A Delicate Balance – Tony Richardson (1973)

“Böylesine sessiz, hüzünlü, mide bulandıran bir aşk…”

Zengin bir yaşlı çiftin kendileri ile yaşayan kadının bekâr kız kardeşi, boşanma ile biten dördüncü evliliğinden sonra eve dönen kızları ve kendi evlerinde yaşadıkları tuhaf bir olaydan sonra çiftin evine yerleşmeye karar veren ve arkadaşları olan bir çift ile yaşadıklarının hikâyesi.

Yapımcı Ely Landau 1973-1975 yılları arasında ünlü Amerikan oyunlarının sinema uyarlamalarını yapmayı hedeflemiş ve bu kapsamda 14 ayrı oyun ve müzikali sinema perdesine taşımıştı. Serinin ilk filmi olan “A Delicate Balance” dev kelimesini hak edecek bir kadro ve ünlü İngiliz yönetmen Tony Richardson tarafından aktarılmış sinemaya. Tiyatro oyununa oldukça sadık olan senaryo oyunun yazarı Edward Albee’ye ait. Richardson aradaki ufak “müdahaleleri” dışında daha çok filme alınan bir oyun getirmiş karşımıza. Bu anlamda filme sinemasal bir tattan çok güçlü bir oyunun güçlü oyuncular tarafından oynanmasından kaynaklanan keyif için yaklaşmak gerekiyor. Çok konuşmalı ve diyalogların da sıradan günlük hayatın izlerinden çok, birbirinden ilginç karakterlerin “entelektüel” birikimlerinin izlerini taşıdığı film hareket ve eğlence peşinde olanlar için değil kesinlikle. Ne var ki özellikle karakterleri tanıdıktan ve onları anladıktan sonra kimileri için sıkı bir keyif sağlayacağı da açık bu filmin.

Paul Scofield, Katharine Hepburn, Lee Remick, Kate Reid, Joseph Cotten ve Betsy Blair… Bu muhteşem kadro ne yapsa seyredilir diye başlamak gerek öncelikle. Bugün hiçbiri hayatta olmayan bu oyuncular çoğunlukla tek çekimle oluşturulan planlarla hayli zor bir oyunculuk tecrübesinin altından çarpıcı bir başarı ile kalkıyorlar. Adeta bir oda tiyatrosunda en ön sırada oturmuş ve müthiş bir oyundaki oyunculuk gösterisine tanık oluyor gibi hissediyorsunuz kendinizi. Özellikle de Scofield, Hepburn ve Reid senaryonun da kendilerine sağladığı avantajı kullanarak seyredeni avuçlarının içinde tutuyorlar hikâye boyunca. Uzun ve kimi zamanlarda -özellikle karakterlerin birbirlerine alaycı olarak yaklaştıkları anlarda- kompleks bir hal alan diyalogları 130 dakikayı aşan bir filmde başka hangi oyuncular seyirciye bu denli çekici kılabilirdi bilmiyorum ama oyuncular ve performansları filmin en büyük artısı kesinlikle.

Ve elbette Albee’nin oyunu/senaryosu. Evin tek bir odasında, oturma odasında geçen oyun filmde seyiciye arada nefes aldırmak için olsa gerek zaman zaman farklı odalara taşınsa da temel olarak tüm hikâye tek bir odada geçiyor. Bu odada oyunun/filmin farklı temaları karakterlerin diyalogları ve duyguları üzerinden seyirciye de geçiyor kesinlikle ki bu aktarımda yukarıda sözünü ettiğim gibi en büyük pay oyuncuların. Örneğin temalardan biri olan “kayıp” farklı alanlarda karşımıza gelirken bunların ikisinin ana oyuncusu olan Hepburn küçük yaşta ölen oğlunun kaybını nerede ise diyaloglarına bile yansıtmadan sadece gözleri ile öyle bir anlatıyor ki seyirciye… Evet, kayıp hikâyenin temalarından biri. Ölen çocuğun doldurul(a)mayan boşluğundan, Hepburn’ün yaşlandıkça aklını kaybetme endişesine ve onlarla yaşayan kız kardeşten sonra eve dönen kızlarının ve emrivaki ile eve yerleşen arkadaşların neden olduğu bir kayıp daha var: mahremiyetin kaybı. Kaybın yanında karakterlerin diyaloglarına sıklıkla yansıyan “korku” var bir de. Her bir karakterin kendi korkuları var ve bu korkularını nerede ise tek başlarına yaşıyorlar hikâye boyunca. Eve yerleşen diğer çiftin kendi evlerinde yaşadıkları “gizemli” korkudan (bu korkuyu anlattıkları sahne filmin de en etkileyici anlarından biri kesinlikle) yaşlanmaya, büyümeye veya bir yandan çokça arzu edilip öte yandan kaçılan aşka kadar pek çok korku karşımıza gelip duruyor hikâyede.

Tony Richardson birkaç kez başvurduğu zum hareketi ve bir sahnede kullandığı yukarıdan çekim dışında yumuşak bir kurgu ile bir araya getirdiği sahneleri ile daha çok hikâyeyi sadece takip eden bir konum üstlenmiş gibi. Böyle olunca da oyunun gücüne ve oyuncularına kendini kaptıramayan bir seyircinin filmden alacağı tat hayli düşük olabilir açıkçası. Yine Albee’nin bir oyunundan sinemaya aktarılan “Who’s Afraid of Virginia Woolf? – Kim Korkar Hain Kurttan?” ile kıyaslandığında filmin sinemasal açıdan geride kaldığı açık ama başta yapımcı Landau olmak üzere filmin yaratıcılarının hedefi bu değilmiş zaten. Burada hedeflenen Amerikan tiyatrosunun kimi klasik eserlerini gelecek nesillere güçlü oyuncular, sağlam bir kadro ve küçük sinemasal dokunuşlarla aktarmak olmuş çünkü. Bir evde kurulmaya ve ayakta tutulmaya çalışılan “hassas bir dengenin” geleceği ve bu dengeyi daha da tehlikeye sokan eve yerleşen çiftle ne yapılacağı konusunu anlatan bu hikâye özellikle ilk yarım saatinden sonra daha fazla -ve sinemasal olmayan- bir tat veren ve en önemlisi oyuncularının sağladığı keyif için izlenmesi gereken bir çalışma. Müzik ve kurgu gibi sinemanın kimi temel araçlarına başvurmayan bir filmle karşı karşıya olduğunuzu da unutmadan.

Heaven – Scott Reynolds (1998)

“Bu kahrolası yönetim kurulunun başkanıyım ben!”

Karısının boşamak üzere olduğu, içki ve kumar problemleri olan bir mimarın aldığı bir iş sırasında tanıştığı ve gizemli güçleri olan bir travesti ile ilişkisinin ve bulaştığı suç dünyasında yaşadıklarının hikâyesi.

Yeni Zelandalı yönetmen Scott Reynolds’ın bugüne kadar yönettiği diğer iki filmde olduğu gibi senaryosunu da yazdığı film farklı bir suç filmi olmak için iyi niyetle yola çıkan ama yol boyunca epey tökezleyen ve hedeflediği yerin de uzaklarına düşen bir çalışma. Bağımsız filmlerin usta oyuncusu ve özellikle Hal Hartley filmlerindeki performansları ile tanınan Martin Donovan’ın da yukarılara taşıyamadığı bir film bu ve hikâyesindeki kimi ilginç öğelere ve kimi sürprizlere rağmen istediği başarıyı yakalayamıyor. Yine de ilgiyi ve takdiri hak eden yanları da yok değil.

Kahramanımız kendisini boşamak üzere olan karısı tarafından terk edilmiş ve oğlunun velayetini de kaptırmak üzere. Üstelik içki ve ciddi bir kumar sorunu var ve mimarlık işi de pek iyi gitmiyor. Aldığı bir iş nedeni ile gittiği gece kulübünde tanıdığı ve filme de adını veren Heaven adlı travestinin olacakları görmek gibi bir gizemli gücü var. Onun bu gücünü ise gece kulübünün patronu ve karısıyla ilişkisi de olan kahramanımızın doktoru (ve dolayısı ile karısı) kendi çıkarları için kullanmaya çalışıyorlar. Senaryo bunları anlatırken doğrusal bir anlatımdan uzak duruyor ve zaman zaman seyirciyi şaşırtan ve ilgisini çeken sürprizlere başvuruyor ki filmin de en elle tutulur yanı burası. Gerçeğin aslında öyle olmadığını, üstelik de seyircinin zekâsı ile dalga geçmeden söyleyebilmek kolay iş değil ve Reynolds senaryosu ve yönetmenlik becerisi ile bunu başarıyor açıkçası. Yönetmen benzer bir başarıyı da hikâye boyunca iki kez başvurduğu bir üçlü (daha doğrusu farklı anlarda geçen iki ikili konuşmanın birlikte kurgulanması ile oluşan üçlü konuşmalar bunlar) konuşma sahnesi ile gösteriyor. Akıllıca yazılan diyaloglar hem karakterlerimizi hem seyirciyi şaşırtıyor kesinlikle.

Gece kulübünün kirli işler peşindeki acımasız patronunu canlandıran Richard Schiff filmin oyunculuk alanında öne çıkan ismi oluyor ve pek de özel çizilmemiş görünen karakterini ayakta tutmayı başarıyor. Baş roldeki Martin Donovan ise alıştığımız ustalığından uzak bir görünüm sergiliyor ve adeta pek de inanmış görünmediği bu hikâyede ne aradığını sorguluyor bakışları ile. Travesti Heaven’ı canlandıran ve çoğunlukla televizyon dizileri ile dolu kariyerindeki ikinci ve şimdilik son filmindeki Daniel Edwards ise potansiyeli olan ama bu potansiyeli yine senaryo tarafından hırpalanan rolünde yine de üzerine düşeni yapıyor. Senaryomuzun sıkıntılarından biri olan klişe tiplemelerden birini (kahramanımızın eşini) oynayan Joanna Going en azından aksamıyor ama senaryonun nerede ise bir karikatür gibi çizdiği doktor rolündeki Patrick Malahide senaryonun hatasını büyüterek oynamış görünüyor.

Filmin görsel ve “politik” kusurlarına da değinmek gerek ki bunlar “mutlu aile” sahnelerinde olduğu gibi iç içe de geçiyor bazen. Reklamlardaki yapay mutlu aile sahnelerini hatırlatan bir ışıklandırmanın varlığından söz etmek ne demek istediğimi anlatmak için yeterli sanırım. Buna ek olarak “maço” yanını destekleyecek iki kusuru daha var filmin. Şiddet sahnelerinden sakınmıyor hiç, rahatsız edici bir şekilde kandan geçilmiyor ortalık. Daha önemli kusuru ise “politik” olanı: Kahramanımızın problemleri karısının kendisini terk etmesi (evet, erkeğin kusurları var ama…) ve henüz boşanmadan aldatması ile oluşmuş gibi bir hava yaratıyor hikâye. Gerek finali, gerek mutlu aile güzellemeleri ve gerekse kadının hikâyede bir şekilde cezanlandırılması (aklının başına gelmesi de diyebiliriz) ile film kadının yuvayı bozmasının ne kadar tehlikeli olduğunun altını çiziyor seyircisine.

Kısa bir sinema salonu tecrübesinden sonra doğrudan video pazarına giden film zaman zaman B sınıfı filmlerinin havasını hatırlatması ve hikayenin temel kurgusunun ilginçliği ile yine de ilgi toplayabilecek bir çalışma. Ayrıca finalde Heaven için belirlediği sonu ve bu tip sert filmlerden beklenmeyecek bir özgürlükçü anlayışı da var filmin ki kesinlikle övgüyü hak ediyor. Evet, bir yanı ile aile kurumunun kutsallığını gözümüze sokuyor belki ama öte yandan “farklı bir aile” biçimine de gayet sıcak yaklaşıyor.

(“Cennet”)

Papillon – Franklin J. Schaffner (1973)

“Suçun bir insanın işleyebileceği en büyük suç. Seni hayatını boşa harcamakla itham ediyorum”

Fransız Guyana’sındaki bir cezaevinde ömür boyu hapse mahkum edilen bir adam ve orada arkadaş olduğu bir başka mahkumun hikâyesi.

Fransız Henri Charrière’in 1969 yılında basılan aynı adlı kitabından Dalton Trumbo ve Lorenzo Semple Jr tarafından sinemaya uyarlanan filmi ABD’li Franklin J. Schaffner yönetmiş. Charrière’in vahşi koşullar altında geçen cezaevi günlerini ve kaçma çabalarını anlatan otobiyografik roman yıllar sonra gerçekleri -kimine göre epey- çarpıtmakla suçlanmış ve anlatılan pek çok olayın kendisinin değil diğer mahkumların başından geçtiği söylenmiş. Yine de sadece Fransa’da 1.5 milyon satan kitap yüksek popülaritesi ile sinemanın da ilgi alanına girmiş. Kendisi de hayli hacimli kitaptan ortaya çıkan iki buçuk saatlik film aynı anda hem hayli güçlü hem zayıf yanları olan ama genel olarak bakıldığında klasik sinemanın örneklerinden biri olarak bugün de ilgiyi hak eden bir sinema eseri. İki güçlü oyuncusu, Schaffner’in görselliği başarı ile kullandığı klasik mizansen anlayışı ve zaman zaman kazandığı görkemi ile önemli bir film bu.

Gelen mahkumların yüzde kırkının bir yıllarını doldurmadan hayatlarını kaybettiği, “ciddi” disiplin suçlarının giyotin ile cezalandırıldığı ve aylar hatta yıllar süren tek kişilik ve ışıksız hücre cezalarının sıradan olduğu yüksek güvenlikli bir cezaevi olarak hizmet veren bir adada geçiyor hikâyemiz çoğunlukla. Bir kadın satıcısını öldürmekle suçlanmış olan ve göğsündeki dövme nedeni ile “Papillon – Kelebek” olarak çağrılan bir adamla (Steve McQueen) Fransa’nın hazine kağıtları ile ilgili kalpazanlığından dolayı burada bulunan bir diğeri (Dustin Hoffman) hikâyenin iki temel karakteri. “Kelebek” Charrière gerçek hayatta ölümüne kadar masum olduğunu iddia etmiş ve film de onu bir suçludan çok güçlü, kararlı ve iyi bir insan olarak resmediyor çoğunlukla. Romandan kaynaklanan nedenlerle bu iki karakterin geçmişi ile hiç ilgilenmiyor filmimiz ve tam da bu nedenle karakterlerin ilkinin karanlık hücrede geçirdiği aylardan sonra içine düştüğü halüsinasyonların birinde “hayatını boşa harcamakla suçlanmasını ve bunu kabul etmesini” anlatamıyor bize. Buna karşılık iki güçlü senaristin imzasını taşıyan hikâye romandan aldıkları gücü perdeye taşımayı başarmışlar çoğunlukla ve zaman zaman epik bir hava kazanan hikâye çıkarmayı başarmışlar, ama temel bir sıkıntıyı atlamadan söyleyelim bunu. Filmin bazı bölümleri, örneğin kahramanımızın kaçışı esnasında kendisini bulduğu bir yerli köyünde geçen günleri romandakinin aksine hikâyede bir yama gibi durmuş kesinlikle. Yerlilerin iyi yürekliliği kahramanımızın sonradan bir manastırda karşılaştığı ihanetle tezat teşkil ederek bir etki yaratıyor ama yine de tüm bir bölüm içeriği ve yönetmenin mizansen anlayışı ile filmin genel havasının epey uzağına düşüyor. Adeta kahramanımız ile yerliler arasındaki dil engeli burada filmle seyirci arasında oluşuyor ve ilgili sahneler bir erkeğin fantezilerine dönüşüyor nerede ise. Yıllar önce kitabı okuduğumda kahramanın tüm yaşadıklarından sonra bu bölümün hem ona hem okuyucuya o ana kadar olanların tam tersi bir dünyayı tasvir etmesi nedeni ile nefes alma fırsatı verdiğini düşünmüş ve hiç yadırgatıcı bulmamıştım bu sayfaları. Filmden bu duyguyu alamamak hayli ilginç bir eksiklik olarak dikkatimi çekti. Schaffner’in kimi sahnelere de nedense, taşıdığı potansiyeli hak eden bir zenginlik katamadığını da söylemek gerek. Örneğin romanda olmayan timsah yakalama sahnesi ne hedeflendiği kadar heyecan verici ne de arzu edildiği kadar eğlenceli olabilmiş.

İki dev oyuncunun, McQueen ve Hoffman’ın filme kattıkları ise tartışılmaz bir gerçek kuşkusuz. Hoffman senarist Dalton Trumbo ile ilk kez karşılaştığında onun hassas ve çekingen yapısını gözlemiş ve karakterini onu düşünerek şekillendirmiş. Kalın camlı gözlükleri olan ve tabiatına çok aykırı bir ortamda ayakta kalmaya çalışan karakterini tüm beden diline yansıtarak oynuyor ve bu başarısı karakterinin finaldeki halini çok daha çarpıcı kılıyor. Hikâyenin asıl kahramanı Kelebek’i oynayan McQueen elbette. Başta hücrede geçen sahneler olmak üzere canlandırdığı kişinin tüm yaşadıklarını, geçirdiği ruhsal ve fiziksel değişiklikleri inandırıcılığın da ötesine geçen bir performans ile sunuyor bize. Aylarca kaldığı hücresinin kapısındaki küçük delikten başını uzatarak yan hücredeki mahkuma nasıl göründüğünü sorduğu ve aldığı “iyi görünüyorsun” cevabı ile gerçekte ne halde olduğunu anladığı sahnede örneğin kelimenin tam anlamı ile göz yaşartıyor. Hoffman’ın yaptığı fedakârlık nedeni ile McQueen’e minnettarlık ile baktığı sahnede iki karakter arasındaki sevgi ve dostluğu hissetmemek imkânsız ve bunda en büyük pay onların kesinlikle.

Karakterlerin Fransız olduğu, hikâyenin Fransa’ya ait topraklarda geçtiği ve doğal olarak hapishanedeki yazıların Fransızca olduğu bir filmi Amerikalılar çekince herkesin İngilizce konuşması gibi sıradan Hollywood tuhaflığı bir yana, Hollywood için çok alışılmadık yanları da var filmin. Mastürbasyon kelimesinin kullanılabilmesi, başlardaki -uzak çekim de olsa- tüm mahkumların çıplak göründüğü sahne veya eşcinsel bir mahkumun taciz sahnesi filmin özellikle o dönem Amerikan sineması için cüretkâr yanlarının örnekleri. Elbette romanı yazan gibi filmi çekenler de Fransız olsaydı, bu konularda çok daha rahat ve dolayısı ile çok daha doğal bir sonuca ulaşılacak olduğu da açık. Schaffner yerli köyündeki sahnelerde nerede ise bir amatör gibi davranmış ama diğer bölümlerde klasik dili ustalıkla kullanırken ufak oyunlara da girişerek çarpıcı sonuçlar elde etmiş. Örneğin kahramanımızın yerlilerin okları ile vurulup nehire düştüğü ve yavaş çekimin tercih edildiği anlar hayli etkileyici. Buna karşılık halüsinasyon sahneleri daha iyi olabilirmiş açıkası. Jerry Goldsmith’in Oscar’a aday olan görkemli ve filme yakışan müziği ve Fred J. Koenekamp’ın masraftan kaçınılmamış görünen setleri ve doğal mekanları başarı ile görüntüleyen kamerası da filmin artıları arasında yer alıyor. Senaryonun tıpkı kitapta olduğu gibi kahramanlarını hissettiklerinden çok yaşadıkları ile anlatmayı tercih etmesi nedeni ile görselliğin ve onun yaratacağı gerçekçiliğin önem kazandığı filmde “long shot” olarak adlandırılan ve karakterleri ve nesneleri bulundukları mekanla birlikte gösteren ve genellikle geniş açı ile yapılan çekimler tercih edilmiş akıllıca bir şekilde.

Büyük bütçeli ve bir parça da epik havası olan film bugün kimilerinin en sevdikleri listelerinden hiç düşmeyen bir klasik. Sadece McQueen ve Hoffman için bile görülmeyi kesinlikle hak eden film -Amerikan seyircisinin okuma özürlülüğünü gösterecek şekilde garip bir şekilde bir dış sesin söylediği bir cümle ile- kapanırken karakterlerinin macerasına tanık olmuş olmanın keyfini yaratıyor seyircide ki bu da değerinin açık bir göstergesi olsa gerek.

(“Kelebek”)

The Conjuring – James Wan (2013)

“Hem şeytan hem Tanrı gerçektir. Bizim, insanların kaderi hangisinin yolundan gitmeye karar verdiğimize sıkı sıkıya bağlıdır”

Satın aldıkları yeni evlerinde karanlık ruhların musallat olduğu bir ailenin ve yardıma çağırdıkları, doğaüstü güçlerle savaş uzmanı bir çiftin hikâyesi.

Korku ve şiddet dolu filmlerin genç ustası James Wan’ın 2013 tarihli filmi korku türüne çok bir yenilik getirmese de epey beğenilmiş ve ödüller almış bir çalışma. Şiddetin sömürüsünde sınır bilmeyen “Saw – Testere” serisinin bu sömürüden en az nasiplenmesi ile en kayda değer olanı da olan ilk filmi ile büyük beğeni toplayan yönetmenin bu çalışmasının senaryosu ikiz kardeşler Chad Hayes ve Carey Hayes’e ait. Hayes kardeşler senaryoyu Edward Warren Miney ve Lorraine Rita Warren adındaki bir çiftin hayat hikâyelerinden esinlenerek yazmışlar. Sinemaya da iki kez aktarılan (“The Amityville Horror – Kuşku”) Amityville olayının doğaüstü araştırmacıları sahtekârlıkları konusunda epey tartışma yaratmış olsalar da kimilerince de çok sıkı desteklenmişler. Filmimizin yaratıcıları da onların dürüstlükleri konusunda hiçbir soru işareti taşımadan kahramanlıkları ile baş başa bırakmışlar bizleri. Ortaya çıkan sonuç genellikle klasik korku filmlerinden esintiler taşıyan, en temel amacı olan korkutmayı yine genellikle başaran ama öte yandan kimi klişelerden epey nasiplendiği gibi ikinci yarısında da gereksiz bir aksiyona dönüşmesi ile kendi değerini düşüren bir çalışma olmuş.

Bir çiftin çocukları olan beş kızla birlikte bir çiftlik evine yerleşmesi ile başlıyor filmimiz ve daha ilk günlerde evdeki tuhaflıkların da kurbanı olmaya başlıyorlar. Şeytan çıkarma dahil pek çok farklı türdeki vakalarda çalışmışlıkları olan Warren çiftini yardıma çağırıyorlar ve sonrası tahmin edileceği şekilde ilerliyor. Film bir devam filmine göz kırparak biterken (ki 2015 yılında gösterime girmek üzere aynı senarist ve baş oyuncular ile bir devam filminin ön hazırlıkları sürüyor), korku türünden hoşlananlara bir “müşteri tatmini” yaşatmayı da başarıyor açıkçası. Tüm insanların girdiği eve girmemekte direnen köpek gibi masum klişeler bir yana, evin tüm çocuklarının kız olması ve kötü ruhun da (adına şeytan veya başka bir şey de diyebilirsiniz) sonunda evin kadınına musallat olması türün en rahatsız edici klişelerinden birini getiriyor karşımıza. Tüm bu şeytani varlıkların neden hemen hep kadınlara dadandığını ve kötülüklerini neden hep onlarda vücut bularak işlediğini sorgulamadan geçmemek gerekiyor. Sanatta veya burada olduğu gibi zanaatta da, toplumun erkek egemen anlayışının kadını bir şekilde hep “tehlikeli” bir varlık olarak görme kültürünün yansımasını görmek rahatsız edici ama gerçek bir olgu bu. Hikâyenin bu bakışını izlerini sadece beş genç kızda ve annelerinde görmüyoruz; kötücül varlıkla savaşan çiftimizden doğaüstü yetenekleri olan ve o varlıklarla temas kurabilen kadın olanı elbette. Kısacası kadının tekinsizliği filmin her karesinde karşımıza çıkartılıp duruyor. Senaryo rahipten polislere kadar hiçbir karaktere evde olan bitenin doğaüstülüğünü hiç sorgulatmıyor. Cadılar vs. vardır ve varlıkları doğaldır diyor bize hikâye. 1971’de geçen bir hikâyede tüm karakterlerin bu bakışı taşımaları hayli ilginç bir zorlama elbette. Bunun tek istisnası olan bir polis ise tüm hikâyenin en zayıf/komik karakteri olarak resmedilerek cezalandırılıyor sanki.

Hikâyenin bir de dinsel boyutu var sakınılması gereken. Rakip ve Vatikan’ın “anlayışlı” yaklaşımları bir yana, ailenin çocuklarını vaftiz ettirmemiş olması ve kilise ile de pek işlerinin olmaması ciddi bir tereddüt kaynağı oluyor rahip ve evin her tarafına haç yerleştiren savaşçı çiftimiz için. Neyse ki o kadar anlayışlılar ki yardım etmelerine engel olmuyor bu “ahlâksız” durum. Hikâyenin gidişatından ailenin ilk fırsatta bu vaftiz işini halledeceğini ve artık düzenli olarak Pazar günleri kilisenin yolunu tutacağını da kestirmek zor değil zaten. Şeytanın dadandığı kadının kurtuluşuna giden yolun “kutsal aile” kurumundan epey destek almasını da hikâyemizin klişeleri arasına ekleyelim. Unutmadan benzer filmlerin bende hep doğurduğu düşünceyi de belirtmiş olayım: Şeytan çıkarma için iki yetenek gerekiyor; kitabın ilgili bölümlerini bilmek ve şeytan direnirken de pes etmemek. Gerisi zaten senaristlerin ve klişelerin yardımı ile kolayca halloluyor.

Filmin artılarına gelince, orada da uzun bir liste var kesinlikle. Öncelikle iyi anlatılmış, klasik sinemadan taşıdığı esintilerin yanında taze görünmeyi de başaran bir film bu. Şiddet görüntülerini dozunda tutması, efektleri yerli yerinde ve abartmadan kullanması ve filme uygun seçilmiş şarkıları ile de seyircinin ilgisini çekmeyi başarıyor kesinlikle. Evet, film sizi oturduğunuz yerden hoplatacak yöntemlere başvuruyor gerektiğinde ama fiziksel olandan değil duygulara dayanan unsurlardan alıyor asıl korkutma kaynağını ki kaliteli bir korku filminin olmazsa olmazı bu. Gerilimini bilinen/tahmin edilebilecek bir rotadan gitse de yavaş yavaş ve ustalıkla inşa ettiği de söylenmeli filmin. Orijinal müzik çalışması ve çok profesyonelce hazırlanmış ve seyri ayrı bir keyif veren kapanış jeneriği de cabası. Doğaüstü güçleri olan cadı avcısı kadını canlandıran Vera Farmiga ve anne rolündeki Lili Taylor üstlerine düşeni fazlası ile yaparak hikâyenin pürüzsüz akmasını sağlıyorlar. Özetle, türün hayranlarını kesinlikle mutlu edecek ve pek çok Amerikan filminde olduğu gibi “politik”yanlışlarına karşı uyanık olunması şartı ile keyif alınabilecek bir film. Yönetmen Wan’ın 1970’lerin korku filmlerinin atmosferini ustaca taşımayı başardığı film eğlendirmeyi (korkutmayı) vaat ediyor ve bu vaadini de tutuyor.

(“Korku Seansı”)