Magnifica Presenza – Ferzan Özpetek (2012)

“Hâlâ hayatta olduğunu düşünüyor, bir hayalet oysa”

Oyuncu olmak için geldiği Roma’da kiraladığı eski bir evde yalnız olmadığını fark eden bir genç adamın hikâyesi.

Senaryosunu Ferzan Özpetek ve Federica Pontremoli’nin yazdığı, Özpetek’in yönettiği bir İtalya yapımı. Başroldeki Elio Germano’nun karakterini çekici bir performansla canlandırdığı ve Cem Yılmaz’ın da önemli rollerden birini üstlendiği bu “perili köşk” yapıtı; sanat ve gerçek hayat çatışması, eşcinsellik ve ihanetin de aralarında bulunduğu temaları içeren hikâyesini mizah da içeren hafif bir tonda anlatan ilginç bir çalışma. Sezen Aksu şarkılarının da -elbette- yer aldığı film zaman zaman fazla hafif bir tona bürünmek ve ikinci yarısında bir parça dağılmak gibi sorunları olsa da, yönetmen öykünün ilginç karakterinin ve onu canlandıran Germano’nun katkısı ile seyircisinin ilgisini çekmeyi başarıyor ve ortaya eğlendiren ama politik değinmeleri de olan bir çalışma çıkıyor.

Pietro (Elio Germano) Sicilya’dan geldiği Roma’da kiracı olarak yerleştiği eski, büyük bir evde yaşayan ve katıldığı seçmeler aracılığı ile oyuncu olmaya çalışan eşcinsel bir genç adamdır. Sürekli telefonla konuştuğu erkek arkadaşını (Giorgio Marchesi) evine davet eden ve Roma’daki tek tanıdığı uzaktan kuzeni Maria (Paola Minaccioni) olan Pietro yeni evinin pek de tekin olmadığını kısa sürede anlayacak ve ortaya 1943’e kadar geriye uzanan bir doğaüstü hikâye çıkacaktır; çünkü evde çok uzun süredir orada yaşayan ve dışarı çıkamayan altı yetişkin (Luca Veroli, Cem Yılmaz, Margherita Buy, Giuseppe Fiorello, Ambrogio Maestri, Vittoria Puccini) ve bir çocuk (Matteo Savino) vardır. Daha sonra tanışacağımız doktor (Massimiliano Gallo), komşu adam (Alessandro Roja) ve geçmişteki sırla bağlantılı yaşlı kadın (2013’te vefat etmeden önceki son filmi ile Anna Proclemer) karakterleri, bu hayalet hikâyesini Özpetek’in filmografisinde çok sık görülen türden, kalabalık kadrolu bir çalışmaya dönüştürecektir.

Ferzan Özpetek’in bu yapıtı ilk ânından öykünün sonuna kadar çeşitli ithaflar, dolaylı/doğrudan göndermeler ve saygı gösterileri ile dolu. Açılış jeneriğinde filmini 2012 başlarında hayatını kaybeden Leh şair Wisława Szymborska’ya ithaf ettiğini belirten Özpetek, Federica Pontremoli ile birlikte yazdığı senaryoyu bir arkadaşının gerçek hikâyesinden yola çıkarak oluşturmuş ve İtalyan yazar Luigi Pirandello’nun 1921 tarihli tiyatro oyunu “Sei Personaggi in Cerca d’autore”den de (bizde “Altı Kişi Yazarını Arıyor” adı ile sahnelendi) ilham almış; hatta final sahnesini Pirandello’nun bu oyununun ilk kez sahnelendiği Roma’daki opera ve tiyatro binası Teatro Valle’de çekmiş. Özpetek sinema tarihindeki farklı filmlerden de esinlemiş senaryoyu yazarken: François Truffaut’nun 1980 Fransa yapımı “Le Dernier Métro” (Son Metro), Renato Castellani’nin 1967 İtalya – Fransa yapımı “Questi Fantasmi” (İtalyan Usulü Hayal), Antonio Pietrangeli’nin 1961 İtalya yapımı “Fantasmi a Roma” ve Charles Barton’ın 1946 ABD yapımı “The Time of Their Lives” adlı yapıtları. Pietro’nun seçmeler için gittiği Cinecittà stüdyolarında Nanni Moretti’nin “Habemus Papam” (Bir Papamız Var, 2011) filmindeki kardinallerle karşılaşması, seçmelerden birinde İtalyan yönetmen Daniele Luchetti’nin oynaması ve bir grup transseksüelin şapka diktikleri sahnede başlarındaki karakterin (bu rolde gerçek adı Mauro Coruzzi olan Platinette var) kameraya baktığı sahnenin, pek çok sinemaseverin hemen hatırlayacağı gibi, Francis Ford Coppola’nın “Apocalypse Now” (Kıyamet, 1979) adlı başyapıtında Albay Kurtz karakterinin bir sahnesini çağrıştırmasını da ekleyebiliriz tüm bu göndermelere.

Ferzan Özpetek’in Sezen Aksu sevgisinin kendisini yine gösterdiği ve sanatçının, aralarında film için Pasquale Catalano’nun bestelediği şarkı da olmak üzere, birden fazla parçasının kullanıldığı filmde Türkiye ile ilgili başka öğeler de var: Cem Yılmaz’ın Cem Yılmaz olmaktan yeterince uzaklaş(a)madan canlandırdığı Yusuf Antep karakteri bir Türk; öyküde önemli bir sembolik yeri olan ve İtalyan tarihinin en önemli isimlerinden biri olan Garibaldi 1828 ile 1832 arasında dört yıl boyunca Beyoğlu’nda yaşamış ve öğretmenlik yapmıştı.

Merak uyandıran açılış sahnesinde, bir gösteri salonunda bekleyen 1940’ların şık kıyafetleri içindeki seyircileri ve onların aralarında bulunan faşist üniformalı subayları, henüz açılmayan perdeyi aralayarak salona bakan gözleri ve sahneye çıkmadan önce son hazırlıklarını yapan oyuncuların yüzlerine, daha doğrusu o yüzleri oluşturan unsurlara (gözlere, bıyıklara vs.) çok yakın plan yaklaşan kameranın saptadıklarına tanık oluyoruz. Bu sahnenin sırrı, ardından başlayan ve günümüzde geçen öykü ilerledikçe ortaya çıkacak ve Pietro’nun kiraladığı evdeki yedi “hayalet”in hikâyesi bu sırra bağlanacaktır. Genç adamın kiraladığı evle ilgili tekinsiz bir durum olduğu ilk sahnelerden itibaren ve belki biraz fazla çabuk gösteriliyor seyirciye. Filmin amacı korkutmak, en azından bir gerilim yaratmak olsaydı bir problem olurdu bu ama Özpetek’in asıl amacı hafif bir mizahla eğlendirmek ve bu eğlence sırasında farklı meseleleri hafif bir tonda da olsa ele almakmış anlaşılan. Bunu yaparken, Sezen Aksu’nun seslendirdiklerine ek olarak başka şarkılardan ve Pasquale Catalano’nun çekici özgün müziklerinden de yararlanmış Özpetek.

Hemen hemen tüm kapanış jeneriği boyunca yüzü yakın planda görüntüde olan Elio Germano, Özpetek’in en önemli silahı olmuş öyküyü anlatırken. Karakterinin umutsuz bir şekilde aşkı arayışını (bu aşkla ilgili gerçeği hayli duygusal ve güçlü bir sahnede aktarıyor bize Özpetek), evle ilgili sırrı keşfettiğinde yaptığı seçimin sonuçlarına katlanmasını ve iyi yürekliliğini öylesine elle tutulur bir sahicilikle geçiriyor ki bize oyuncu, filmi görmek için tek başına yeterli bir neden oluşturuyor. Son sahnede süzülen ve birden fazla sebebi olan gözyaşlarının bizi bu denli etkileyebilmesinde Germano’nun çok önemli bir payı var. Onun bu başarısı çok değerli çünkü film başka açılardan zaman zaman yeterince güçlü bir havaya sahip olamıyor. Örneğin Pietro’ya ilgi gösteren komşu karakterinin öyküde hiçbir işlevi yok; ne tramvaydaki tesadüfi karşılaşma izah edebiliyor onun varlığını ne de kahramanımızın öykü bittikten sonraki yaşamı için bir umuda yeterince net bir biçimde işaret edebiliyor. Evdeki hayaletlerden birinin Pietro’ya ilgisi, trans bireylere ve göçmenlere yönelik ön yargılarla ilgili eleştiri veya sokakta dövülen bir travesti gibi farklı pek çok yan hikâye veya öğe de filme öylesine yerleştirilmiş gibi duruyor.

Yukarıda sıralanan sıkıntıların filme önemli bir zarar vermemesinde, Elio Germano’nun yanında, Özpetek’in zarafeti, sadeliği ve şıklığı hep muhafaza eden yönetmenliğinin de önemli bir payı var. Belki bir parça naif, bir parça alçak gönüllü gelebilir kimilerine film içerik ve biçim açısından ama şunu da rahatlıkla söyleyebiliriz ki kesinlikle eserini cazip kılmayı başarmış yönetmen. “Nazizm öldü mü?” sorusuna aldığı cevaptan duyulan mutluluğun bir benzerinin, “Peki komünizm?” sorusu üzerinden de yaratılarak bu iki ideolojinin eşitlenmesi veya bir siyahın (Obama’nın) ABD’de başkan olmasının bir mutluluk gerekçesi olarak sunulması gibi tipik Batılı liberal anlayışları taşıyan filminde Özpetek’in kurgu ve gerçek üzerinden öne çıkardığı söylem de ilgiyi hak ediyor. Pietro’nun evindeki sırrı anlamak için peşine düştüğü yaşlı kadının “Yalnız sanat hayatta kalır, başka hiçbir şey değil” ifadesi kurgu olanı gerçek yaşamın önüne geçiren ve kötücül bir eylemin bahanesi olan bir sanatçı bencilliğine eleştiri olarak okunabilir. Buna karşılık aynı kadının, sanatçı kimliğinden bağımsız bir “şiddet eylemi” içinde gösterilmesi, bu eleştiriyi zayıflatıyor. Öte yandan Pietro’nun aşk yaşamı da gerçek ile kurgunun iç içe geçtiği, hem eğlenceli hem hüzünlü bir unsur olarak karşımıza çıkıyor filmde. Bu gerçek-kurgu çatışmasını gerçekte olanla hayal edilenin çatışması olarak da görmek gerekiyor. “Onlar cesurdular; dünyayı değiştirmek, hayali gerçek kılmak istediler” cümlesi sanatın ve sanatçıların, öyküde de gördüğümüz gibi, izleyebileceği iki farklı yolu seçebileceğini söylüyor bize: sanatı sanat için yapmak ve bunu yaparken de gerekirse egemen güçlere taviz vermek, hatta boyun eğmek ya da sanatı insanlar için yaparken, konumunun ve yaratma becerisinin sağladığı gücü hayal ettiği daha doğru bir dünya için kullanmak.

Karşımıza getirdiği her karakteri ve öğeyi öykünün doğal parçası yapmakta sıkıntısı olan, hatta bazılarını unutuveren film, “Yalan ikna edici olabilir. Fakat gerçek çok daha ikna edicidir” sözünün arkasında durması ve Özpetek’in şık ve hafif havalı sineması ile kendisini yine de ilgi ile izletmeyi ve eğlendirmeyi başarıyor.

(“A Magnificent Haunting” – “Magnificent Presence” – “Şahane Misafir”)

(Visited 4 times, 4 visits today)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir