ve bu yolla filmini görsel atmosferi açısından alışılan türden bir gerilim filminden farklı kılmaya çalışmış. Açıkçası görsel açıdan bu hedefini yakalamış da film ve kimi kamera açıları bize zaman zaman tragedya havalı bir westerni çağrıştırıyor. Michael Kamm ve Kris Steininger’e ait olan müzik de içerdiği gerilim havası, belki daha doğru olan bir ifade ile söylersek tedirgin melodileri ile yönetmenin yaratmayı hedeflediği atmosferin oluşmasına katkı sağlıyor. Zaman zaman başvurulan yavaşlatılmış görüntüler de -her zaman gerekli görünmese de- destekliyor bu atmosferi.

Filmin önemli ama aynı zamanda eleştiriye de açık olan bir yönü var. Tüm karakterleri yaralı/tuhaf bir film var karşımızda; bu durum, evet bir yandan filmin “kara hava”sını güçlendiriyor ama öte yandan bu havada bir zorlanmışlık görüntüsüne de neden oluyor. Biri geçmişte karıştığı iğrenç eylem ve bastırmış göründüğü ama içinde hep yerini koruyan sapkınlığı ile tedirgin, diğeri aynı eylemin asıl faili olan ve hayatını hiçbir şey olmamış gibi sürdüren iki pedofil; 23 yıl önce kızını kaybetmiş olmasının neden olduğu travmayı ilk günkü gibi yaşıyor görünen bir anne; karısını altı ay önce kanser nedeni ile kaybeden ve ciddi bir psikolojik bunalım içinde olan bir polis (bir sahnede karısının geceliğini giydiğini de görüyoruz); söz konusu eski cinayet vakasını çözememiş olmanın mutsuzluğu ile emekli olan ve oğlu akıl hastanesindeki bir başka polis veya en azından fiziksel bir zayıflığın işareti ile olan hamileliği ile bir başka polis vs… Açıkçası bir hikâyeye bu kadar yaralı karakteri toplamanın ağırlığı -zaman zaman olumlu anlamda olsa da, çoğunlukla olumsuz anlamda- kendisini gereğinden fazla hissettiriyor. Bu karakterlerin her zaman anlam veremediğiniz ve hikâyenin akışı için de mutlaka gerekli görünmeyen davranışlarını da eklerseniz, bu ağırlık daha da artıyor. Psikolojik olarak tamamen dağılmış görünen bir polisin görevine dönmesine izin verilmesi örneğin, hikâyenin dramını artırmaya yaramış ama gerçekçiliğe de zarar vermiş bir bakıma. Timo karakterinin tüm o tedirgin ve zayıf hâli ile iki çocuklu ve en azından görünürde mutlu bir aile kurabilmiş olması veya polisin bir pedofilin bilgisayarına rahatça girebilmesi de çok gerçekçi görünmüyor. Baran bo Odar’ın, iki pedofilin olduğu bir hikâyede oyun oynayan çocukları ve üstelik de zaman zaman yavaşlatılmış görüntülerle göstermesi de bir parça gereksiz bir provokasyon sanki.

Filmin; öldürülen genç kızın, kaybolan yeni kızın veya Timo karakterinin ailesinin hikâyelerinin tümünü birden anlatmaya soyunmak yerine daha sade bir yapıyı tercih etmesi çok daha akıllıca olurmuş açıkçası ama bu ve yukarıda belirtilen diğer problemlere rağmen Baran bo Odar filmini görselliği ile metnini uyumlu kılmayı da başararak kesinlikle çekici bir sonuca ulaştırmış. Hikâyenin tüm karakterlerinin bir ölümün acısını taşımak veya bir ölümü araştırmak gibi temalarla çevrili olduğunu düşünürsek, ölümün kendisinin bir ortak tema olarak yer aldığını söyleyebileceğimiz filmde, senaryonun onca farklı karakterin hikâyelerini birbirine akıllıca bağlayabilmiş olması da dikkat çekiyor ki bu başarı hikâyenin dağılıp gitmesini de önlüyor kesinlikle. Bir cinayet soruşturmasını bürokratik mekanizmaları üzerinden değil, psikolojik boyutları ve tarafların travmaları ile anlatan bu film, başta 23 yıldan beri bir yarayı içinde taşıyan anne rolündeki Katrin Saß olmak üzere tüm oyuncularının sıkı performansları ile de ilgiyi hak eden bir çalışma şüphesiz.

(“The Silence” – “Büyük Sessizlik”)

Umi Yori Mo Mada Fukaku – Hirokazu Koreeda (2016)

“Hiç kimseyi denizden daha derin sevmedim ben; bu yaşıma geldim üstelik”

Boşanmış, çocuğunu sadece ayda bir görebilen, yazar olmaya çalışan, kumar alışkanlığı olan ve “romanı için malzeme toplayabilmek” için özel dedektiflik yapan bir adamın hikâyesi.

Japon sinemacı Hirokazu Koreeda’nın yazdığı ve yönettiği bir film. Koreeda sinemanın “görkemli”, “büyük karakterlerle dolu” ve “heyecanlı” hikâyelerinden özenle uzak duran, “küçük insanlar”ın “sıradan hikâyeler”ini anlatan bir sinemacı ve burada da sinemasının parlak örneklerinden birini veriyor. Başroldeki Hiroshi Abe’nin karakterine müthiş bir doğallık kazandırdığı ve sinemanın belki de en kalıcı “kaybeden” karakterlerinden birini yarattığı film insana insanı anlatan ve sadece bu nedenle bile ilgiyi kesinlikle hak eden bir çalışma. Başarısız ama başarısızlıklarının sonuçları ile gerçek anlamda yüzleş(e)meyen bir adam kahramanımız ve tüm iyi niyetine rağmen ne bir çıkış yolu bulabiliyor ne de yaptıklarının/yapamadıklarının başkaları üzerindeki sonuçları değişmesini sağlayabiliyor onun. Koreeda işte bu karakteri hikâyesine çok iyi uyan bir sadelik ve samimi bir dil ile anlatırken, bir kez daha görülmesi ve takdir edilmesi gereken bir sonuç koyuyor ortaya.

Koreeda filmin Japonca orijinal adını (“Denizden bile daha derin”) bir sahnede radyoda çalınan eski bir Japon pop şarkısından almış ve bir adamın kasırgaların birbiri ardından yokladığı bir şehirde, babasının ölümünden sonra hayatını toparlama çabasını ama bunu kendisini hiç değiştir(e)meden yapmaya çalışmasını anlatıyor. Bunu anlatan hikâyesini ise Hanaregumi’nin orijinal müziğinin şık bir şekilde vurguladığı bir dil ile getiriyor önümüze: Zarif, sakin, doğal ama sıcak bir film bu. On beş yıl önce bir romanı ile -anlaşılan çok da önemli olmayan- bir ödül alan ama gerisini getiremeyen adam, ayda bir görebildiği oğlu ile daha fazla yakınlaşmak isterken bir yandan eski karısını takip ediyor ve onun yeni ilişkisini kıskanmanın acısını çekiyor. Koreeda bu “kaybeden” karakteri mutlak bir doğru adam olarak göstermiyor bize; aksine eylemlerinin ve eylemsizliğinin olumlu sonuçlarını da sergiliyor hikâye boyunca. Sürekli para sıkıntısı içinde olan adam (oğlu için vermesi gereken nafakayı denkleştiremiyor bir türlü örneğin), özel dedektifliği sırasında elde ettiği bilgileri kendisini kiralayana değil de onun takip ettiği kişilere satmaktan, çocuğunun istediği bir spor ayakkabısının fiyatını düşürebilmek için üçkağıta başvurmaktan, annesinin evinde sakladığı paraya göz dikmekten veya küçük şantajlar yapmaktan çekinmiyor örneğin. Tıpkı ölen babası gibi yalan da söylüyor sık sık ve onun bahis oynama alışkanlığını da aynen sürdürüyor. Özetle söylersek, baş karakterini bize olduğu gibi gösteriyor film; tüm iyi ve zayıf yönleri ile hayata tutunmaya çalışan ama bir türlü başaramayan bir adam bu ve onun hikâyesini bize tarafsız bir dil ile anlatıyor yönetmen. Bunu yaparken de hikâyeye renk katan ve seyir keyfini artıran küçük mizah anlarını da yakalıyor, tıpkı gerçek hayatın kendisinde olduğu gibi.

Kahramanımızın, tecrübeli Japon aktrist ve Koreeda’nın favori oyuncularından olan Kirin Kiki’nin sıcak ve olgun bir performansla canlandırdığı annesinin de yardımı ile ve yaklaşan fırtınayı da geçerli bir mazeret olarak kullanıp yeniden bir aile havası yaratmaya çalıştığı bölüm filmin en güzel ve dokunaklı anlarına sahip. Yürümeyen ve yürümesi de mümkün görünmeyen bir evliliğin havasını tekrar canlandırmaya çalışmanın hüzünlü mizahının da dikkat çektiği bu bölüm belki de Koreeda’nın anlattığının ne kadar samimi olduğunu bize en iyi gösteren sahnelerden biri. Babanın parktaki koca bir kaydırağın içinde oğlu ile geçirdiği gece (kendisinin de yıllar önce babası ile birlikte yaptığı bir şeymiş bu), çocuğun düşürdüğü piyango biletlerinin gecenin karanlığında hep birlikte (tıpkı bir aile gibi!) aranması veya işte o gecenin sabahında adamın annesinin evinden üçünün (baba, anne ve oğulları) birlikte ayrılması (muhtemelen eskiden yaşanmış anların tekrarı olarak), dönülmesi mümkün görünmeyen bir geçmişi hatırlatmaları ile seyircide de güçlü bir hüzün duygusuna neden oluyor.

Evet acı ve tatlı bir hikâye anlatıyor bize Koreeda ve bu kaybeden adamın hikâyesini kendimizden çok şeyler bulmamızı sağlayacak bir samimiyet ile getiriyor karşımıza. Bu derece zarafet ve incelikle anlatılan ama güçlü olmayı da başarabilen bir film çekebilmesi, yönetmenin sinemasının ne denli önemli olduğunu gösterirken, sinemanın ciddi bir meselesini de hatırlatıyor bize: İnsanı anlatan filmler çok az günümüz sinemasında. Ve işte o nadir örneklerden birini bulunca kaçırmamak gerekiyor kesinlikle.

Meyve vermeyen çapkın kocasının peşine taktığı özel dedektiflerin kendisine getirdikleri kanıtlara “iyisi ve kötüsü ile, bu da hayatımın bir parçası” diyen bir kadın veya bir başka kadının mutsuzluk içinde söylediği “neden hayatım bu hâle geldi” gibi ifadeler kahramanımızın hikâyesini de özetlerken, bunlara benzer başka ”sıradan” cümleler de Koreeda’nın yalın diyaloglarının hikâyesine nasıl akıllı bir şekilde hizmet ettiğini kanıtlıyor. Village Voice dergisindeki eleştiride çok doğru bir tespitle söylendiği gibi, “film bittiğinde daha iyi bir insan olmak arzusunu duyuyorsunuz” ki bir sanat eseri için varılabilecek en güzel yargılardan biri olsa gerek bu. Evet, zaman zaman bir parça fazla sade bir film bu ve hikâyesini/karakterlerini -derdini daha iyi anlatabilmek için- fazlası ile sınırlamış görünüyor ama yaptıklarımızın bazen yapmak istediklerimizin ne kadar uzağına düşebildiğini görmek gerekli ve önemli ve işte tam da bunu yapıyor bu film.

(“After the Storm” – “Fırtınadan Sonra”)