The Little Girl Who Lives Down the Lane – Nicolas Gessner (1976)

“Ne zamandan beri çocukların istediklerini yapmasına izin veriliyor?”

Tek başına yaşayan on üç yaşındaki bir kızın kurduğu hayatı ve kendisini herkesten korumaya çalışmasının hikâyesi.

Günümüzün usta oyuncusu Jodie Foster’ın sinemadaki ilk önemli rolünü oynadığı film çoğunlukla Fransa’da çalışmış Macar asıllı Nicolas Gessner tarafından yönetilmiş. Laird Koenig’in aynı adlı kendi romanından senaryolaştırdığı film ilginç konusu, “tuhaf” atmosferi (ki yönetmen Gessner’in pek çok filminin ortak özelliğidir bu) ve elbette Foster’a rağmen bir türlü yeterince çekici olamıyor seyirci için. Önce sinema yerine televizyon için çekilmesi planlanan film hemen tamamı evin içinde geçmesi ve mizanseni ile adeta bir tiyatro oyunundan uyarlanmış gibi duran ve daha çok –tıpkı başta planlandığı gibi- televizyon dünyasına yakışan bir çalışma.

Chopin’in 1 numaralı piyano konçertosunu sık sık duyacağınız, orijinal müziğinin ise zaman zaman “Love Story” notalarında gezindiği film zeki ve cesur on üç yaşında bir genç kızın tek başına sürdürdüğü hayatının düzenini koruyabilmek için başvurduğu yalanlar üzerinden ilerliyor. Kızın yakınlık hissettiği genç erkek dışında herkese karşı kullandığı bu yalanlar maalesef karşımıza pek de inandırıcı bir hikâyenin çıkmamasına neden oluyor. Sürekli babasını soran ve görmek isteyen onca insana ve babasının bıraktığı çekleri nakit ihtiyacı için bozdurmak zorunda olduğu bankada yaşadıklarına rağmen yalanını sürdürebiliyor olması elbette hiç gerçekçi değil. Babanın “giderken” kızına verdiği öğütler ve kendisini koruması için önerdikleri de yine aynı şekilde hikâyenin epey zorlanmış yanları olarak dikkat çekiyor. Dolayısı ile filmi bu konuda değerlendirmek pek doğru değil açıkçası. Ne var ki geriye kalan öğeler de bir ikisi dışında yine çok çekici bir seviyede değiller.

Jodie Foster’ın kariyerinde pek içine sinen filmlerden biri olmadığını söylediği çalışmanın odak noktası olarak cinayetleri veya gerilimini değil de bir çocuğun hayatını tümüyle kendi iradesi doğrultusunda sürdürme hakkı tartışmasını almak daha doğru belki de. Hikâye boyunca Foster’ın karşımıza başarı ile getirdiği karakterin zekâsı, entelektüelliği, cesareti ve kararlılığı açısından değerlendirirsek, bu tartışmada tarafımız kesinlikle çocukların bu hakka sahip olduğu yönünde olmalı. Kahramanımızın sürdürdüğü hayat değme yetişkininkinden geri kalmayan bir düzeyde çünkü ve hikâyedeki -erkek arkadaşı dahil- tüm yetişkin karakterlerininkinden daha kaliteli ve anlamlı. Hikâyenin genç kızı bu denli “olgun” göstermesi, öte yandan bu tartışmayı da anlamsız kılıyor ne var ki. Kızın içki kullanması, erkek arkadaşı ile yatağa girmesi vs. ortada pek de tartışacak bir şey olmadığını ve zaten bir yetişkinin söz konusu olduğunu söylüyor bize sürekli olarak. Üstelik senaryo Martin Sheen’in zaman zaman hem iyi hem kötü anlamda rahatsız edici biçimde oynadığı “pedofil” karakteri üzerinden bir dış dünya kötülüğünü sergilemeye çalışırken, on üç yaşındaki kızı yatağa sokarak kendisi ile de hayli çelişiyor açıkçası.

Foster ile Scott Jacoby’nin içeriği pek doldurulmamış rolüne hayat katmayı başarabilen oyunu ile canlandırdğı karakteri arasındaki aşk zaman zaman klişe sözlerle süslense de, film bu ilişkiden sık sık ihtiyaç duyduğu enerjiyi alabiliyor neyse ki. Gerilim yaratması hedeflenen sahneler bu hedeflerini çok sık tutturamazken, ikili arasındaki ilişkiye -dostluk, sırdaşlık ve aşk içeren bir ilişki bu- odaklanan sahneler sıcaklıkları ve enerjileri ile dikkat çekiyorlar. Gessner’in filme yönetmen olarak tek katkısı ise kapanışta üç dakika süre ile ve kesintisiz bir şekilde Foster’ın yakın plan yüz çekimini perdeye getirme tercihi olmuş. Filme sıkı bir kapanış sağlayan bu çekim dışında Gessner daha çok sıradan bir televizyon filminin yönetmeni gibi kullanmış tercihlerini.

(“Yolun Sonundaki Küçük Kız”)

Rundskop – Michaël R. Roskam (2011)

“Bazen bir insanın hayatında herkesi sessizleştiren bir şeyler olur. Öyle bir sessizlik ki kimse hakkında konuşmaya cesaret edemez. Hiç kimseyle, hatta kendisi ile bile. Ne içinden ne de yüksek sesle. Tek bir lanet kelime bile. Çünkü herkes bir şekilde tıkanıp kalmıştır”

Şaibeli bir et tüccarı ile anlaşması için bir veterinerin ikna etmeye çalıştığı bir büyükbaş hayvan yetiştiricisinin geçmişindeki trajedisi üzerinden anlatılan hikâyesi.

1995 yılında Belçika’da öldürülen bir hayvancılık müfettişinin hikâyesinden esinlenen filmi Belçikalı sinemacı Michaël R. Roskam yazmış ve yönetmiş. Hayvanlardan elde edilen kârı %100’e kadar arttırma potansiyeli olan ve Avrupa Birliği’nin kullanımını yasakladığı hormon üzerinden büyük kârlar elde eden mafyanın hikâyesini anlatan film, kahramanının çocuklukta yaşadığı trajedi nedeni ile kullanmaya mahkum olduğu testesteron içerikli ilaçlara olan bağımlılığını da içine alan ve 2012 yılında Belçika’nın Yabancı Film dalında Oscar’a aday gösterdiği bir yapım. Baş oyuncusu Matthias Schoenaerts’in çarpıcı oyunu ile de renklenen film, bir suç filmi olarak belki çok üst düzeylerde seyretmiyor ama kahramanının trajedisi ile seyircisini etkilemeyi kesinlikle başarıyor. Roskam’ın bu ilk uzun metrajlı hikâyesi içerdiği aksiyon havası ve ana akım sinema dili nedeni ile Amerikalı yapımcıların da ilgisini çekmiş olmalı ki yönetmen bugünlerde ikinci filmini Hollywood için çekiyor.

Martin Scorsese’nin “Raging Bull – Kızgın Boğa” adlı filmindeki gibi karşımızda fiziği ve öfkesi ile gerçek bir boğaya benzeyen bir adam var. Schoenaerts’in fiziksel değişimi de içeren bir şekilde ama ondan daha önemlisi karakterinin ruh halini bir eldiven gibi üzerine geçirmiş göründüğü adam, öfke ve enerji ile dolu ve her an patlamaya hazır ama bu birikimini kelimenin her iki anlamı ile boşaltamadığı bir karakter. Yaşadığı trajik olay nedeni ile vücudu artık testesteron üretemeyen ve bu nedenle “erkek” kalabilmek için bu hormonu içeren –ve onlarca çeşidine bağımlı göründüğü- ilaçları yıllardır kullanan ve biriken enerjisini, özellikle de cinsel olanını, boşaltamayan adam hikâyenin asıl odağı aslında. Bu odak noktası ile senaryonun hormon mafyası ve onun etrafında gelişen diğer odak noktası arasında yeterince sıkı bir bağ kurulamamış olması hikâyenin zayıflıklarından biri olarak göze çarpıyor. Kahramanının hikâyesi yeterince güçlü ve sert bir trajediye sahip aslında ve belki tam da bu nedenle -hem olumlu hem olumsuz anlamda- bu bağın sağlam olmamasını çok da umursamayabilirsiniz seyrederken. Ayrıca hikâyenin filmin mizanseni ve klasik dili göz önüne alındığında bir parça yavaş aktığını da söylemek gerek. Yönetmen Roskam’ın aniden tüm sesi keserek görüntüye odaklanmamızı istemesi ve başvurduğu yavaşlatılmış görüntüler filme zaman zaman bir stilize hava veriyor ama klasik dilden çok uzaklaştığı söylenemez filmin. Burada ani sessizliklerin hayli etkileyici ve örneğin açılış sahnesinin bu anlamda ciddi bir başarı olduğunu söylemek gerek. Ne var ki yavaşlatılmış görüntü kullanımı etkileyicilikte bu başarıyı yakalayamıyor ve bir parça klişe görünüyor üstelik.

Rolü için 27 kilo aldığı söylenen oyuncu Matthias Schoenaerts’in oyunculuk başarısı ile daha da çarpıcı olan baş karakterimiz aslında filmi tek başına bile seyre değer kılıyor. Hikâye ilerledikçe trajik sırrı ortaya çıkan, içindeki güvensizlik ve korkuyu seyirciye de geçirecek derecede etkili çizilen ve oynanan bu karakter gerçekten de senarist-yönetmen Roskam’ın takdir edilmesini gerektiren bir başarısı. Doğrudan gösterilmese de sertliği ile irkilten trajik olay o derece etkileyici bir şekilde yansıtılmış ki perdeye yüreğinizin hoplamaması imkânsız. Final sahnesi de benzer şekilde “azgın boğanın” sakinleştirilmesini değme gerilim/aksiyon filmine taş çıkartacak derecede çarpıcı anlatıyor kesinlikle. Hikâyede kahramanımızın durumundan kaynaklanan bir “erkeklik durumu” incelemesi filmin cinsellik odaklı olmasını haklı ve doğru şekilde sağlarken, kahramanımızın sert maço görünümü ile zıtlık yaratması amaçlanmış görünen iki erkek arasındaki cinsel bağ bu amaca yeterince hizmet etmemiş görünüyor açıkçası ve hatta filmin temel kusuru olan asıl hikâyenin odağının dağılmasına da katkı sağlıyor. Belçika’yı oluşturan Flaman ve Valonlar arasındaki çekişmeyi hikâyedeki karakterler arasındaki çekişmeye akıllıca taşımış görünen film, zaman zaman kara film havası yaratan başarılı görüntüleri, kahramanımızın çocukluk arkadaşını canlandıran ve onunla birlikte senaryonun ete kemiğe büründürebildiği iki karakterden birini oynayan Jeroen Perceval’in başarılı performansı ve hikâyenin havasını çok iyi yansıtan yas havalı müziği ile de görülmesi gerekli bir çalışma özet olarak.

(“Bullhead” – “Boğa” – “Taş Kafa”)

Sztuczki – Andrzej Jakimowski (2007)

“Evet, perondayım ama tren beklemiyorum. Hiçbir yere gitmiyorum. Seni bekliyordum”

Başka bir kadın için ailesini terk eden ve hiç görmediği babasının geri dönmesi için hayatın seyrini değiştirecek küçük oyunlar oynayan altı yaşındaki bir çocuğun hikâyesi.

Polonyalı yönetmen Andrzej Jakimowski’den küçük, sıcak ve etkileyici bir film. Basit bir hikâyenin samimi ve taze bir bakışla ele alındığında nasıl etkileyici olabileceğine keyifle tanık olmamızı sağlayan film, başta ilk rolündeki çocuk oyuncu Damian Ul olmak üzere oyuncularından yansıyan gerçekçi ve samimi havası ve bir çeşit büyülü gerçekçilik olarak adlandırabileceğimiz biçim ve içeriği ile ilgiyi hak eden bir çalışma.

2009 yılında Polonya’nın Yabancı Film dalında Oscar’a aday gösterdiği çalışma “Sezercik” örneklerinden birine dönüşmeye hayli müsait hikâyesini incelikle ele alıyor ve bunu yaparken gülümsetmeyi (ama kesinlikle güldürmeyi amaçlamadan) ve seyircisini duygusal olarak etkilemeyi başarıyor. Çocuğun baba özlemini ve bir yandan da büyüme çabasını Damian Ul’un gerçekten çok iyi dengelediği oyunu ile getiriyor karşımıza ve onun meraklı ve sorgulayan gözleri ile dünyayı bir yandan gözlerken, diğer yandan hayatın akışını değiştirmeye çabalamasını seyirciyi kendisini onun yanında hissettirecek şekilde aktarmayı çok iyi beceriyor. Ul’a eşlik eden ve ablasını canlandıran –yine ilk rolündeki- Ewelina Walendziak, onun erkek arkadaşı rolündeki Rafal Guznizcak ve baba rolündeki Tomas Sapryk yalın oyunları ile filmin samimiyetine ciddi katkıda bulunuyorlar.

Senaryoyu da yazan yönetmen Jakimowski belki tam da bu nedenle hikâyeye çok uygun bir mizansen anlayışını bulabilmiş görünüyor. Filmin kurgusu, olayların akış şekli ve tüm sahneler takdir edilesi bir bütünsellik oluşturmuş görünüyor. Çocuğun, bir güvercin yetiştiricisine özenerek güvercinleri tek bir el hareketi ile kafeslerinden çıkıp uçmaya teşvik etmeyi denediği tüm sahneler hikâyenin akışına o kadar iyi yerleştirilmiş ki hem bu sahnelerin eğlenceli olması hem de asıl hikâyeyi akıllıca besleyen bir yan hikâyeye dönüşmesi sağlanmış kesinlikle. Benzer şekilde ablanın iş başvuruları/görüşmeleri ve erkek arkadaşının arabalar ve kadınlarla ilgili diyaloglarının olduğu sahneler de hikâyenin çok doğal bir parçası olmuşlar. Jakimowski’nin senaryosundaki müthiş zamanlama anlayışının parlak örnekleri bu başarılar aslında. Hem filmine taze bir bakış açısı getirmeyi ve alıştığımız anlatım biçimlerinden uzak durmayı hem de yapay oyunlara girişmeden eserin gerçekçi ama büyülü olmasını sağlayabilmiş kesinlikle. Senaryosundaki bu başarıyı yönetmenliğinde de gösteriyor sanatçı ve özenle kurgulanmış sahneler aracılığı ile filminin etkileyiciliğini artırıyor. Adam Bajerski’nin karakterleri çarpıcı bir biçimde takip eden kamerası ve Tomasz Gassowski’nin sadece güzel olmakla kalmayıp hikâyeye doğru noktalarda ve doğru dozda yerleştirilmesi ve sahnelerin içeriğini zarifçe desteklemesi ile dikkat çeken müziği de filmi zenginleştiren unsurların arasında.

Basit hikâyesi üzerinden kadere “küçük müdahelelerde” bulunarak onu değiştirebileceğimizi hissettiren inanç, sevgi ve umut dolu film kasabadaki hayatı ve karakterleri de ufak ama içi dolu değinmelerle sergilemeyi başaran, genellikle boş alanlarla resmettiği kasabadaki sadece insanları değil binaları da hikâyesinin parçası yapabilen ve başımızdan aşağıya sürekli boca edilen onca zengin ve büyük hayat hikayesinden sonra nefes almanızı sağlayacak bir çalışma. Evet, belki zaman zaman fazla sade görünebilir ama ilerledikçe açılan hikâyesi ile bu film küçük kahramanının küçük oyunlarına eşlik ederken yakalamanıza neden olacak kendinizi. Tam da bu nedenle ve başta finaldeki istasyon sahnesi ve su kenarındaki güneşlenme sahnesi olmak üzere yüreğinize dokunacak anları ile izlenmeyi hak ediyor aslında. Özellikle istasyondaki sahnede baba ve çocuk yan yana otururken küçük oyuncu Damian Ul’un yüzünü dikkatle seyretmeyi unutmayın. Onun umut ile endişenin çarpıştığı bakışlarına tanık olurken, tıpkı güvercinlerin kafesten uçmasını sağlamak için gösterdiğine benzer bir kararlı çabanın izini göreceksiniz. Ve üstelik bunu babaya çaktırmadan yapan bir çocuğun sevimli ve iç burkan bir çabası bu.

(“Tricks” – “Küçük Oyunlar”)

Tot Altijd – Nic Balthazar (2012)

“Sokrat’ın zehiri içmeden önce söylediği gibi: “İşte yollarımız ayrılıyor. Ben öleceğim, siz yaşayacaksınız. Hangisinin daha hayırlı olduğunu Tanrı bilir”

MS hastalığına yakalanan ve ötanazi hakkı için mücadele eden genç bir adamın hikâyesi.

Sinemaya 2007 yılında çektiği ödüllü “Ben X” ile giriş yapan Nick Balthazar’ın beş yıl aradan sonra yönettiği ikinci uzun metrajlı filmi. Gerçek bir hikâyeden uyarlanan film, Hollanda’dan sonra ötanazi hakkını tanıyan ikinci ülke olan Belçika’da bu hak için mücadele eden bir adamın yaşadıklarını anlatıyor. Duygu sömürüsüne oldukça açık bir konuyu bu sömürüden uzak durarak işleyen film belki tam da bu nedenle finalinde seyircisini hayli etkilemeyi başarıyor. Hasta adamı canlandıran Koen De Graeve’nin başarılı oyunu ile de dikkat çeken film, buna karşılık güçlü bir sinema diline sahip olmaması ile yönetmenin ilk filminin gerisinde kalıyor açıkçası.

Ötanazi çok netameli bir konu kuşkusuz. Bir tarafta ne zaman gerçekleşeceği bilinmeyen “doğal ölüm” anına kadar acı çekmek, diğer yanda bir insanın sahip olduğu en değerli şeye, hayata kendi iradesi ile son vermesi var. Konuya Hipokrat yemini açısından yaklaşmak, dini inançlar üzerinden veya suç olarak bakmak mümkün ve hangi tarafta duracağınızı belirlemek de gerçekten çok zor. Hikâyemiz “Haysiyetimle yaşayamıyorsam, haysiyetimle ölmek isterim” diyerek durduğu tarafı net bir şekilde belirleyen bir adamı anlatıyor; anlatırken de çoğunlukla vasatın üzerinde bir düzeyde seyrediyor. Ne var ki -belki finali hariç- çok da güçlü bir sinema diline sahip olamıyor bir türlü. Filmin ortaya koyduğu sonucu sanırım en iyi şu şekilde ifade edebiliriz: Karşımızdaki “popüler olmanın çok da peşine düşmeyen ve sömürüden çoğunlukla uzak duran bir televizyon filmi havasında daha çok.

Hikâyesini 1985’de başlatan ve 2002’de sonlandıran film kahramanımızın enerjisini, zekasını, mücadeleci yapısını ve filmde nerede ise asıl hikâyenin de ötesine geçen dostluklarını anlatma hedefi ile biraz yorucu bir giriş yapıyor aslında. Yorucu çünkü kısa bir süre içinde hastalık öncesi dönemin özetini yaparken hayli hızlı ve bol konuşmalı sahnelerle ilerliyor. Odağında ötanazi olmasına rağmen, film nerede ise asıl zamanını kahramanımızı çevreleyen dostluklara, özellikle de kendisi politikaya atılırken doktor olmayı seçen gençlik arkadaşı ile olan dostluğa ayırıyor. Gerek bu dostundan gerek diğerlerinden ve tüm ailesinden sabır, sevgi ve saygı dolu bir yakınlık görüyor hastalığı boyunca. Herkese nasip olmayacak bir destek kendisine sağlanan ve bu durum hem filme zaman zaman ihtiyaç duyduğu duygusallığı kazandırıyor hem de kahramanımızın acılarına son verme kararındaki karanlığın karşısına sevginin aydınlığını koyarak, kararın zorluğunun altını çiziyor. Ne var ki senaryonun dostluğa bu kadar yer vermesi ve altını çizmesi zaman zaman hikâyenin odağının kaymasına da neden oluyor ne yazık ki. Öte yandan şunu da eklemeli ki iki erkek arasında -her şeyi paylaşmaya kadar uzanan- bu dostluk belki finaldeki o yüreğe dokunan anın da baş yaratıcısı aslında.

Hastanın hem fizik gücü hem beyin faaliyetleri açısından zayıflamasına ve bakıma muhtaç hale gelmesine neden olan modern çağın bu önemli hastalığının pençesindeki kahramanımızın hikâyesi insanı ne olursa olsun hayatta tutmanın doğru olduğuna inananlardan çok ötanazi yanlılarının tarafında duruyor gibi görünüyor. Zaman zaman karşımıza gelen yaşlı ve elden ayaktan düşmüş hasta görüntüleri, kahramanımızın deyimi ile hayattan “kovulacağına istifa etmeyi” doğru bulduğunu söylüyor filmin sanki. Acı çeken ve bu acısı yaşadığı sürece devam edecek bir insanı kendi iradesine karşı hayatta tutmak belki de faşizan bir anlayıştır, kim bilir. Diğer yandan da hayatın sadece iyi koşullara sahip olanlarca yaşanması gereken bir süreç olduğuna inanmak da benzer bir faşizan anlayışın uzantısı olarak değerlendirilebilir. Filmimiz basit anlatımı ve duyguların özellikle üzerine gitmeyen yapısı ile bu çelişkiler üzerinde düşündürmeyi başarıyor seyircisini ve Koen De Graeve’in oyunu, hikâye boyunca sık sık duyduğumuz klasik müzik eserleri ve finalin yanısıra intihar etme/edememe sahnesinde olduğu gibi hem hayat hem de dostluk üzerine hissettirdikleri ile ilgiyi hak ediyor. Bir de kahramanımızın çocuğu ile çalan klasik müzik üzerine konuştukları iki ayrı sahne var ki hayat ve dostluğun üzerine bir de baba -oğul ilişkisini ekliyor ve bunu çok ama çok incelikli bir şekilde yapıyor.

(“Time of My Life” – “Hayatımın Kararı”)