Diamond Island – Davy Chou (2016)

“Amerikalı destekçim iki haftalığına tatile geliyor, ona etrafı gezdireceğim”

Köyünden Kamboçya’nın başkentine inşa edilen lüks ve ultra modern bir bölgedeki inşaatlarda çalışmak üzere gelen on sekiz yaşındaki Bora’nın, 5 yıldır görmediği ağabeyini ve şehrin lüks yaşamını keşfetmesinin hikâyesi.

Senaryosunu Davy Chou ve Claire Maugendre’in yazdığı, Chou’nun yönettiği bir Kamboçya, Fransa, Almanya, Katar ve Tayland yapımı. Cannes’ın yarışmalı yan bölümlerinden biri olan Eleştirmenlerin Haftası’nda gösterilen ve SACD (Fransız Dramatik Yazarlar ve Besteciler Kurumu) ödülünü kazanan yapıt Chou’nun ilk uzun metrajlı kurgu filmi ve belgesele de yakın duran türü ile meselesini alçak gönüllü bir şekilde ele alan sade bir çalışma. Tüm kadrosu amatör oyunculardan oluşan film belgesel gerçekçiliğini arada bir ufak oyunlarla süsleyen ama dürüst bir resim çizme tavrından hiç vazgeçmeyen, ergenliğin/gençliğin hayalleri ile gerçeklerin bir aradalığını sorgulatan ve saptamalarını/eleştirilerini -olumlu ve olumsuz anlamda- çok alçak tonda dile getiren ilginç bir yapıt.

Bora’yı (Sobon Nuon) annesi ile konuşurken görüyoruz açılış sahnesinde. “Gitmem gerek” diyor annesine 18 yaşındaki genç adam; köyden bir arkadaşı ile birlikte gideceği yer Kamboçya’nın başkentidir ve orada -filme adını veren- Diamond Island adındaki büyük bir inşaat kompleksinde çalışacaktır. Zenginler için inşa edilen lüks ve elit bir bölge olacaktır burası ve orada çalışacak yüzlerce yoksul emekçiden biridir Bora. Bir gece yolda, 5 yıl önce evi terk ederek buraya gelen ve o zamandan beri kimse ile temas kurmamış ağabeyi Solei (Cheanick Nov) ile karşılaşır. Zengin görünümlü arkadaşları ile takılan ağabey bu hayatının bir açıklamasını yapmaz kardeşine ve Bora için, ağabeyinin tanıştırdığı Lakena (Samnang Khim) ile kendisi gibi inşaatlarda çalışanların barakalarının bulunduğu bölgede yaşayan Aza (Madeza Chhem) arasında kalmasının bir sembolü olarak görebileceğimiz bir anlama ve karar verme dönemi başlayacaktır. Bir tarafta ağabeyi aracılığı ile içine girebileceği lüks yaşam, diğer tarafta inşaattaki çalışma arkadaşları Dy (Mean Korn), Virak (Samnang Nut) ve Mesa (Samnang Meng) ile birlikte yoksul ve emek sömürüsünün hüküm sürdüğü bir hayat vardır.

Davy Chou 2014’te çektiği “Cambodia 2099” adlı kısa çalışması ile yine Diamond Island etrafında dönen bir filme imza atmıştı. İçinde bulundukları dönemin belirsizliğini ve hoşnutsuzluğunu, her şeyin mükemmel ve rahat olduğu, her konunun önceden düşünülüp halledildiği bir geleceğin hayaline taşıyan gençleri anlatan bu kısa film “Diamond Island’ için bir ön çalışma olarak da görülebilir. Önceden, balıkçılık yapan ailelerin yaşadığı bir bataklı bölgeyken, 2006’dan itibaren içinde parklar, lüks rezidanslar ve iş yerleri de olan bir bölgeye dönüştürülen ve başkente bir köprü ile bağlanan bu adanın Kamboçya’nın resmi dilindeki adı “Koh Pich” ama Davy Chou’nun da filmine isim olarak seçtiği gibi, İngilizce adı ile anılıyor daha çok, “elit ve zengin” havasına uygun olarak. Aralarında okulların da olduğu farklı Batılı kurumların da yer aldığı alan, başta izlediğimiz bir tanıtım videosunda “Kamboçya’nın geleceğine adım atılan” ve “cennet gibi bir yaşam”ın vaat edildiği bir yer olarak pazarlanıyor. Chou ilk üç sahneyi üç farklı mekânda çekerek, yaşanılan ile vaat edilen, daha doğrusu yoksulların içinde bulunduğu yaşamlar ile sadece zenginlere vaat edilen arasındaki farkı resmediyor ve bunu altını hiç çizmeden, adeta önemini de azaltarak, yapıyor. Bir köy, ardından Diamond Island ve daha sonra da bu ultra modern bölgedeki inşaatlarda çalışanların yaşadığı derme çatma barakalar karşımıza çıkıyor bu ilk üç sahnede ve bugün/gelecek, yaşanan/hayal edilen ve yoksul/zengin çatışması dile getiriliyor.

Davy Chou’nun filmi Kamboçya’nın gençlerinin önündeki alternatiflerin zavallılığının oluşturduğu karanlık bir resim çiziyor ve bunu şehrin ve Diamond Island’ın renkli ve parlak görüntülerini de kullanarak yapıyor üstelik. Solei gibi, bir “destekçi” bularak lüks bir yaşam sürmek; bazı gençlerin yaptığı gibi başka bir ülkeye (öyküdeki örneklerden yola çıkarsak, Malezya veya ABD’ye) gitmek veya Bora’nın yapmakta olduğu gibi ucuz bir işgücü olarak sömürülmek karşımıza çıkan alternatifler öykü boyunca. Bir “destekçi” (doğrudan hiç dile getirilmese de, jigololuk yaptığı anlaşılıyor Solei’nin) sayesinde yoksulluktan kurtulmak bir başka sömürü biçimi kuşkusuz ve Solei’nin beş yıldır annesi dahil, hiç kimse ile temas kurmaması ve kardeşine de kendisini gördüğünü kimseye söylememesini tembihlemesi, bu seçeneğin açıkça sahiplenebilecek türden olmadığını gösteriyor; Malezya’ya gitmek İngilizce bilmeyi gerektiriyor ama giden bir karakterin “işin çok zorluğu” yüzünden geri dönmesi, bu seçeneğin de cazip olmadığını kanıtlıyor. Bora’nın seçimi ise emeğinin hayli ucuza sömürülmesi ve bir arkadaşının başına gelenin gösterdiği gibi aslında bir çıkış sunmayan bir alternatif.

Bu ilk uzun kurgu filminde belgeselci kökenine yakın durmuş Chou ve yalın bir sinema dili kullanmış; arada başvurduğu birkaç küçük oyun ise bu yalınlığın ve gerçekçiliğin içinde kesinlikle çok doğal duruyor. Kameranın, hareketli olduğu zaman yumuşak ve zarif kaydırmalardan hiç taviz vermediği yapıtta bir sahnede ekranı dörde bölüyor Chou ve dört farklı genç çifti gösteriyor, sonra ekrandaki dört alanın üçünü boşatıp sadece birini tutuyor ve ardından da görüntülerden birini dört alanda birden tekrarlıyor örneğin. Bir başka sahnede gürültülü bir gece kulübünde ancak birbirlerinin kulaklarına bağırarak konuşabilen iki karakter, ortam sesinin -sadece bizim için- birden kesilmesi ile normal tonda bir konuşmaya geçiyorlar. Bu ve diğer birkaç küçük oyun filme ihtiyacı da olan bir hareketlilik kattığı gibi, Cho’nun klasik anlamda bir öykü anlatıcılığından çok, bir ruh halini resmetme tercihleri ile de uyumlu.

Chou’nun Fransız görüntü yönetmeni Thomas Favel ve Fransız müzisyenler Jérémie Arcache ve Christophe Musset ile birlikte oluşturduğu atmosfer filmin estetik düzeyini görsel ve işitsel alanlarda hayli yukarılarda tutuyor. Arcache ve Musset’in melodileri “atmosferik” olarak nitelenen türden müzik çalışmalarının, öyküye uygun olduğu zaman filme nasıl önemli bir katkı sağlayabileceğinin başarılı bir örneğini oluşturuyor. Bu özgün müziklerin yanında, Kamboçyalı Sinn Sisamouth’dan “Quando My Love” ve oyuncuların ikisinden (Samnang Nut ve Madeza Chhem) karaokede dinlediğimiz “Bong Khom Chet Bek” gibi şarkılar da öykünün atmosferini doğru bir şekilde destekliyorlar. Thomas Favel’in görüntü çalışması da benzer bir başarıya, çerçevelemeleri ve renk seçimleri (Diamod Island’ın parlak renkleri ile gece çekimleri ile önemli bir başarı yakalanmış) aracılığı ile erişiyor ve Chou’ya bu melankolik şiiri yaratmakta önemli bir destek sağlıyor. Bu şiirselliğin sadelikle de nasıl yakalanabileceğini en iyi gösteren bölüm ise, tek bir kar tanesinin binlercesine dönüştüğü sahne olsa gerek.

Hızla dönüşen ve “kalkınan” bir ülkede bu dönüşümün bedelini üstlenen sınıfların resmini çiziyor filminde Davy Chou ama bu resmin gücünü kimi tercihleri ile kısıyor bir bakıma. Örneğin paraya ihtiyaç olması nedeni yüzünden fazla mesaiye kalmanın ve yoksulluğun odağında olduğu bir konuşma sert bir tartışmaya dönüşüyor ama bu tartışmanın taraflarından birinin diğerine özel bir nedenle duyduğu bir öfkenin varlığı asıl meseleyi geriye itiyor. İşte bu sahnenin bir örneği olduğu gibi, Chou “politik” sulara en azından doğrudan hiç girmemeyi seçiyor ve bu da filmin belgesel tavrına uygun gibi görünüyor ama sesini düşük tonda tutma tercihinin öykünün etkileyiciliğini bir parça azalttığı da açık. Ne var ki bunu bir problem olarak görmemek gerekiyor; mavi ve sarı renklerin hâkim olduğu görsellikle sağlanan melankoli, Chou’nun senarist ve yönetmen olarak dürüst tavrı ve oyuncuların amatörlüğünün hemen sadece olumlu yanlarını ile sağlanan başarı, filmin bu alçak sesle anlattıklarına (ve gösterdiklerine) kulak vermemizi sağlıyor kesinlikle.

(“Koh Pich” – “Elmas Adası”)

(Visited 22 times, 4 visits today)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir