Geronimo – Tony Gatlif (2014)

Geronimo“Bunca şiddet neden? Neden? Delirmiş olmalılar!”

Zorla evlendirilen bir genç kadının düğün gecesi sevdiği erkekle kaçması üzerine farklı etnik kökenlerdeki aileler arasında oluşan şiddet dolu gerilimin hikâyesi.

Yarı Berberi yarı Roman asıllı olan Fransız yönetmen Tony Gatlif’ten kariyerindeki diğer eserler gibi yine Fransa’daki etnik kökenliler arasında geçen bir film. Kimi hayli çekici yönleri olan, buna karşılık önemli kusurlardan da kurtulamamış görünen bir çalışma bu. İlginç soundtrack’i ve dinamik kurgusu ile görülmeyi hak eden çalışma, sağlam bir hikâye oluşturamamış olması ve içerik ve biçim açısından tam olarak neyi hedeflediğini belirleyememiş olması nedeni ile aksıyor zaman zaman. Buna karşılık estetik çekiciliği de yadsınamayacak bir çalışma aynı zamanda.

Roman karakterlerin öne çıktığı hikâyeler anlatması ile bilinen Tony Gatlif’in senaryosunu da yazdığı film gelinin düğün gecesi kaçması nedeni ile damadın Türk ailesi ile kadının sevgilisinin İspanyol ailesi arasında yaşanan ve şiddete dökülen gerilimin hikâyesini anlatıyor bize ve ortaya Flamenko ile İbrahim Tatlıses’in uzun havası arasında bir düello çıkıyor! Evet, filmin ses bandında bu iki müzik sık karşı karşıya geliyorlar ve İspanyollar ile Türkler’in duygularının, kavgalarının ifade aracı oluyorlar. Tatlıses’i tanıyan ve onun filmlerinden herhangi birine maruz kalmış bir seyirci için zor anlar bunlar doğal olarak. Oldukça melodramatik ve bu alanda dozu zaten oldukça kaçmış bir sahnede bir de Tatlıses’ten “Her Demet…” diye başlayan bir uzun hava çalmaya başlayınca gülmek ile rahatsız olmak arasında bir duygu yaşıyorsunuz ister istemez, daha önceki Tatlıses tecrübeleriniz nedeni ile. Bu sahneleri Batılı bir seyirci belki de beğenerek bile izleyebilir ama bizler için oldukça zor görünüyor bu açıkçası. Filmin sıkıntısı bununla da sınırlı değil ne var ki.

Hikâyesi ile, kavga sahneleri ile ve hatta kavga öncesindeki bir müzikli sahnedeki açık esinlenmesi ile “West Side Story – Batı Yakasının Hikâyesi”ne göndermelerde bulunan ve hatta ondan ve dolayısı ile Shakespeare’in Romeo ve Juliet’inden uyarlanmış görünen film bu öykündüğü filmin sertlik ile yumuşaklık arasında tutturduğu benzersiz ayara pek yaklaşamamış ne yazık ki. Dolayısı ile, aslında kendi başına çekicilikleri ve takdiri hak eden estetik yönleri olan kavga sahneleri örneğin, havada asılı kalmış görünüyor. Ne yanaşır göründüğü sertliğin ne de aşkın yumuşaklığının tadına yeterince varabiliyorsunuz filmi seyrederken. Geldiğini tahmin ettiğiniz ama pek de gerçekçi olmayan final, kimi zorlama tesadüflerle ilerleyen hikaye, filme adını veren karakterin görünürdeki tüm önemine karşın hikâyeden çıkarılsa eksikliğini hissetmeyeceğiniz şekilde çizilmiş olması de filme zarar veriyor. Baş kahramanının nedenini sorguladığı şiddeti biz de sorguluyoruz ama elimizde şiddeti besleyen geleneklerden (namus ve onur meselesi gibi) başka bir şey yok hikâyenin bize verdiği. Oysa sosyo-ekonomik arkaplan hikayenin tam orta yerinde duruyor ama Gatlif’ten yeterli ilgiyi görmüyor.

Kimi amatör oyuncuların performans açığını Geronimo karakterini canlandıran Céline Sallette’in örttüğü film görsel yandan hayli güçlü ama bu güç hikâyeyi destekleyen bir havada değil her zaman. Gelinle damadın otlar arasında, sahilde koştuğu sahneler evet hayli estetik ama zorlama da görünüyor öte yandan ve nerede ise o estetik havanın oluşturulması için tasarlanmışlar sadece. Islak tişörtler içindeki oynaşmalar bunun bir parça daha zorlanmış hali olarak dikkat çekiyor. Öte yandan filmin estetiğine şapka çıkarmak da gerekiyor: Danslı kavga sahneleri örneğin, modern bir müzikalin danslı bölümleri havasında ve keyifle seyrediliyor, ve içerikten bağımsız düşünüldüğünde görüntüler de etkileyici kesinlikle. Tony Gatlif’in dinamik yönetmenliği de filme ciddi katkı sağlamış ve hikâyenin eksikliklerine takılmadan seyretmenizi sağlıyor anlatılanı. Sonuç olarak, yüksek enerjili, etnik soslu hikâyesi ve yönetmenin enerjisini hoş bir şekilde dengeleyen Sallette’in oyununun da keyif verdiği bir çalışma karşımızdaki. Hikâyesinin zayfılığını bir kenara koyup, bu çağdaş Romeo ve Juliet hikâyesinin tadını çıkarmakta yarar var. Gece karanlığında ve sokakta, silah olarak dansların, müziğin ve bedenlerin kullanıldığı estetik dövüş sahneleri her zaman bu denli çekici olmuyor ne de olsa.

The Great Escape – John Sturges (1963)

The_Great_escape“Kurduğumuz organizasyon, kazdığımız tüneller… bütün bunlar beni hayata bağladı. Başaramamış olsak da hiç bu kadar mutlu olmamıştım”

İkinci Dünya Savaşı sırasında bir esir kampından kaçma planları yapan müttefik askerlerinin bu planlarını gerçekleştirmelerinin hikâyesi.

1944 yılında yaşanan gerçek bir olayı anlatan ve hikâyenin kahramanlarından biri olan Avustralyalı Paul Brickhill’in yazdığı kitaptan uyarlanan bir film. James Clavell ve W.R. Burnett’ın senaryosunu yöneten John Sturges olmuş ve ortaya bir parça mekanik ilerleyen, seyri kolay ve keyifli, zengin oyuncu kadrosunun da desteklediği bir çekiciliği olan bir sonuç koymuş. Gerçekte olanların elbette “sinemasal” nedenlerle bir parça değiştirildiği film hikâyenin Amerikalı karakterlerini öne çıkarmak gibi “tahmin edilebilir” değişiklikler yapmış asıl olarak.

Steve McQueen, Richard Attenborough, James Garner, Donald Pleasance ve Charles Bronson’un da dahil olduğu zengin bir kadrosu olan film bir “erkek filmi” öncelikle. Konuşmasız rolleri olan figüranlar dışında tamamen erkek oyunculardan oluşan bir kadrosu var filmin ve anlattığı “esir kampındaki askerler ve Naziler” hikâyesinin doğası da seyredeceğimizin bir “erkek filmi” olduğunu baştan söylüyor bize. Kaçış planının yapılması, hazırlıkların gerçekleştirilmesi, kaçış gecesi ve sonrasında yaşananlar diye dört ana bölümde ilerliyor film. Elmer Bernstein’ın marş esintili müziği eşliğinde karşımıza getirilen hikâye daha önce defalarca kaçma teşebbüsünde bulunmuş müttefik subayları ve askerlerinin onların yeni bir teşebbüsünü engellemek için özel olarak inşa edilmiş bir esir kampına getirilmeleri ile başlıyor. Kampın başındaki Alman subay SS’lerden hoşlanmayan ve özel dinlenme odaları, kütüphanesi ve spor yapma yerleri olan bu özel kampın komutanlığını kimseye zarar vermeden yapmaya çalışan bir Alman olarak çizilmiş ki Amerikan sinemasının o dönemde pek de yapmadığı bir şey bu ve filme farklılık katan bir tercih olmuş açıkçası. Kamptaki diğer Alman asker ve subaylar da oldukça yumuşak profiller çiziyorlar yine alışılmadık bir şekilde. Böyle olunca, oldukça rahat ettikleri bu yerden kaçmaya çalışmaları bir fedakârlık ve kahramanlık hikâyesi oluyor müttefik askerlerinin. Sonuçta büyük ihtimalle yakalanacakları ve hayatlarına mal olacak bir girişim çünkü kaçma eylemi. Bu tuhaf durumun yanısıra ve elbette bekleneceği gibi, Amerikalı ve Büyük Britanya ağırlıklı askerlerin esir kampı ortamında bile espri yapmayı unutmamaları, cesur, tasasız ve hatta küstah olabilmeleri ve adeta izci kampındaki erkek çocuklar gibi davranabilmeleri de filmin gerçekçiliğine zarar veriyor hikâyenin gerçek olmasına rağmen.

Filmde yer alan karakterlerin ve yaşananların gerçek olduğunu ama bazı karakterlerin birkaç gerçek karakterin birleşiminden olduğunu söyleyerek başlıyor hikâye. Söylemediği ise kimi karakterlerin gerçek uyruklarının değiştirilerek Amerikanlaştırıldığı. Bu kapsamda, Steve McQueen’in beyzbol eldivenli karakteri en bariz örnek olarak gösterilebilir sanırım. Atıldığı hücredeki günlerini beyzbol topu ile oynayarak geçiren ve eldiven ve topa -bir defadan fazla- kavuşma sahnesi ise Amerikan milliyetçiliğini okşayacak şekilde vurgulanan karakterle ilgili tercihler ticari nedenlerle anlaşılır olsa da rahatsız ediyor açıkçası. Daha önemli olan ise kaçış hikâyesinin gerçekçiliği: Bir esir kampında, bu nitelikte bir kaçış planını gerçekleştirebilmek için gerekli tüm yetkinliklerin bir arada toplanması (sivil giysiler üretecek bir terzi, tünel kazma işinde usta isimler, sahte belge hazırlama ustası vb.), Almanların hemen hiç uyanmaması olan bitene ve “kahramanlarımız”ın bunca akıllı olması epey kuşku uyandırıyor hikâyenin en azından olma şeklinin doğruluğu konusunda. Sonuçta 76 kişinin kaçmayı başardığı ve çoğunun yakalandırıldığı/öldürüldüğü bir firar eylemi olmuş gerçekten de ve John Sturges’ın filmi de bu eylemi ticari sinemanın kalıpları içinde ustaca anlatıyor. Evet, oldukça mekanik ve düz ilerliyor hikâyenin kurgusu ama bu özellikle tercih edilmiş gibi duruyor ve seyirciyi hemen hiç zorlamadan, pek de tanıtmaya gerek duymadığı karakterlerinin sadece eylemlerine odaklanmasını isteyerek ve heyecanın/gerilimin tadını çıkarmasını talep ederek anlatıyor derdini filmimiz.

Steve McQueen’in çitlerin üstünden motosikleti ile atladığı sahne dışında (ki bunu da denemiş ama başaramayınca dublör kullanılmış) tüm aksiyon sahnelerini kendisinin gerçekletirdiği filmde onun Almanya’nın İsviçre’ye yakın bölgesinde ve sonsuzluğa uzanır gibi görünen kırlık alandan motoru ile kaçma sahnesi bugün 1960’lar sinemasının klasiklerinden biri olarak hatırlanıyor ve oldukça iyi çekilmiş ve kurgulanmış olması ile gerçekten de hayli başarılı görünüyor. Hayli klasik bir sinema dili kullanılan film pek inceliklerle uğraşmadan anlatıyor kahraman askerlerin hikâyesini ve başta Attenborough, McQuuen, Pleasance ve Garner’ınki olmak üzere hikayenin tonuna yakışan klasik oyunculukların ve tıkır tıkır işleyen kurgusunun da yardımı ile bu tür filmlerden hoşlananlar için gerçek bir eğlencelik olmayı beceriyor. Kusurları ne olursa olsun, Amerikan sinemasının klasiklerinden biri bu ve savaşın ortasında geçen ama onu hiç göstermeyen, bir infaz sahnesini kolaycılığa kaçmadan anlatan ve ustalıklı “zanaatkârlığı” ile dikkat çeken film görülmeyi hak ediyor kesinlikle.

(“Büyük Firar”)

Jauja – Lisandro Alonso (2014)

Jauja“Kadim insanların dediklerine göre, Jauja bereket ve mutluluk dolu mitolojik bir diyardır. Bunu doğrulamak amacıyla birçok yolculuk yapıldı. Zaman içinde bu efsane büyüdü. İnsanlar hiç kuşkusuz abartıyorlardı, her zamanki gibi. Kesin olarak bilinen tek şeyse bu yeryüzü cennetini arayan herkesin yolda kaybolduğu”

Arjantin’in Patagonya bölgesinde, efsanelerde geçen “Jauja” bölgesini arayan Danimarkalı bir mühendisin hikâyesi.

Arjantinli sinemacı Lisandro Alonso’nun “hikâyesiz” minimalist sinemasının parlak bir örneği. Cannes’ın “Un Certain Regard” bölümünde eleştirmenler ödülünü alan çalışma durgun temposu, finalde bir kısmı çözülen tuhaflıkları, kısıtlı diyalogları ile o “herkese göre değil” diye nitelenen filmlerden. Yolda kaybolan/kaçan kızını arayan adamın hikâyesini çarpıcı bir görüntü çalışması ile anlatan film anlatıyor göründüğü “hikâye”nin arkasında aslında başka bir şeyin peşine düşen ve bu asıl hikâyesini ustaca ve yavaş yavaş inşa eden bir film ve sinefiller için kaçırılmaması gereken bir sinema eseri.

Müthiş bir kare ile açılıyor film: sırtını gördüğümüz bir adam, başını onun omzuna dayamış genç bir kız ve çarpıcı renkleri, kompozisyonu ile film boyunca pek çok örneği ile karşılaşacağımız bir geniş plan manzara. İkilinin konuşmaları filmin en konuşmalı anlarından biri olarak, sonrasında tanık olacağımız filmle ilgili çok şey söylüyor bize. Sıradan ama bir şeyler ima eden bir konuşma bu ve gördüklerimiz ile aslında görülmesi gerekenler arasındaki çelişkinin de bir örneği. 19. yüzyılda geçen hikâyede yer alan karakterler mühendis ve kızı, Arjantinli bir kaç asker, onların “hindistan cevizi” kafalı olarak adlandırdıkları yerliler ve adamın arayışı sırasında karşısına çıkan yaşlı bir kadından oluşuyor ve yönetmen Alonso bu karakterleri Patagonya’nın geniş ve boş mekanlarında yalnızlıklarını, tedirginliklerini ve doğa (ve diğer başka şeylerin) karşısındaki acizliklerini vurgulamak istercesine yerleştiren bir mizansen anlayışı ile hayli çarpıcı bir etkileyicilik yakalıyor. Zaman zaman uzun ve sabit kamera ile çekilmiş planlarda yakaladığı yüksek görsel gücü ile Finli görüntü yönetmeni Timo Salminen’in çalışmasından ayrı düşünülemeyecek bir film bu. Sanatçının ışık kullanımı (doğal ve yapay ışıkların ustalıklı bir karışımı var karşımızda) ve yalın ama çarpıcı görüntüleri filme kesinlikle çok ciddi bir katkıda bulunuyor. Çekimlerin yapıldığı bölgenin gizemli olarak adlandırılabilecek coğrafî özelliğinden akıllıca yararlanmış filmin yaratıcıları ve ortaya kolay kolay unutulmayacak kareler koymuşlar. Bu anlardan birinin göz yaşartacak denli bir güzelliği var ve sadece o kısa an için bile film görülmeyi hak ediyor nerede ise: Yıldızlı bir gecede kayaların üzerinde oturan ve sonra yere uzanan adam, onun elindeki ve kızına ait bir oyuncak asker ve yanında saplı olan kılıçtan oluşan görüntü bir “tablo güzelliğine” sahip ama görüntüyü çarpıcı kılan bu tablo hali değil asıl olarak; bu kısacık an karakterin yalnızlığını, çaresizliğini ve arayışını anlatabilmesi ve görüntünün gücünü ustaca kullanabilmesi ile filmin bu alandaki başarısının en önemli örneklerinden biri oluyor kesinlikle.

Düşsel bir hikâyeyi gerçekçi görüntülerle anlatabilmek de filmin başarıları arasında. Alonso ile birlikte senaryoyu yazan Arjantinli şair ve romancı Fabian Casas’ın hikâyenin zaman zaman sert bir ton alan “gizemli şiir” havasının yaratılmasında katkısı olmuş olsa gerek. Alegorik bir hikâye bu ve karşımıza çıkan “metafor”ların yorumu da her bir seyirci için ve hatta aynı kişinin her bir seyretme tecrübesi için farklı çağrışımlar yaratabilir. Kişisel görünümlü bir hikâyeyi geçtiği toprakların tarihi ile ilişkilendirerek anlatabilen, toprakların doğasını hikâyenin karakterlerinden biri yapmayı başaran filmde başroldeki Viggo Mortensen’e ayrıca değinmek gerekiyor. Filmin yapımcılarından biri olan usta oyuncu müziklere, filmin posterinin tasarımına ve diyalogların Danimarkaca olanlarının İspanyolca, İngilizce ve Fransızcaya çevrilmesine de katkı sağlamış. Ama bu katkıların yanında elbette asıl olarak oyunculuğu ile bir kez daha parlıyor Mortensen ve bu çok farklı western filminin kahramanını/anti-kahramanını sade ve güçlü bir oyun ile getiriyor karşımıza. Karakterinin duygularını fazladan tek bir mimiğe başvurmadan, yüzünü ve vücut dilini ekonomik ve doğal bir şekilde kullanarak tam da kendisine yakışan bir şekilde sergiliyor.

Gerçek ile düş, geçmiş ile bugün arasında yumuşak geçiş yapabilen, westernin “erkeksi” havasını bilinçli ama vurgusuz bir şekilde kıran bu farklı film, ortalama seyirci için “sıkıcı”lığın sınırlarında dolaşan ve seyri katkı isteyen bir çalışma olarak herkese göre değil ama yönetmen Alonso’nun altı yıl aradan sonra çektiği bu eser sinemaseverlerin üzerinde düşüneceği bir çalışma olarak kesinlikle ilgiyi hak ediyor.

(“Hayal Ülkesi”)

The Day of the Jackal – Fred Zinnemann (1973)

The_Day_of_the_Jackal“Biz terörist değiliz, vatanseveriz. Cezayir’de savaşırken ölen askerlere karşı sorumluluğumuz var… ve hep orada yaşamış üç milyon Fransız vatandaşına karşı”

Fransız cumhurbaşkanı Charles de Gaulle’ün Cezayir’in bağımsızlığını kabul etme planına karşı harekete geçen ve üyelerinin bir kısmı eski askerlerden oluşan bir örgütün başkanı öldürtmek için kiraladığı bir suikastçinin hikâyesi.

Fred Zinnemann’dan İngiltere – Fransa – İtalya ortak yapımı olarak çekilen bir Frederic Forsyth uyarlaması. Yazarın aynı adlı kitabından yola çıkarak, senaryosunu Kenneth Ross’un yazdığı film bir parça eskimiş gibi görünse de çok etkileyici biçimde kullanılan klasik dili, ödüllü kurgusu ve günümüzün abartılmış vurdulu kırdılı aksiyon filmlerine hayli ters düşen ve iyi ki öyle olan yalınlığı ile kesinlikle başarılı bir çalışma. Aksiyonu ihmal etmeden asıl olarak karakterlere ve olay örgüsüne odaklanan çalışma, günümüz sinemasında maalesef artık yapılmayan türden bir sinema eseri olarak görülmeyi hak ediyor.

Venezüelalı bir “terörist” olan ve “Çakal” veya “Çakal Carlos” lakapları ile tanınan Ilich Ramírez Sánchez’e bu lakabı onun eşyaları arasında Forsyth’ın filme konu olan kitabını gören bir Guardian gazetesi muhabirinin taktığı söylenir. Halen Fransa’da cezaevinde olan “Çakal”ın adını aldığı işte bu kitabın sinema uyarlaması, kaynak kitabın yapısını takip ederek soğukkanlı bir suikastçinin De Gaulle’ü öldürme girişiminin hazırlıklarını, onun peşine düşen polislerin amansız ve zamana karşı takibini, suikast gününü ve kısa bir epilog bölümünü anlatıyor temel olarak. Filmin temel başarılarından biri akıllı ve sade bir kurgu ile bu bölümleri zaman zaman paralel biçimde de anlatarak hikâyenin tamamını ve karakterlerini seyirciye ustalıklı bir şekilde aktarabilmesi. Hem sahnelerin kendi içinde hem de bu bölümler ve paralel gelişen olaylar arasındaki geçişler gerçekten çok başarılı. İşin ilginç ve asıl takdir gerektiren yanı da kurgu oyunlarına, zorlama bir dinamizme başvurmadan başarması filmin bunu. Biri bu filmle olmak üzere üç kez Oscar’a aday olup ödülü hiç alamayan kurgucu Ralph Kemplen çalışması ile filmin başarısındaki asıl pay sahiplerinden biri olmuş kesinlikle. Yönetmen Zinnemann’ın kariyerinin son dönemlerinde çektiği filmde sade mizanseninin ve öne çıkarmadan yaratmayı başardığı heyecan ve gerilim duygusunun da filme ciddi katkısı olmuş. Suikast denemesinin sonucunun ne olacağını bilen seyircinin buna rağmen hikâyeyi merak duygusu ile izleyebilmesi onun becerisinden kaynaklanıyor kuşkusuz.

OAS adındaki aşırı sağcı ve paramiliter gerçek bir örgütün Fransa’nın Cezayir’e yıllar süren silahlı mücadeleden sonra bağımsızlığı verme kararına karşı De Gaulle’e karşı gerçekleştirdiği gerçek bir suikast denemesini göstererek başlıyor ve sonrasında tamamen kurgulanmış bir hikâye anlatıyor bize. Örgüt İngiliz bir suikastçi ile anlaşıyor yeni suikast girişimi için ve sonrasında keyifle seyredilen bir hikâye başlıyor filmde. Edward Fox’un nerede ise -bildiğimiz anlamda- oynamasına gerek kalmayacak bir karakteri ustalıkla canlandırdığı ve “oynamadan” müthiş bir gerçekçiliği elde etmeyi başardığı film onun “How, where, when – Nasıl, nerede, ne zaman” başlıklı planını ve bunun için yaptığı tüm hazırlıklara odaklanıyor öncelikle, sonra yavaş yavaş peşine düşen polis güçleri ve onların takibi öne çıkmaya başlıyor; hikâye bu ikisini ustaca paralel bir biçimde anlatırken son bölümde suikast gününde olanlar ekleniyor bunlara. Abartısız bir ritim duygusuna sahip olan kurgu hiçbir anında aksamadan ve onca karakteri ve olan biteni hiçbir şekilde kafa karıştırmaya soyunmadan getiriyor karşımıza. İşini tam bir profesyonellikle yapan suikastçiyi kötü veya iyi göstermeye girişmiyor film; aksine tıpkı onun işini yaptığına benzer bir şekilde gayet profesyonelce yapıyor işini ve bu “profesyonel soğukluğu” ile ilginç bir çekicilik üretmeyi başarıyor. Evet, zaman zaman filmin “eski” olduğunu hissediyorsunuz ama üzerinden geçen kırk üç yılı düşündüğümüzde pek de rahatsız etmiyor bu eskime durumu. Bilgisayarın olmadığı, iletişim araçlarının bugünkülerle kıyaslandığında hayli kısıtlı olduğu bir zamanda geçen hikâyede bu durum hem suçluyu hem peşine düşenleri etkiliyor doğal olarak ve açıkçası tüm o CSI vb. dizilerde bilgileri bir tuşa basarak elde etmenin doğurduğu fastfood havasının yanında tek tek dosyaları tarayan polislerin çabası çok daha doğal görünüyor ve bu da filme bir sıcaklık katıyor sonuç olarak. Suikast bölümününün önemli bir kısmının Fransızların 14 Temmuz kutlamaları için düzenlenen gerçek törenler sırasında çekilmiş olmasının sağladığı gerçekçilik duygusundan da çarpıcı biçimde yararlanmış film ve polislerin tören sırasında halka farkettirmeden almaya çalıştığı önlemler ve tören alanının hareketliliği nerede ise bir belgesel gerçekçiliği üretiyor, akıllı bir kamera kullanımının da sayesinde.

Ortak yapımın tarafları olan üç ülkeye de uğrayan hikâyede Fransız ve İtalyan karakterlerin İngilizce konuşmaları ticarî sinemanın zorlaması sonucu olarak çıkıyor karşımıza ve rahatsız da ediyor filmin gerçekçiliğine zarar verecek şekilde. Bu kusuru ve adım adım oluşturulan gerilimin finalinin daha çarpıcı bir sinema ile anlatılmasının çok daha iyi olacağı bir kenara bırakılırsa, yaklaşık iki buçukluk saatlik uzun süresini hiç hissettirmeyen akıcılığı, detayları hiç ihmal etmeyen hikâyesi ve set tasarımları, Michel Lonsdale ve Delphine Seyrig başta olmak üzere tüm diğer oyuncuların da klasik sinemanın tadına uygun oyunculukları ile de görülmesi gerekli bir film bu.

(“Çakalın Günü”)