Giù la Testa – Sergio Leone (1971)

“Devrim mi? Lütfen bana devrimi anlatma! Devrimlerin nasıl başladığını bilirim ben: Kitap okuyanlar, kitap okumayanlara giderler ve”Değişim zamanı geldi” derler. Konu devrim olunca ne dediğimi bilirim ben. Kitap okuyanlar, okuyamayanlara giderler ve “Artık değişmeliyiz” derler ve yoksul insanlar da değişimi gerçekleştirirler. Sonra, kitap okuyan bu insanlar, büyük ve cilalı masalara oturururlar; durmadan konuşur ve yerler. Bu arada yoksullara ne olur? Çoktan ölmüşlerdir. İşte senin devrimin. Onun için bana devrimden söz etme! Sonra ne mi olur? Bu lanet olası şey yeniden başlar”

A.B.D.’ye kaçan IRA üyesi bir patlayıcı uzmanının ve Meksikalı bir çete liderinin Meksika Devrimi’ne bulaşan hikâyeleri.

İtalyan yönetmen Sergio Leone’nin senaryosuna da katıldığı ve yönettiği; İtalya, İspanya ve A.B.D. ortak yapımı bir spagetti western. Başrollerinde James Coburn ve Rod Steiger’in yer aldığı film belki yönetmenin “Dolar Üçlemesi” olarak bilinen filmleri kadar öne çıkmadı ve onlar kadar kült olmadı ama yine de türünün kesinlikle en ilgiye değer çalışmalarından biri olmayı başardı. Spagetti westernlerin hikâyelerinin olmazsa olmazı olan politik temalar burada bir alt metnin parçası olmaktan çıkıp, öne çıkan öğelerden biri oluyor ve -Leone’nin bir yandan politik “mesaj”larını vermeye, bir yandan da yapımcı MGM firmasının ticarî isteklerine uymaya çalışması nedeni ile hikâye zaman zaman aksıyor olsa da- ortaya seyri keyifli bir doğrudan politik film çıkıyor. İki baş oyuncusunun karakterlerinin kişiliklerine çok uygun performanslar verdiği, Ennio Morricone’nin müziğinin bu kez barok görkemi ile değil, zaman zaman mizahî tonları da içeren farklı havalarda koşturarak dikkat çektiği ve Leone’nin görüntü yönetmeni Giuseppe Ruzzolini ile birlikte hikâyeye hayli yakışan bir görsel çalışma ortaya koyduğu film eğlenceli ve keyifli bir politik macera özet olarak.

Film Mao’dan bir alıntı ile açılıyor: Onun devrimin bir akşam yemeği veya zariflik ve incelikle yapılacak bir iş olmadığını, devrimin bir sınıfın bir diğerini devirdiği bir şiddet hareketi olduğunu söylediği cümleleri ile sıkı bir giriş yapıyor filme Leone ve hikâye boyunca da politik cümleler kulağımıza çalınıyor ve hatta görsel olarak önümüze geliveriyor. Örneğin James Coburn’ün canlandırdığı İrlandalı devrimciyi (IRA üyesi olarak karıştığı olaylar nedeni ile A.B.D.’ye kaçmış bir adam bu) Rus anarşist devrimci Bakunin’in kitabını okurken görüyoruz. Bir başka sahnede köylü kökenli çete liderinin (Rod Steiger’ın canlandırdığı karakter) devrimlerin sonunda yine yoksulların acı çektiği söylevine tanık olunurken, bir diğerindeki diyalogda kapitalistler adları dile getirilerek lanetleniyor. Açılış sahnesinde ise bir posta arabasındaki zengin yolcuların ve rahibin (sembolü oldukları kapitalistler ve kilise kurumunun, daha açık bir ifade ile söylersek) yoksul bir köylü sandıkları adamı aşağılaması ve sonra başlarına gelen de yine filmin politik mesajının bir parçası kesinlikle. Bu kişilerin Meksika’daki toprak reformunu sert bir biçimde eleştirmesi ve iki ana karakterin dönüşümü de (biri devrimci bir kahraman olmanın değil, paranın peşinde olduğunu söylerken kendini çok farklı gelişmelerin içinde buluyor, diğeri ise Bakunin’in kitabını elinden fırlatmasına neden olan bir politik sorgulamaya girişiyor bir sahnede) benzer bir hedefin bir parçası kuşkusuz.

Filmin tüm bu politik öğelerine ya da bu öğelerin bu denli öne çıkmış olmasına karşın, Leone filmin türünün gereklerini de (biçimsel olanları dahil olmak üzere) yerine getirmekten geri durmuyor. Zum hareketleri ve kimi geniş plan çekimler, diyaloglara sık sık yansıyan bir mizah, bu mizaha eşlik eden görkemli değil ama yine de sesini duyuran bir müzik, karakterlerin birbirlerine oynadıkları oyunlar, kimi kamera hareketleri vb. filmde yerlerini almışlar açık bir şekilde. Açılış sahnesindeki ağızlara (hatta ağız içine!), dişlere ve gözlere odaklanan kamera örneğinde olduğu gibi kimi görüntü tercihleri açıkçası bir parça fazla altı çizili olmaları nedeni ile kaba duruyorlar. Yine aynı sahnede çete liderinin daha önce kendisini aşağılamış olan “zengin ve elit” kadına tecavüzü ve hatta kadının buna pek itiraz etmeyen görüntüsü de (burasını özellikle muğlak bırakmış Leone) açıkçası rahatsız edici bir hava veriyor filme kabalığı ve cinsel şiddeti destekler gibi duran yanı ile.

Morricone’nin filmin mizahına keyifle eşlik eden müziğinin de dikkat çektiği çalışmada, hikâyedeki İrlanda’da geçen üçlü aşk da hayli ilginç bir unsuru hikâyenin. İki erkek ve bir kadın arasında geçen ve üçünün de gayet mutlu göründüğü bu ilişkide, bir sahnede kadının her iki erkekle de öpüşmesi ve erkeklerin de bundan keyif aldığının görülmesi bir açıdan hayli radikal bir yanı hikâyenin, özellikle de Amerikan sinemasının sansürü ve filmin sonuçta bir Amerikan ortaklığı içerdiği düşünüldüğünde. İrlanda’da geçen sahnelerde Morricone’nin müziği gösterişi ve mizahı bir kenara koyarak, romantizme bürünürken, bu sahneleri yavaş gösterimle karşımıza getiren Morricone adeta bir aşk hikâyesi anlatmaya da soyunmuş görünüyor bu anlarda.

Rod Steiger ile yönetmen Leone, sonradan uzlaşmış olsalar da, çekimler boyunca sık sık Steiger’in performans tercihi nedeni ile tartışmışlar. Oyuncunun karakterinin kaba, gürültücü, komik ve inatçı yanına çok iyi uymuş görünen ve seyrederken keyif veren performansı bu tartışmaların/uzlaşmaların sonucu mu bilmiyorum ama abartıya hemen hiç başvurmadan gösterişli olmayı başarması ile doğru bir tercih. Buna karşılık James Coburn daha sade ve ekonomik bir oyunculuk gösteriyor ki o da yine karakteri için doğru kesinlikle. Her ne kadar çizgiler -olması gerektiği gibi- birbirine karışıyor olsa da, karakterlerden birinin devrimin düşünen diğerinin eyleme geçen tarafını temsil ettiğini veya birinin devrimi sistemi yıkarak gerçekleştirtmeyi, diğerinin ise sistemi yerine ne geleceğini umursamadan tahrip etmeyi hedeflediği bu iki karakter için doğru oyunculuklar var karşımızda sonuç olarak.

Leone’nin İspanyol ressam Goya’nın “Savaşın Felaketleri” adını taşıyan gravürlerinden esinlenerek çektiği infaz sahneleri, kameranın bir mağara içinde katledilen onlarca devrimcinin yüzünü tek tek taradığı plan, iki trenin çarpışma anı veya ihanetle yüzleşme gibi görsel yönden güçlü anları olan filmde, zalim Meksikalı albayın Gunther gibi Alman kökenli bir adının olması ve kendisinin de kıyafeti ve yüz hatları ile -filmlerde sıkça gördüğümüz- Nazi subaylarını hatırlatan mimikleri Leone’nin açık bir göndermesi olarak kendisini gösteriyor. Kadınların yan rollerde bile görünmediği bu “erkek hikâyesi”nde hem İrlanda hem Meksika devrimine ihanet edenlerin hep “okumuş” insanlar olduğuna da dikkat etmek gerekiyor.

Evet, bir parça dağınık bir film bu ve bunda tüm o politik öğelerle bir ana akım hikâye anlatmaya soyunmanın da etkisi olmuş ama filmden keyif almaya engel olmamalı bu durum. Hikâyedeki oyunların ve görsel tercihlerin tadına varmak, Steiger’in gürültüsü ile Coburn’ün sessizliği arasındaki zıtlıktan keyif almak ve spagetti western’in yaratıcısı İtalyan sinemacıların bu denli Amerikan olan bir kültürü ve yaşam tarzını, kendi ülkelerindeki politik tartışmaların metinleri ile besleyen bir sinemaya konu edinmelerine bir kez daha hayran olmak için görülmesi gerekli bir çalışma bu.

(“Duck, You Sucker”, “A Fistful of Dynamite”, “Once Upon a Time… the Revolution”, “Yabandan Gelen Adam”)

Homesick – Jakob M. Erwa (2015)

“Ya elimden gelen buysa? Ya daha iyisini yapamıyorsam?”

Uluslararası bir yarışmada ülkesini temsil edecek müzisyen bir kadının, erkek arkadaşı ile taşındığı yeni evlerinde yaşadığı tuhaf olayların hikâyesi.

Avusturyalı sinemacı Jakob M. Erwa’nın yazıp yönettiği, Avusturya ve Almanya ortak yapımı bir film. Hırslı bir müzisyenin yaşadığı (ya da yaşadığını düşündüğü) tuhaf olaylar sonucu yavaş yavaş aklını yitirme noktasına doğru ilerlemesini anlatan film, düşük bütçeli ve kısıtlı mekanlarda (hemen tamamı bir apartmanın içinde ve kadının yaşadığı dairede geçiyor hikâyenin) çekilmiş bir yapım ve alçak gönüllü bir gerilim olarak dikkati çekmeyi başarıyor. Finalinde açılış sahnesine geri dönen film, hikâyesi ve atmosferi ile Polanski’nin ünlü üçlemesini (“Repulsion”, “Rosemary’s Baby” ve “The Tenant”) hatırlatıyor bize ama daha gösterişsiz bir şekilde anlatıyor derdini. Bir mülk üzerinde iktidar kavgası, gözetlenmek ve paranoya gibi temalara sade bir şekilde eğilen film, sıkı bir gerilim anlatmaktan çok, yalın (ve hatta zaman zaman soğuk) bir atmosfer inşa etmek ve kahramanının yoldan çıkışını anlatmak derdinde ve bunu da ilgiyi hak eden bir şekilde yapıyor açıkçası.

Üst katlarında oturan ve apartmanın “gönüllü” yöneticiliğini yaptığını söyleyen yaşlı kadının ilk tanıştıklarında söylediği “burada eskiden hep bizim gibi yaşlılar yaşardı” sözü aracılığı ile büyük kentlerdeki “kaçınılmaz” değişimi hatırlatarak başlıyor film. Genç çift (kadın ülkesini Rusya’da temsil edeceği bir yarışmaya seçilecek kadar yetenekli bir çellocu, erkek ise bir fizyoterapist) yeni taşındıkları evde daha ilk günden itibaren kadının tanık olduğu (veya başına gelen) tuhaf olaylarla karşı karşıya kalıyorlar ve kadının yaşlı komşusuna “bu evi sana bırakmayacağım sözlerini” sarfetmesine neden olacak kadar ileri giden bir huzursuzluğun içinde buluyorlar kendilerini. Yaşananların gerçekliği konusunda zaman zaman seyirci ile oynuyor hikâye (gerçek, rüya ve paranoya birbirine karışıyor) ama bunu özel kamera oyunlarına başvurarak yapmıyor yönetmen Erwa. Bunun yerine, sade ve bir parça soğuk bir atmosfer kurmayı tercih ediyor ve gerilimini de hiçbir zorlama duygusu yaratmadan doğal bir şekilde oluşturuyor. Bunu yaparken de iki önemli destek alıyor: Christian Trieloff’un görüntü çalışması ve Bach’ın 5 Numaralı Çello Süiti. Trieloff’un kamerası genç çiftin dairesinin çıplaklığından ve açık renkli duvarlarından ürettiği soğuk bakışı daire içinde geçen tüm sahnelerde akıllıca kullanıyor ve gerilimin aksiyon, görüntü/ses efektleri gibi doğrudan (bir başka ifade ile söylersek, sıcak) yollarla değil, ima eden bir soğuk tavırla kurulmasını sağlıyor. Stefan Wedam’ın çaldığı Bach süiti ise sık sık kulağımıza çalınırken, filmin tekrarlanan motiflerinden biri olarak hikâyenin bir parçası ve melodisi ile de filmin gizeminin parçası oluyor.

Yönetmen Erwa, Bach’ın eserinin yanısıra bir başka motifi daha sıklıkla kullanıyor. Çiftin dairesinde gezinen kamera sık sık karşımıza bir çaydanlıkta kaynayan sudan veya bir hava nemlendiriciden çıkan buharı gösteriyor bize ve bir bakıma baş karakterinin içinde biriken basıncı anlatıyor sanki. Kadının karşı karşıya kaldığını düşündüğü tehditler karşısındaki tepkileri veya sevildiğini sorgulamaya başlaması ile kendisini gösteren yoldan çıkışının kaynağı konusunda ise bir parça sorunlu bu film. Bu duruma yarışmanın ve kendini kanıtlamanın (en çok da kendisini pek desteklemiş gibi görünmeyen babasına karşı) neden olduğu aşırı stres ve paniğin mi yol açtığını anlamak bir parça gereğinden fazla seyirciye düşüyor sanki. Kadının yaşadığı (ya da yaşadığını hayal ettiği) kötü olaylar boyunca babası ile değil ama annesi ile bir kez bile konuşmuyor olması da bir parça izaha muhtaç. Ayrıca dairenin kapısının dışındaki paspas üzerindeki hayvan dışkısı da seyirciyi ikilemde bırakmak (ama olumsuz anlamda) dışında bir işleve sahip olamıyor gibi görünüyor ve hatta yanıltıcı da olabiliyor.

Hikâyenin mekanın başkaları ile paylaşılması üzerine de düşündürdükleri var. Kadının sorun yaşadığı yaşlı komşusu ile altlı üstlü oturması ve onları yüksek tavanın ve eski usül geniş merdivenlerin ayırması; çiftin dairesinin perdesiz olması; gürültüden rahatsız olan komşunun uyarısı; kadının yarışma öncesi çalışmak için ihtiyaç duyduğu yalıtılmış ortamı ilgisini dağıtan çeşitli dış uyarılar nedeni ile bir türlü bulamaması yaşadığımız mekanların ortak kullanımının zorluğu üzerine hatırlatmalarda bulunuyor bize. Genç müzisyeni canlandıran Esther Maria Pietsch’in karakterinin yavaş yavaş değişimini inandırıcı kılan, korkuyu ve paniği gözlerinde üstelik oldukça ekonomik bir oyunculukla yansıttığı performansını ve yaşlı kadın rolündeki Tatja Seibt’in etkileyici oyunculuğunu da artıları arasına eklememiz gereken film, Polanski’nin yukarıda adı geçen başyapıtları kadar güçlü değil kuşkusuz ve hikâyesi de onlarınki kadar orijinal değil elbettte ama yine de Jakob M. Erwa’nın bu çalışması ilgiyi hak eden bir Avrupa sineması örneği olmayı başarıyor.

(“Evham”)

Cha Và con Và – Di Dang Phan (2015)

“Ne yaparsan yap ama oğlum uyandığında bir erkek olsun!”

Ekonomik kriz içindeki 1990 sonlarının Vietnam’ında fotoğrafçılık öğrencisi bir gencin ve arkadaşlarının hikâyesi.

Vietnamlı sinemacı Di Dang Phan’ın yazdığı ve yönettiği bir Vietnam, Fransa, Almanya ve Hollanda ortak yapımı. Ekonomik krizle boğuşan bir ülkede kendileri için bir gelecek inşa etmeye çalışan gençleri anlatan film hikâyesinden çok atmosferi ile ilgi çekmeye aday bir çalışma. Her biri bir şekilde ayakta kalmaya çalışan gençlerin hikâyesini eşcinsel öğeleri de ilave ederek karşımıza getiren film senaryosunun yeterince güçlü olmamasını, K’Linh Nguyen’in çok başarılı görüntüleri ve kötümser havasını ilgi çekici kılabilmesi ile affettiriyor çoğunlukla.

90’lı yılarda Vietnam hükümeti nüfus artışını yavaşlatmak amacı ile kendisini gönüllü olarak kısırlaştıran erkeklere para verme uygulaması başlatmış. Vazektomi yöntemi ile yapılan bu işlem, hikâyede iki ayrı işleve sahip: Bir yandan para kazanabilmek için gençlerin seçtiği yöntemlerin trajikliğini (hikâyedeki hali ile aynı zamanda traji-komikliğini) anlatmaya yarıyor, bir yandan da baş karakter olan Vu’nun cinsel eğilimi nedeni ile kendisi için “anlamlı” gördüğü ve onun doğası ile ilgili sıkıntısının bir aracı oluyor. Gençlerden biri gündüzleri bale derslerinde gördüğümüz, geceleri ise bir gece kulübünde erotik gösteriler yapan bir kadın; bir diğeri küçük uyuşturucu işleri ile para kazanmaya çalışan bir erkek. Tüm bu karakterler ve diğerleri (örneğin vazektomi ile kazandığı parayı sevgilisine, “hava atabilmesi” için cep telefonu almaya harcayan bir başkası, aldığı borcu ödeyemediği için bir çeteden dayak yiyen bir diğeri) Di Dang Phan’ın filminde bir hikâyenin parçası olmaktan çok, çeşitli tespitlerin öğeleri ve bir atmosferin parçaları olarak geliyorlar karşımıza. Böyle olunca da filmden geriye en çok kalan, yönetmenin görüntülere imza atan K’Linh Nguyen ile birlikte oluşturmayı başardığı çarpıcı atmosfer oluyor. Önemli bir kısmı kapalı mekanlarda geçen ve dış çekimleri de çoğunlukla geceleri gerçekleştirilen film, Saygon’un sıcak ve ıslak havasını çarpıcı bir biçimde sergiliyor ve bu havayı karanlık atmosferinin baş mimarı yapıyor. Karakterler bu atmosfer içinde hareket ederken, bir yandan düzenli olarak bir çıkışsızlık duygusunu yansıtıyorlar bize ama bir yandan da başarılı mizansen sayesinde zaman zaman nefes alma anlarını yaşıyor ve bize de yaşatıyorlar.

Evet, kelimenin iki anlamı ile de karanlık bir film bu belki ama bu atmosfere hoş bir zıtlıkla yönetmen yine de bir umudu veya hayata tutunma kararlılığını esirgemiyor bizden. Bunu yaparken kendi hikâyesinden yeterince destek almıyor, zaman zaman sahnelerin sarkmasına engel olamıyor ve gerekli anlarda gerilimi yeterince kuramıyor ama filmin görsel başarısı bu kusurların üzerini -tamamen olmasa da- örtüyor. Filmin adına da yansıdığı şekilde baba olmak üzerine bir hikâye bu aynı zamanda: Fotoğrafçı gencin babasının onu bir erkek yapmaya çalışması, babalık postansiyelini sona erdiren bir işlem olan vazektomi üzerine konuşmalar ve babanın diğer gençler ile olan ilişkileri bu kavramı sürekli olarak gündemde tutuyor. Bu kavrama yine hikâye boyunca karşımıza çıkıp duran cinselliği de eklemek gerekiyor. Hayatlarının hemen tüm alanlarında tatminsiz görünen gençlerin bu alanda yaptıkları/yapamadıkları da hep bir diyaloğun ve görüntünün unsuru olarak geliyor önümüze.

Eski Vietnam’ın karanlığına ve sessizliğine karşı Yeni Vietnam’ın canlılığını ve gürültüsünü koyan filmde, bu farklı dünyaların görsel olarak çarpıcı bir zıtlık içinde sergilenmesini de filmin artıları arasına eklemek gerekiyor. Tamamen iki farklı dünya ile bizi karşı karşıya bırakan film bu başarısını keşke hikâyesinde de gösterebilse ve örneğin ülkenin yeni yeni tanıştığı “materyalizm” üzerindeki -var gibi görünen- söylemini bu denli havada bırakmasaymış. Karakterleri gibi hikâyesi de zaman zaman sürüklenen film, bu kusuruna rağmen ilgiyi hak ediyor.

(“Big Father, Small Father and Other Stories” – “Mekong Stories” – “Baba, Oğul ve Diğer Hikâyeler”)

Rabin, Ha’yom Ha’akharon – Amos Gitai (2015)

“Rabin kendi idealleri için Yahudileri feda etti, ben Yahudiler için kendimi feda ettim”

İsrail Başbakanı İzak Rabin’in Filistin Kurtuluş Örgütü ile yürüttüğü barış görüşmeleri nedeni ile bir radikal sağcı tarafından öldürülmesinin hikâyesi.

İsrailli sinemacı Amos Gitai’nin yönettiği ve senaryosunu Marie-Jose Sanselme ile birlikte yazdığı, İsrail ve Fransa ortak yapımı bir film. Çözümsüzlüğün ve bunun sonucu olan savaşların ve huzursuzluğun egemen olduğu bir coğrafyadaki sayısız ve sonuçsuz barış girişiminden biri olan Oslo görüşmeleri (Rabin, dönemin İsrail Dışişleri Bakanı Şimon Peres ve FKÖ lideri Yaser Arafat bu görüşmeler ve barış için gösterdikleri çaba nedeni ile Nobel Barış Ödülü almışlardı) İsrail’de sağ kesimin ve özellikle de fanatik dincilerin hedefi olmuş ve bu kesimler Rabin’i İsrail’e ihanetle suçlamışlardı. Film suikast öncesindeki gelişmelere ve cinayete giden yolun nasıl açıldığına, suikast anına ve oluşturulan özel bir komisyonun suikastte ihmali olanları araştırmasına odaklanıyor ve yarı belgesel (docudrama) diye adlandırabilecek bir tarzda karşımıza getiriyor olan biteni. Orta Doğu’nun değişmez kaderinin tipik hikâyelerinden biri tanık olduğumuz ve Gitai bu hikâyeyi saygı duruşunun öne çıktığı sade ve “cool” bir tavırla anlatıyor. Bu saygılı yaklaşımın filmin seyir değerini belki bir parça geriye ittiğini söylemek mümkün ama açıkçası bu çok da önemli değil. Yakın tarihin önemli bir olayını hak ettiği dürüstlük ve saygı ile anlatan film görülmeyi hak ediyor.

Şimon Peres ile yapılan bir röportaj ile açılan film, suikaste yol açan atmosferin oluşumunu, suikasti ve sonrasında toplanan komisyonun çalışmalarını zamanda ileri geri giderek anlatıyor. Amos Gitai çeşitli mitingler, suikast anı veya Filistin topraklarına yasadışı olarak yerleşen İsrailli fanatik dincilerle polisler arasındaki arbede gibi bölümlerde sık sık gerçek görüntülere de yer vermiş filmde ve bu görüntülerle kendi çektiklerini iç içe kullanmış. Seçilen görüntülerle film için çekilenlerin genellikle uyumlu bir şekilde kullanılması filmin başarılarından biri olarak öne çıkıyor. Buna ek olarak, Gitai kimi mizansen tercihleri ile de filmi ilgiye değer kılmış. Sahnelerin hemen tamamının eski usul kararmalarla ve sahnenin ruhuna uygun bir görüntü ile sessiz biçimde kapanması hem filme hüzünlü ve zarif bir hava veriyor, hem de Gitai’nin konusuna saygı ile yaklaşımının dışa vurumu oluyor bir bakıma. Kimi hususları -gerçeğe de uygun olarak- belirsiz bırakıyor hikâye ve suikastçinin iddia ettiği gibi gerçekten de kendi başına mı hareket ettiği sorusu cevapsız kalıyor örneğin. Bunun bir önemi de yok aslında; çünkü film, örneğin bir Hollywood filminin çoğunlukla yapacağının aksine, gerçeği keşfetmeye veya keşfettiğini iddia etmeye çalışmıyor. Filmin asıl derdi, bir suikaste ve barış çabasına darbe vurmaya giden yolun nasıl açıldığını ve “devlet”in kimi odaklarının sessiz kalarak veya hatta teşvik ederek bunu nasıl kolaylaştırdığını alçak gönüllü bir biçimde de olsa sergilemek.

Filmin bizim gibi, Orta Doğu’nun şu ya da bu şekilde parçası olan ülkelerde yaşayanlar için ayrı bir önemi var kuşkusuz: Parmak izini kadın polisin almasına karşı çıkıp erkek polis isteyen fanatik sağcıdan “ülkeyi satanın katli vaciptir” fetvası veren dinci önderlere veya her aksiyonunun kaynağını kutsal kitaptan bulup çıkaran fanatik dincilere pek çok öğe, “Orta Doğu’daki tek seküler ve demokratik rejim”e sahip olduğunu iddia eden İsrail ile epey ortak yanımız olduğunu gösteriyor bize. Amit Poznansky’nin başarılı müzik çalışması, filmin anlatım biçimi nedeni ile önemi daha da artan kurgusu (Yuval Or) ve Eric Gautier imzalı görüntüleri ile de dikkat çeken çalışmada kimi gerçek görüntüler de oldukça ilgi çekici. Örneğin sağcıların Rabin’e karşı düzenlediği bir mitingden seçilen sahneler fanatizmin resmini çizerken kullanılabilecek görüntüler getiriyor önümüze; daha da ilginç olanı ise bu görüntülerle Rabin’e destek için düzenlenen bir başka gösterinin görüntülerinin zıtlığı. İlkine öfke, ikincisine ise dayanışma hâkim bu anların. Fanatiklerin Rabin destekçilerini satanist olmakla suçlaması veya bir sorgu sahnesinin sonunda katilin yüzünde beliren, rahatlığının ve haklı olduğunu düşünmenin sonucu olan sırıtma ifadesi de yine bize kendi tarihimizdeki epey olumsuz benzerlerini çağrıştırması ile ayrıca dikkat çekiyor.

Suikastin, İsrail’in gidebileceği ve bölgeye de bir parça huzur getirebilecek yolu kapattığını ima eden ve bunun hüznünü her karesinde taşıyan çalışma, bilinçli olarak tercih ettiği yaklaşımı (adeta bir otopsinin profesyonel soğukluğunu veya tanık olunan bir trajedi karşısında, işini profesyonel olarak yapmak zorunda olmanın hüznünü taşıyan bir yaklaşım bu) ile heyecan vaat etmiyor seyircisine; bunun yerine kendisi ile birlikte bir toplumun otopsisine tanıklık yapmasını istiyor daha çok. Rabin için şizofren teşhisini koyan ve bunu “kendi yarattığı ve gerçekliğine inandığı bir dünyada yaşıyor” cümlesi ile açıklayan psikoloğun bu teşhisini, tam da bu cümleyi hak eden fanatik bir dinci grup ile paylaştığı sahnenin bir kara mizah havası kattığı filmin önemli eksikliği ise Rabin’in devam ettirmeye çalıştığı sürecin İsrail kadar önemli diğer tarafı olan Filistinliler’den hiç söz etmemesi. Eğer askerlerin yasadışı İsrailli yerleşimcileri hiç silah veya sertlik kullanmadan, sadece aşırıya kaçmayan fiziksel güçle uzaklaştırmaya çalıştırdıkları sahneyi hiç görmeseydik, Filistin’in sadece bir sahnede duyduğumuz ezan sesinden ibaret kalması anlaşılır olabilirdi belki. Buna ek olarak, Şimon Peres’in (kendisine Barış Ödülü veren Nobel komitesinin ciddi rahatsızlığını dile getirmesine de neden olan) kimi uygulamalarından hiç söz açılmaması da pek doğru bir tercih değil. Yine de sonuçta iyi niyetinden kuşku duyulmayacak, sorumluluk duygusu içinde hareket eden ve bir barış girişiminin -yürütücülerinin samimiyetinden bağımsız olarak- bazı coğrafyalarda nasıl her zaman başarısızlığa mahkum olduğunu ve o başarısızlığın da sadece fanatizmi yükseltip sorunu daha da büyüttüğünü hatırlatan bu Amos Gitai filmi ilgiyi hak ediyor.

(“Rabin, the Last Day” – “Le Dernier Jour d’Yitzhak Rabin” – “Rabin’in Son Günü”)