Raging Bull – Martin Scorsese (1980)

“Önemli olan ring değil, oyunun kendisi. Bana bir sahne verin de, bu boğa öfkesini dökebilsin ortalığa”

Boksör Jake La Motta’nın kariyerindeki ve özel hayatındaki yükseliş ve düşüşün hikâyesi.

Martin Scorsese ve Robert De Niro’dan bir klasik. Bu ikiliye senaryoda Paul Schrader’ın ve Mardik Martin’in katıldığı film, bugün Scorsese’nin sık çalıştığı Thelma Schoonmaker’ın kurgusu, De Niro’nun olağanüstü oyunu, Scorsese’nin Hollywood’un sonuna kadar ödüllendirmemekte nerede ise direndiği yönetmenlik becerisinin teknik yanındaki ustalığı ve sinema tarihine geçen sahneleri ile hâlâ etkileyiciliğini koruyan bir çalışma. Biri hep Amerikan Yeni Sağ’ının kıyılarında gezinmiş, diğeri onun sinemadaki temsilcisi olmuş iki isim olan Scorsese ve Schrader’den bekleneceği gibi maço bir atmosferin hâkim olduğu film, üslupçu bir tarzın benimsediği sahnelerinde seyirciyi gerçekten sarsmayı başarıyor.

Ünlü boksör Jake La Motta’nın hayatını anlatan kitabından uyarlanan eser, alışılan türden bir biyografik film görüntüsü taşımaması ile dikkat çekiyor öncelikle. La Motta’nın 1941 ile 1964 arasındaki hayatından belli anları ele alarak ilerleyen filmin yaklaşımı bu hayatın kronolojik olarak önemli anlarını mutlaka bir doğrusal bir akışın peşine düşmeden, Scorsese’in asıl derdi olmuş gibi görünen teknik beceri ile süsleyebileceği biçimde anlatmak şeklinde olmuş. Yönetmen işinin tam bir ustası olan kurgu yönetmeni Schoonmaker’ın müthiş çalışması ile nerede ise her bir planı ve sahneyi seyredeni nefessiz bırakacak şekilde dinamik ve enerji patlamaları ile dolu bir şekilde görüntülemeyi başarmış. Burada dövüş sahnelerindeki sert dinamizmi kastetmiyorum sadece; Scorsese karakterlerin sadece konuştukları anları bile filmlerinde hep tercih ettiği ve burada Schrader ve Martin’in kaleminden çıkmış olan güçlü diyaloglar aracılığı ile enerji ile doldurmuş görünüyor (ki bu sahneler diğerlerinin aksine nerede ise statik bir kamera ile çekilmiş). Bu tercih, hikâyesi anlatılan La Motta karakteri için de çok doğru bir seçimi gösteriyor çünkü kahramanımız öfkesi ile hem kendi hayatını hem de etrafındakilerininkini nerede ise yok ediyor sürekli olarak. Dinamizm ve enerji söz konusu olunca kuşkusuz Robert De Niro’nun performansını da hatırlatmak, daha doğrusu akla gelebilecek tüm övgüler ile takdir etmek gerek. Hollywood’un çok sevdiği biçimde, karakterinin ilerleyen yaşlardaki halini canlandırmak için 27 kilo alarak geçirdiği fiziksel dönüşüm değil vurgulanması gereken; aksine bu, sanatçının filmdeki performansının tüm o övgüye değer yanları içinde belki de en az önemli olanı. Burada neyi başardığını anlamak için bir oyuncunun karakterinin tüm fiziksel ve duygusal unsurlarını kendi içinde erittiğini ve ortaya kendi fiziğinden ve karakterinden nerede ise en ufak bir iz taşımayan bambaşka bir “şey” çıkardığını düşünün. Konuşurken, dövüşürken, ağlarken, eğlendirirken, kısacası nefes aldığı her anda sizi eline geçiriyor De Niro ve pek de sevimli yanları olmayan karakterini hep ilgi çekici kılmayı başarıyor; öyle ki ondan nefret ederken bile görüntüsünün perdeden/ekrandan kaybolmasını istemiyorsunuz.

Siyah-beyaz olarak çekilen ve sadece amatör kamera ile çekilmiş anları gösteren bölümlerinin renkli olduğu film, La Motta’nın en azından son anlarına kadar kariyerinde kendisine ciddi katkı sağlamış görünen öfke ve dikbaşlılığının özel hayatını nasıl batırdığını da anlatıyor bize. Kahramanımızın gerçek hayatındaki maço yanının bu öfke ve inatçılık ile birleştiği anlarda filmin “çekiciliğinin” doruğuna çıkması ise tam bir Scorsese klasiği olsa gerek. Kadınlardan çok erkekleri anlatan, erkeksi dünyaları seven yönetmenin burada da La Motta’nın tüm o sert sahnelerini ve maço karakterini eleştirmekten çok adeta bir cazibe kaynağı olarak gördüğünü ve bu sahneleri çekmekten keyif aldığını düşünmek pek de yanlış olmaz gibi sanki. Özetle filmin zaman zaman sergilenmekten çok süslenmiş görünen “maskülen” yanını eğlenerek yaratmış yönetmen.

De Niro’ya eşlik eden ve kardeşini canlandıran Joe Pesci ve eşi Vickie’yi oynayan Cathy Moriarty’nin performansları da filmin artıları arasında. Pesci küfürbaz karakterini ustalıkla oynarken, Moriarty seksi ama ihmal edilen eş rolünü bir parça senaryonun da etkisi ile yeterince dolduramamış görünüyor. Yine de bu iki oyuncu filme karakterlerinin ağırlığı açısından gerek duyduğu dengeyi kazandırmayı başarmışlar ki De Niro’nun göründüğü her ana damgasını basan performansı karşısında kolay başarılabilecek bir şey değil bu; üstelik Moriarty bunu sinemadaki ilk rolü ile yapmayı beceriyor. Tıpkı onun gibi, sonraki yılların bir usta oyuncusu da bu filmde ilk kez görev almış; John Turturro kısa bir planda, masada oturan adamlardan biri rolünde birkaç saniye görünüyor filmde!

Ve elbette boks sahneleri… Scorsese’nin ifadesi ile “üçüncü boksör” gibi görünmesini sağlayacak şekilde ringin içine koyduğu kamerası sert ve olağanüstü kareler yakalıyor film boyunca. Ringin iplerinden düşen kan damlaları, boksörlerin yedikleri yumruklar sonucu yüzlerinden fışkıran kan veya molada boksörün sırtını ıslatan kanlı sünger gibi kareler etkisi kolay kolay silinmeyecek bir duygu yaratıyor seyredende. Kamera gerçekten de karakterlerden biri gibi hareket ediyor ringin içinde ve yönetmenin matematiği sonuna kadar düşünülmüş görünen koreografisi ile seyirciyi seyrettiği dövüşün bir parçası yapıyor. Yönetmenin sadece birkaç sabit görüntü ile gösterdiği maçlar bile hareketli anların enerjisini taşıyor ve filmin “fotoğraf” açısından başarısının da örneklerinden birini oluşturuyor. Klasik İtalyan besteci Mascagni’nin eserlerinden çeşitli bölümleri kullandığı ve orijinal müziği olmayan filmde, boks sahnelerinin dışında da güçlü etkisi olan anlar yaratmış Scorsese. Örneğin açılışta De Niro’nun Mascagni’nin müziği eşliğinde yavaşlatılmış bir görüntüde ringde tek başına ısındığı sahne, onun ve Pesci’nin sinema tarihine geçen “Hit me – Vur Bana” sahnesi veya De Niro’nun televizyonun üzerindeki antenle oynarken Pesci ve sonra Moriarty ile konuştuğu sahne bugün tüm sinefillerin hatırlayacağı ya da en azından hatırlaması gereken bölümlerin birkaç örneği sadece. Bu örneklerin sonuncusunda De Niro’nun karakterinde yavaş yavaş biriken kuşku ve öfkeyi seyretmeye doymak ise mümkün değil.

1930, 40 ve 50’li yılların klasik şarkılarını da geri planda sık sık duyacağınız filmin yukarıda belirttiğim gibi maskülen yanına kendisinin de fazlası ile hayran görünmesi yanında, tüm filmin boks sahnelerindeki gibi zaman zaman yorabilecek bir sertlik ve dinamizm ile donatılması da bir kusur olarak görülebilir ki hikâyenin maskülen yanının hem Scorsese hem de özellikle Schraderin sağ eğilimlerinin tipik bir dışavurumu olarak görülmesi gerektiğini de unutmamak gerek. Vickie karakterinin gördüğü onca kötü davranışa rağmen La Motta’nın yanında kalmasının ise kadının pasifliği açısından bu iki sanatçı için nerede ise “doğru” bir örnek olduğu söylenebilir. Bunlar bir yana, biçim ve içeriğin akıllıca kaynaştığı bu film, Scorsese’nin otuz dört yıl sonra bile hayranlık uyandıran teknik becerisi ve De Niro’nun müthiş oyunu ile mutlaka görülmeyi hak ediyor.

(“Kızgın Boğa”)

2014 Festival Notları 3

Mandalina Bahçesi (Mandariinid) – Zaza Urushadze : Gürcü yönetmen Urushadze’nin Gürcistan ve Estonya ortak yapımı olarak çektiği film, 2008’deki Güney Osetya savaşı sırasında bölgede yaşayan bir Estonyalı’nın ve hayatlarını kurtardığı ve birbirlerinin amansız düşmanı olan bir Gürcü ile bir Çeçen askerin hikâyesini anlatıyor. Hümanist ve savaş karşıtı mesajını yakın tarihte yaşanmış ve dünyanın pek çok yerinde benzerlerinin hâlâ yaşandığı bir hikâye üzerinden dokunaklı bir şekilde anlatıyor film. Temiz sinema dili ve dört baş oyuncusunun sade ama duygulu oyunları, yönetmenin kendi yazdığı senaryosu üzerinden derdini anlatmasına ciddi bir katkı sağlamış görünüyor. Savaşanların, birbirlerini sahip oldukları nefret duygularının “normal ve gerekli” kıldığı bir biçimde öldürenlerin ve ölenlerin her birinin sevgileri, korkuları, özlemleri olan birer insan olduğunu yüreğe dokunur biçimde anlatan kimi sahneleri ile seyirciyi etkilemeyi başarıyor film. Dinsel ve etnik farklılıkların aslında nasıl da aidiyet aracı olmaktan çıkıp ötekileştirmenin aracına dönüştüğünü seyredenine düşündürten filmin temel kusuru ise zaman zaman fazlası ile naif olması. Karakterlerin geçirdiği değişimin hızlı görünmesini de sağlayan bu naif yanı hikâyeyi daha güçlü olmaktan alıkoymuş. Senaryonun zaman zaman hikâyenin kurgusal anlamda koreografisini kurmakta zorlandığını da söyleyelim. Bunlara rağmen karşımızdakine bize öğretilenle değil, aklımızı ve yüreğimizi açarak bakmamız durumunda nasıl farklı bir resim göreceğimizi bir kez daha hatırlatan ve –naif ya da değil- insanlık için umut veren finali ile önemli olan film ilgiyi hak ediyor kesinlikle. Bir tiyatro oyuncusunun bir savaşçıya dönüştüğü/dönüşmek zorunda kaldığı bir dünyaya karşı inatla direnmek gerektiğini unutmamak için…
(“Tangerines”)

Japon Köpeği (Cainele Japonez) – Tudor Cristian Jurgiu : Rumen yönetmen Jurgiu’nun ilk uzun metrajlı filmi sakin tarzı, uzun planları ve yalın hikâyesi ile yaşanan sel felaketi sonucu yeni bir eve yerleşmek zorunda kalan bir yaşlı adamın Japonya’da yaşayan ve haberi alınca ülkeye dönen oğlu ile ilişkisini anlatıyor temel olarak. Japon usta Ozu’nun tarzını hatırlatan bir atmosferi olan film baş oyuncusu Victor Rebengiuc’un sağlam oyunundan aldığı destekle ve senaryo bir parça gereksiz bir biçimde her noktayı mutlu sona bağlamasından kaynaklanan bir zayıflık taşısa da seyirciye yaşatmayı başardığı sıcaklık, barışma ve sevgi atmosferi ile ilgi çekmeyi başarıyor. Son yılların atılım içindeki Rumen sinemasının diğer örneklerinden farklı bir yerde durmayı seçmesi de filmi önemli kılabilir aslında. Diğer örnekler ya komünizm döneminin olumlu/olumsuz etkilerini günümüze taşıyan hikâyeleri yaşayan karakterleri anlatır veya genellikle çok başarılı diyalogların eşlik ettiği ve yeni toplum düzeninin nedeni olmuş gibi göründüğü bireysel veya toplumsal dramları anlatmaya soyunurken, yönetmen Ioan Antoci ile birlikte yazdığı senaryoda aile dramı olarak özetlenebilecek bir hikâyeyi tercih etmiş. Bu farklılığın yeterince güçlü bir hikâye ile zenginleştirilememesi ve gerilim noktalarının karakterlerin hak ettiği ölçüde beslenememiş olması filmin eksileri arasında. Yine de olayların veya sözlerin değil, mimiklerin ve atmosferin öne çıktığı bu film bireysel ilişkilerdeki söylenenler/söylen(e)meyenler ve içeride tutulup/dışarı vurulanlar üzerine seyirciyi düşündürtebilmesi ile ilgiyi hak ediyor.
(“The Japanese Dog”)

Film Eleştirmeni (El Crítico) – Hernán Guerschuny : Romantik komedilerden nefret eden, Godard tarzı sinemanın hayranı bir film eleştirmenini anlatan romantik komedi havalı bir film. Arjantinli Guerschuny bu ilk filmini hem yazmış hem yönetmiş ve özellikle de sinefillerin hayli keyif alacağı bir sonuç koymuş ortaya. Sadece Godard göndermeleri değil filmi sinema meraklıları için çekici kılacak olan; sanat filmleri ile ticari filmlerin karşılaştırması üzerine belki çok yeni olmayan ama eğlenceli anlara vesile olan diyaloglar, film eleştirmenlerini alaya alan sahneler, romantik komedi filmlerindeki tüm klişeleri (sokakta ve çoğunlukla sevdiğinin arkasından koşan karakterler, yağmur altındaki romantik anlar, genelde finalde gerçekleşen uzun öpüşmeler vs.) senaryosuna akıllıca yerleştirmiş Guerschuny ve hem bu klişelerle dalga geçmeyi hem de açıkçası onlardan yararlanmayı başarmış. Bir film eleştirmeninin ticari sinemada dalga geçtiği her şeyi kendi hayatında yaşamasının yarattığı durum kimi hayli eğlendiren anlara imkân sağlamış ama film bu güldüren anları yeterince güçlü kılamamış hikâyesi boyunca. Daha güçlü bir sinema dili ve senaryo filmi çok daha keyifli kılabilirmiş açıkçası. Yine de hayli etkileyici final sahnesi ve seyrettiğimizin belki de eleştirmenin bir fantezisi olduğu konusunda yarattığı ve özenle cevapsız bıraktığı kuşku ile “la maladie du cinema” problemi olanların kendisini çok yakın bulacağı bir film bu. Ana dili İspanyolca olan kahramanımızın düşünürken duyduğumuz iç sesinin Fransızca olmasının da incelik dolu bir buluş olduğunu söyleyelim ek olarak.
(“The Critic”)

2014 Festival Notları 2

Claire Dolan – Lodge Kerrigan : Bugüne kadar uzun aralıklarla ve sadece dört sinema filmi çeken ve bu filmlerin özellikle ilk üçü ile çok beğenilmiş olan ABD’li sinemacı Lodge Kerrigan’ın bu ikinci filmi sadece henüz 41 yaşındayken ölen Katrin Cartlidge’ın varlığının -ve elbette her zamanki kusursuz oyununun- bile görmeye değer kıldığı bir çalışma. Açılışta şehirdeki binaların soğuk mimarisini karşımıza getiren kamera bir Amerikan filminden çok Avrupa sineması örneklerinden biri ile karşılaşacağımızı baştan söylüyor bize. Her bir sahnesinin atmosferini Cartlidge’in benzersiz yüzü üzerinden anlatan film, bir adama olan borcunu ödemek için onun adına fahişelik yapan kadını tüm o soğuk seks sahneleri ile birlikte sergilerken, finali ile de kişinin kurtuluşunun ancak kendisinden gelebileceğini söylüyor seyredenine. Kerrigan’ın bilinçli olarak soğuk bir anlatım tarzını benimsemiş olması, zaman zaman sahnelerin seyirciyi yeterince kendisine çekecek güçte olmaması ve yönetmene ait olan senaryonun kimi noktaları boşlukta bırakması filmi bir parça zayıflatıyor ve Kartridge’in “duygusuz”” ama güçlü oyununun seyirciyi doğrudan etkilemesini zorlaştırıyor belki ama bu problemler filmin kalitesine ciddi zarar verecek şeyler değil. Karakterini adeta bir mikroskopun altına koyarak sergileyen bu film özellikle “steril ve soğuk” mizansenle sergilenenin ardındakini keşfe meraklı seyircilerin bayılacağı bir eser kesinlikle.

Komiser (Mayor) – Yuri Bykov : Rusya sinemasından gelen ve senaryosunu da yazdığı filmde Brykov hatalı olduğu bir kaza sonucu arabası ile bir çocuğu öldüren bir polisin bu suçunu örtbas etmeye çalışan ve her anlamı ile yozlaşmış bir emniyet örgütünü getiriyor karşımıza. El kamerası kullanımının sağladığı tedirgin atmosferi, baş oyuncularının, özellikle Denis Shvedov ve Irina Nizina’nın oyunları ve modern toplumlarda güç sahiplerinin iktidarlarını ve ayrıcalıklı konumlarını korumak için aşmayacakları çizginin olmayacağını sert ve cesur bir biçimde göstermesi ile önem kazanan filmin dramını gerilimi kadar iyi işleyememesi, popüler sinemaya yakın durması ve bir süre sonra olan bitenlerin fazlalığının inandırıcılığa zarar vermesi gibi kusurları da var. Bizdeki kentsel dönüşüm oyunlarının ve iktidar ortaklarındaki yozlaşmanın benzerlerinin küresel kapitalizm oyununa sonradan bulaşan Rusya’da da aynen yaşandığını göstermesi ile bizim için ayrı bir anlamı da olan film, yaşadığımız toplumun korkunçluğunu seyircinin yüzüne çarpabilmesi ile görülmeyi hak ediyor en çok. Polislerin olayın üstünü örtmek için giriştikleri oyunlardaki marifetlerinin dehşetini ve senaryonun hemen hiç aksamadan karakterlerini hikâyenin orkestrasyonu içinde ustalıkla yönetmesini de filmin önemli artıları arasına eklemek gerek.
(“The Major”)

Yaza Veda (Hotori No Sakuko) – Koji Fukada : Japon sinemacı Fukada’nın Eric Rohmer’in tarzını hatırlatan filminin bol konuşmalı senaryosu, sıradan görünen karakterleri ve iki saati aşan süresinde bir “aksiyon” olmaması ile herkese göre olmadığını söylemeli öncelikle. Oyuncularının samimi ve doğal oyunları ile bir genç kızın bir tatil yöresindeki iki haftasını anlatan film, senaryonun dramatik oyunlar açısından eksikliği nedeni ile, izinden gittiği Rohmer’in veya benzer filmler çeken Güney Koreli sinemacı Hong Sang-Soo’nun gerisinde kalmış açıkçası. Rohmer karakterlerini bir “ahlâki” durumun içine bırakır ve onun üzerinden konuştururken onları veya Sang-Soo karakterlerini hem sıcak hem de komik kılmayı başarırken, Fukada seyircisinden özellikle esirgemiş görünüyor bunları. Tüm bunlar kimi seyirciyi uzak tutabilir belki ama filmin başka cazibeleri var keşfetmeye meraklı olanlar için. Öncelikle pek çok kişinin gençliği veya çocukluğunda geçirdiği yaz tatilleri gibi film; hem hiçbir şey olmuyor hem de yaşayanını dönüştürüyor farkında olmadan geçirdiği günler. Film süslemelere başvurmadan anlatırken derdini, büyüklerin küçük oyunlar, yalanlar ve ikiyüzlülükler ile sürdürdükleri hayatlarına şaşırarak bakan gençlerin doğallığını ve “büyüyerek” belki de bu doğallığı kaybedecekleri düşüncesini sergiliyor bize. Doğal diyaloglar ve oyuncuları ile “sıradan” görünen film ilgiyi hak ediyor özet olarak.
(“Au Revoir l’été”)

2014 Festival Notları 1

Still Life (Durgun Hayat) – Uberto Pasolini : İtalyan sinemacı Pasolini’nin İngiliz yapımı bu filmi özellikle finali ile hani şu duygusal havasının zaman zaman üzerinize gelir gibi olduğu ama bunun sizi kesinlikle rahatsız etmediği çarpıcı bir çalışma. Daha çok yapımcılığı ile bilinen Pasolini’nin bu ikinci yönetmenliğini kesinlikle görülmeli kategorisine koyan o denli farklı unsuru var ki! Hiçbir yakını olmayan veya onlara ulaşılamayan ya da yakınlarının umursamadığı ölülerin cenazeleri ile ilgilenen titiz bir belediye çalışanının hikâyesini anlatan filmde, bu baş karakteri oynayan Eddie Marsan’ın oyunu var öncelikle. Kahramanının ölüleri asla yalnız bırakmama çabası ile dolu hayatındaki yakınlarını bulma/ikna etme ısrarını ekonomik ama her an yüreğe dokunan bir oyun ile canlandırıyor sanatçı. Sonra hikâyenin senaryoyu da yazan yönetmeninden kaynaklanan Akdenizli havasını, Eddie Marsan başta olmak üzere tüm oyuncuların ve canlandırdıkları karakterlerin İngilizliği ile ustalıkla kaynaştırması var. Her bir bireyin, nasıl yaşamış olursa olsun, yaşamının ve bedeninin “kutsallığını”, her bir hayatın değdiği diğer hayatlar nedeni ile koca ve kompleks bir sistemin ayrılamaz bir parçası olduğunu ve bireyselliğin her gün daha da arttığı bir dünyada insanların gittikçe daha da içine itildikleri yalnızlığın aslında nasıl insanlık dışı bir durum olduğunu karşı konulamaz bir etki ile seyircisine geçiren bir film bu ayrıca. Seyredenini hem bu kadar depresyon yaratacak sahne ile sarsan hem de bu denli güç ve umut veren bir filmle karşılaşmak pek kolay değil kuşkusuz. Evet, sinema sanatı açısından öyle büyük veya yaratıcı bir film gibi görünmeyebilir bu çalışma ama ölenlerin geride bıraktığı objelere odaklanan yaklaşımı ve içinde yaşadığımız sosyal ve ekonomik sistem ne kadar aksine zorlarsa zorlasın, insanca her çabanın, iyiliğin ve sevginin er ya da geç karşılığını bulacağını iddia eden bir filmi görmemek olmaz.

Bai Ri Ya Huo (İnce Buz, Kara Kömür) – Yi’nan Diao : Çinli yönetmen Diao’nun polisiye türündeki filmi seri cinayetler işleyen bir katilin peşine düşen ve biri görevini bırakmak zorunda kalmış iki polisin hikâyesini anlatıyor. Kara film türüne de göz kırpan çalışma, hikâyesini süslemeden anlatması, baş oyuncusu ve eski polisi canlandıran Fan Liao’nun tuhaf bir çekiciliği olan oyunu, yönetmenin kontrolü elden bırakmayan mizansen anlayışı ve gizemini hikâye boyunca ustalıkla sürdürebilmesi ile dikat çeken önemli bir film. 2014 Berlin Festivalinde büyük ödül Altın Ayı’yı alan ve Liao’ya da aynı ödülü getiren film senaryoyu da yazan Diao’nun kimi yaratıcılıkları ile de zenginlik kazanmış kesinlikle. Örneğin sondaki sorumlusu bilinmeyen havai fişek hem finale kattığı hoşluk ile hem de hiçbir gizemin -belki de asla tamamen- çözülemeyeceğini söylemesi ile seyirciyi keyiflendiriyor kesinlikle. Çok daha çarpıcı bir örnek ise yönetmenin “tracking shot” ile beş yıllık bir zaman atlamasına bizi konuk ettiği bölüm. Kore sinemasının benzer temalı örneklerinden daha az “göstermesi” ve gösterdiğinin altını daha az çizmesi ile ayrılan filmin çok daha çarpıcı olmasını engelleyen kimi kusurları da var: örneğin kimi karakterlerinde klişe çizgilerden yeterince uzak durmaması ve kendi içinde her biri başarılı çekimlerin farklı tarzlarda olması nedeni ile birbiri ile yeterince kaynaşmış görünmemesi filmin gücünü azaltıyor. Ne var ki yukarıda belirttiğim diğer başarılarının yanında sadece buz pateni sahasında geçen sahnede görüntü ve ses kurgusu ile yaratılan yalın ama tedirgin edici atmosfer bile tek başına filmi kesinlikle seyre değer kılıyor.
(“Black Coal Thin Ice”)

Betlehem – Yuval Adler : İsrailli sinemacı Adler’in senaryosunu Filistinli Ali Wakad ile birlikte yazdığı ve yönettiği ilk uzun metrajlı çalışması olan film dünyanın ezeli ve ebedi görünen bir sorunu olan Filistin meselesini 2013 tarihli Filistin yapımı “Ömer” gibi, İsrail adına muhbirlik yapan bir Filistinli karakter üzerinden, daha doğrusu onun ve bilgi verdiği israilli gizli servis elemanının üzerinden anlatıyor. Adler’in 2013 yılında İsrail Film Akademisi’nin hemen tüm ödüllerine aday olmuş ve çoğunu da kazanmış olan filminde muhbir ve adına çalıştığı kişi arasındaki “baba-oğul” ilişkisi hikâyenin ana temalarından biri ve finalinin trajikliğini sağlayan da temel olarak bu. Senaryo Filistin meselesinde kimin haklı olduğunu anlama/anlatma derdinde değil; hikâyemiz daha çok içinden çıkılamayacak derecede karmaşık hale gelmiş ve çözülmesi de imkânsız görünen bir problemin bireyleri içine attığı hayatları, yapmak zorunda kaldıkları seçimleri ve bu seçimlerin onları eninde sonunda trajik bir sona götüreceğini anlatmaya soyunmuş ve bu açıdan da başarılı olmuş kesinlikle. Filmin zaman zaman sinemadan çok televizyona uygun bir anlatım tarzını benimsemesi, gösterdiklerinde ve gösterme şeklinde fazle bir yenilik içermemesi ve hikâyenin odağında yer alan ikili arasındaki etraflarındaki tüm dehşet, nefret ve savaşa rağmen değerini yitirmeyen ilişkiyi yeterince sağlam bir dramatik güçle anlatmaması ise filmin aleyhine olmuş. Yine de günümüzün gerçeklerinden birini karşımıza getiren ve “şehidin paylaşılamaması” gibi hem absürt hem korkunç olmayı başarabilen sahne gibi anları ile görülmeyi hak eden bir çalışma bu.