“Güzeldi, sıcacıktı. Çok kadın tanıdım hayatımda, onun kadar içinden gelerek sevişenine rastlamadım”
Hayatına giren farklı erkeklerin anlatımı ile hakkındaki gerçekler her defasında değişen bir kadının hikâyesi.
Necati Cumalı’nın 1969’da yayımlanan “Ay Büyürken Uyuyamam” adlı kitabında yer alan beş ayrı öyküden uyarlanan senaryosunu Barış Pirhasan’ın yazdığı, yönetmenliğini Atıf Yılmaz’ın yaptığı bir Türkiye filmi. Cumalı’nın köy ve kasabalarda yaşayanların cinsel hayatlarını odağına alan öykülerinden beşini tek bir senaryoda doğal bir biçimde bir araya getirebilmesi ile dikkat çeken yapıt, özellikle 1980 ve 90’lı yıllarda çektiği filmlerle “kadın filmleri yönetmeni” olarak nitelenen Yılmaz’ın en bilinen ve önemli çalışmalarından biri. Antalya’da Kadın Oyuncu ve İstanbul’da En İyi Film ödüllerini kazanan yapıt, sinema yazarları tarafından da Film, Kadın Oyuncu, Senaryo ve Müzik dallarında ödüllendirilmişti. Sevim Suna adındaki şarkıcının hikâyesinin peşine düşen bir genç yazarın; aslında ondan çok, dört farklı erkeğin hikâyesini öğrenebildiği, Vasfiye’nin gerçekliğine ise ulaşamadığı çalışma, Cumalı’nın ”erotik” dünyasını çekici biçimde taşıyor beyazperdeye. Yeterince üzerine gidilmemiş görünse de fantastik unsurları, senaryonun içeriği nedeni ile zaman zaman soru işaretleri taşısa da oyunculukları ve sinemamız için yenilikçi havası ile kesinlikle önemli bir çalışma.
Şiir ile başladığı edebiyat yaşamı boyunca tiyatro, öykü, roman, inceleme ve deneme dallarında pek çok eser veren Necati Cumalı’nın 1969’da yayımlanan “Ay Büyürken Uyuyamam” adlı kitabındaki beş ayrı öyküden uyarlanmış senaryo: “Vasfiye”, “İğneci”, “Çizme Delil Sayılmaz”, “Dertli” ve “Gözleri Çakır”. Bu kitaptaki bir başka öykü olan “Uzun Bir Gece”yi Süreyya Duru 1986’da aynı adla sinemaya taşırken, Şerif Gören’in son sinema çalışması da yine bu kitaptaki farklı öykülere dayanan, 2011’de çektiği ve kitapla aynı adı taşıyan film olmuştu. Sinemamız için bereketli ve popüler bir isim oldu Cumalı ve bu üç filmin onun tek bir kitabından uyarlanmış olması bu durumun açık bir göstergesi.
Kameranın arkasında sinemamızın önemli isimlerinin yer aldığı bir film bu ve yönetmen Atıf Yılmaz’a farklı rollerde destek veren isimleri anmak gerekli bu yüzden. Yardımcı yönetmen olarak Barış Pirhasan, Ümit Ünal ve Leyla Özalp’ın isimlerini görüyoruz, ödüllü müzikleri Attila Özdemiroğlu hazırlamış, sanat yönetmenliğini Şahin Kaygun üstlenmiş, senaryoyu Pirhasan yazmış ve görüntüler Orhan Oğuz’un imzasını taşıyor. Tüm bu önemli isimlere oyuncuları da eklemek gerek elbette; Vasfiye rolündeki Müjde Ar, onun hikâyesini anlatan erkekleri oynayan Aytaç Arman, Macit Koper, Yılmaz Zafer ve Levent Yılmaz, ve bu hikâyeyi keşfetmeye, gerçek Vasfiye’yi bulmaya çalışan yazar rolündeki Erol Durak’ı da ekleyince bu isimlere ortaya parlak bir kadronun çıktığı açık. Filmin başarısında tüm bu sanatçıların her birinin ayrı birer değerli katkısı var kuşkusuz.
Atıf Yılmaz, Necati Cumalı’nın kitabındaki her bir öykü üzerinde ayrı ayrı düşünüp durmuş olası bir uyarlama için ve bu yoğun düşünsel aşama sırasında hikâyelerin her birindeki kadın karakteri tek bir kişide toplama fikri gelmiş aklına. Barış Pirhasan işte bu fikirden yola çıkmış ve ortaya adeta tek bir öyküden uyarlanmış bir film çıkmış; öykülerin ve karakterlerin doğal bir biçimde buluşturulabilmesini kesin bir senaryo başarısı olarak nitelemek mümkün. İşte bu tek öykü “yazar tıkanması” sendromundan muzdarip bir genç yazarın konu arayışı ile başlıyor. Buluştuğu bir arkadaşı ona sokaktaki halkı ve önünde durdukları duvara yapıştırılmış bir afişi göstererek “Al işte konu! Kim bilir asıl adı nedir garibin. Hatçe, Ayşe, Zeynep, Nilüfer…” diyor ona. Afiş Sevim Suna adındaki ve aralanmış dudakları ile erotik bir çağrışım yaratan bir kadın şarkıcıya aittir ve genç yazar afişe bakarken, yanına gelen bir erkek “Onun asıl adı Vasfiye” der ve kadınla ilgili kendi hikâyesini anlatmaya başlar. Yazar adayı merakla dinlerken onu, daha sonra üç farklı erkek daha birer birer karşısına çıkacak ve kendi gözlerinden anlatacaklardır Vasfiyesi’yi. Duvar önünde geçen açılış sahnesi ile ilgili olarak iki ilginç hususu anmakta yarar var: Yazarımız uzun bir kırmızı kaşkol takmaktadır bu sahnede ve çekimlerin yapıldığı dönemin “12 Eylül Yılları” olduğunu düşünürsek, bu aksesuarın rengi ile neyi ima ettiği ve o dönemde ancak bu kadarının yapılabileceği açık. Duvardaki yırtık bir afiş de dikkat çekiyor bu sahnede; afiş üzerinde okunan yazılardan filmin adının “The Grave” olduğunu ve oyuncularından birinin Fatma Girik olduğunu anlıyoruz. Söz konusu filmin, Girik’in başrolleri Tamer Yiğit ile paylaştığı ve Feyzi Tuna’nın yönettiği, 1973 tarihli “anadolu westerni” “Kızgın Toprak” olduğunu ve sekiz ülkeye satılan filmin oralara “The Grave” adı ile pazarlandığını meraklısı için belirtmiş olalım.
Öykü, hayatı farklı erkekler arasında geçse de ve hep bir baskı, aldatma, kötü muamele vs. ile karşılaşsa da, aslında güçlü ve mücadeleci bir kadın profili çiziyor Vasfiye üzerinden. Babanın, oğlunu “ilk cinsel deneyimine yönlendirmesi” sahnesinin bir örneği olarak gösterilebileceği gibi, bir eril anlayış eleştirisi ve bu profilin sembolü olduğu bir feminizm söylemini de yine Vasfiye’nin yaşadıkları aracılığı ile aktarıyor bize film. Cinselliğin sadece nesnesi olarak değil, cinselliğin de arasında olduğu pek çok eylemin çoğunlukla öznesi olarak görüyoruz kadın kahramanı. Hatta Vasfiye ile bir çocuk olarak tanıştığımız ilk sahnedeki şu sözler de onun ağzından çıkıyor: “Hadi evcilik oynayalım. Sen benim kocammışsın. Sarıl bana”. Aldatıldığında tepkisini göstermekten çekinmeyen, cinsel arzularını gizlemeye gerek duymayan bir kadın o. Ne var ki filmde her erkeğin farklı bir Vasfiye anlatması bu resmin gücünü azaltıyor bir parça; çünkü gerçeğin ve hayalin (ya da yalanın) iç içe geçtiği bir öyküde bu güçlü kadın imajının gerçekliği de sorguya açık oluyor bir parça. Yine de Yılmaz’ın özellikle 1980’li yıllardaki filmlerinde olduğu gibi, sinemamızda ve toplumsal yaşamda geri plana itilen ve bir nesne konumuna düşürülen kadını doğru yere konumlandırma çabasının örneklerinden biri olarak ilgiyi hak ediyor film. Vasfiye ile Emin arasındaki bir yakınlaşma sahnesinde, erkeğin kadın kıyafeti içinde olması, bu kıyafetin mantıklı bir açıklaması olsa da, Yılmaz’dan beklenecek türden bir oyunbazlık üzerinden cinsiyet sorgulamalarının bir örneği olarak değerlendirilebilir.
Pirhasan’ın senaryosunun zaman zaman karşımıza çıkardığı mizah anları ve öykünün fantastik unsurları filmin hem lehine hem aleyhine işlemiş görünüyor. Küçük mizah öğeleri öyküye bir eğlence ve hareketlilik katıyor kesinlikle ve zenginleştiriyor filmi ama öte yandan da kadının yaşadıklarının dramatik etkileyiciliğini azaltıyor ve senaryonun, başka örneklerinin de olduğu, iki farklı uç arasında kararsız kalmışlığının bir göstergesi oluyor. Bu durum oyunculuklarda da gösteriyor kendisini; Müjde Ar, Aytaç Arman ve Macit Koper’in güçlü performansları da, senaryonun bu seçimi nedeni ile, farklı türler arasında gelip gidiyor zaman zaman ve gereksiz bir soru işareti yaratıyor. Buna rağmen, üç oyuncu da parlak performanslar sergilemiş görünüyorlar sonuçta ve bu soru işaretini çoğunlukla görünmez kılıyorlar. Senaryonun kararsız kaldığı bir diğer husus ise fantastik öğelerde gösteriyor kendisini; anlatıcı erkeklerin birden bire ortaya çıkması, beklenmedik bir şekilde ortadan kaybolması ve daha da önemlisi gerçekten var olup olmadıkları öyküye önemli bir ek boyut katıyor ve sinemamızda örneği çok fazla bulunmayan bir şekilde fantastik alana el atıyor. Final sahnesindeki gül ile neyin gerçek neyin hayal olduğu konusunda son bir kez daha ve akıllıca bir soru işareti yaratan filmin buradaki sıkıntısı, öykünün tüm karakterlerinin ve yaşananların gerçekçi çizilmiş olmasının bu fantastik öğeleri bazen boşa düşürmüş olması gibi görünüyor.
Kadınların çeşme başındaki sohbetleri, Vasfiye’nin çekincesiz eylemleri, “Boşanma (kocandan), sevgili bul. Birinin parası, ötekinin sefası” veya “Senin yaşında bir genç yalnız yatar mı!” gibi diyalogları ve Meg Ryan’ın 1989’da “When Harry Met Sally”deki “orgazm sahnesi”nin ondan dört yıl önce yaratılmış bir benzerine tanık oluğumuz bölüm gibi farklı unsurları ile cinsellik konusunda cüretkâr bir film çekmiş Atıf Yılmaz. Cumalı’nın taşra halkının cinsel yaşamını ele aldığı eserlerinin ruhunu, elini sakınmadan beyazperdeye aktarmış yönetmen ve kadını cinselliği ile birlikte sinemada en güçlü bir şekilde canlandıran Müjde Ar’ın daha da elle tutulur kıldığı karakteri ile ortaya çekici bir sonuç çıkarmış. Orhan Oğuz’un öykünün ruhuna uygun kamera çalışması ve Attila Özdemiroğlu’nun, öykünün iniş çıkışı ile uyumlu (ve 1980’lerde moda olduğu biçimde synthesizer ağırlıklı) müzikleri de bu çekiciliği artırıyor. Yazarın Vasfiye’den etkilenme süreci çok elle tutulur şekilde işlenemese de (daha doğrusu bize yansıyanın etkilenmekten çok, merak duygusu olmasına rağmen) ve seslendirmenin zaman zaman aksaması gibi sorunları olsa da, sinemamızın 1980’li yıllardaki en önemli çalışmalarından biri bu Atıf Yılmaz filmi.
Erkeklerin her birinin kadını kendine göre anlatmaya çalıştığı ve erkeklerin kadınları anlatmasının imkânsızlığını kanıtladığı filmde gördüklerimizin ne kadarının gerçek ne kadarının hayal (yazarın hayali) olduğunun belirsizliği Yeşilçam’ın “basit düşün/basit anlat” anlayışının karşı konumunda duruyor ve bu da filmi farklı kılıyor. Yapıttaki pek çok mekânın set tasarımları ile filme önemli bir katkı sağlayan Şahin Kaygun’un sözleri bu belirsizliği şöyle tanımlıyor: “Vasfiye gerçekten yaşadı mı, yoksa genç yazarımız İstanbul otobüsünden indiği anda geçtiği kamera karşısında mı düşlemeye başladı Vasfiye’yi bilmiyorum. Ekibin de kesin bir karara vardığı kanısında değilim”. Sinema eleştirmeni Giovanni Scognamillo’nun “Fantastik midir değil midir, orası tartışılır; ancak düşsel bir filmdir” dediği ve Yılmaz’ın kendisinin de “sosyal içerikli fantastik film” ifadesi ile andığı filmde yedi farklı sahnede ayna metaforunun kullanıldığı da gözden kaçırılmamalı. Bu sahnelerde aynada yansıyanın hep anlatıcı erkeklerin görüntüsü olması, bu metaforun -muhtemelen- bu erkeklerin eril bakışları ile yüzleşmesi gerektiğinin sembolü olarak kullanıldığını gösteriyor.
“Senin avantajın şu, Paul: Senin etkin, sadece bir tek sosyal alan ile kısıtlı değil. Sadece TikTok kullananlar için ünlü değilsin veya ne bileyim, sadece New Yorker okuyanlar için. Sen uyudukları zaman insanların zihnindesin. Bu da demek oluyor ki rüya gören herkes senin hedef kitlen olabilir”
“Eğer küçük bacalar iş görüyorsa, neden süper bacalar yapıyorlar? Eğer pazar yerleri işe yarıyorsa, neden süpermarketler var? Eğer küçük uçaklar iş görüyorsa, neden uçan süper makineler yapıyorlar?”
“Bu ülkede siyah olarak doğmuşsan, ölü doğmuşsun demektir. Biz öldürülmenin ne demek olduğunu çok iyi biliriz”