Çaykovski İstanbul’da – Emre Aracı

Klasik müziğin usta isimlerinden Çaykovski’nin İstanbul’a farklı zamanlarda yaptığı iki kısa seyahatin izlerini araştıran bir kitap. Bestecilik ve orkestra şefliğinin yanında, özellikle Osmanlı döneminde imparatorluk ile klasik batı müziği arasındaki ilişkileri araştıran kitapları ile de bilinen bir müzikolog olan Emre Aracı, temel kaynağı Çaykovski’nin günlüğündeki ve mektuplarındaki kısıtlı bilgiler olan kitabının bu açığını zengin bir görsellik ile gidermiş çoğunlukla. Dönemin Osmanlı medyasında bu ziyaretlerin hiç yer almaması ve Çaykovski’nin çok kısa ziyaretlerini sadece giderken / dönerken uğrayan bir turist olarak gerçekleştirmesi kitap için daha fazla malzeme bulmayı imkânsız kılmış anlaşılan ama yine de Aracı’nın sade ve besteciye saygı dolu yaklaşımı bu pek bilinmeyen seyahatlerin izini takip etmeyi çekici kılan bir kitapla sonuçlanmış.

Aracı kitabını “Araştırmacı kişiliği, tarih ve müzik sevgisiyle İstanbul’u yaşamış ve yaşatmış Semuh S. Adil Beyefendi’nin aziz hatırasına” ifadesi ile Semuh Adil’e ithaf etmiş. Çanakkale’de ve Kurtuluş Savaşı’nda komutan olarak hizmet etmiş ve sonradan milletvekilliği de yapmış olan Selahattin Adil’in oğlu olan mühendis Semuh Adil emekliliğinden sonra kendisini sanat tarihi ve arkeoloji alanındaki çalışmaların adamış ve 2012’de hayatını kaybeden bir isim. Aracı’nın kendisi de Osmanlı’nın batılılaşma çabalarına paralel olarak topraklarımıza gelen Batı müziği hakkındaki araştırmaları ile tanınıyor ve bu kitabında da Çaykovki’nin İstanbul’a ilki 1886, ikincisi ise 1889’da gerçekleşen iki çok kısa gezisinin izlerini süren bir araştırmaya imza atmış. Kaynakların çok kısıtlı olması yazara pek bir hareket imkânı vermemiş ama bizde çok eksik olan türden bir esere imza atmış olması ve bu konuda çaba harcamış olması bile tek başına kitabı değerli kılmaya yetiyor açıkçası. Hamasi milliyetçiliğin bol olduğu ama bu milliyetçiliğin altını dolduracak çabaların da bir o kadar çok eksik olduğu Türkiye’de bu türden her çaba hem saygıyı hem ilgiyi hak ediyor kesinlikle.

Yazarın kendisinin de müzisyen olmasının katkı sağladığı hissedilen kitap Çaykovski’nin biyografisinden bölümler, yazarın kendisinin Rusya’ya yaptığı seyahatlerle ilgili notlar ve bol görsel malzeme ile zenginleştirilmiş. Sondaki kaynakça ve bizdeki bu tür kitaplarda nedense hep ihmal edilen dizin bölümleri de önemli. Okunan bir kitapta belli konu başlıklarının, yer ve kişi isimlerinin kitabın hangi sayfalarında geçtiğini bulmak için ideal ve gerekli olan dizin bilgilerinin (örneğin kitapta Beyoğlu’ndaki Çiçek Pasajı’ndan bahsedilen yerleri kolayca bulabiliyorsunuz bu sayede) çok daha hacimli olan kitaplarda bile yer almadığını düşününce, bu standart bilgilendirmeden bile mutlu olabilir meraklı bir okuyucu.

Çaykovski’nin gezileri dönem İstanbul’una turist olarak gelen yabancıların klasik uğrak yerleri ile kısıtlı kalmış. İstiklal Caddesi (Çaykovski’nin geldiği tarihlerdeki adı ile “Grand Rue de Pera”), Galata, Karaköy ve Sultanahmet çevresi bestecinin kısa da olsa zaman geçirdiği yerler İstanbul’da. Bazı görsellerin kaynak ve / veya tarihlerinin belirtilmediği (bulunamadı ise, en azından bunun belirtilmesi daha iyi olurmuş) kitapta anlatılan iki ziyaretten ilkini Paris’e giderken, ikincisini ise Avrupa turnesinden ülkesine dönerken yapmış Rus müzisyen. 1889’daki ve ilkinden daha da kısa olan gezide kendisine bir süre, dönüş gemisinde tanıştığı iki Rus genç de eşlik etmiş ve onlardan biri olan Vladimir Sklifosovski on ay sonra hayatını kaybetmiş. Çaykovski bu kayıptan duyduğu üzüntüyü Opus 72, 14 numaralı Chant Élégiaque adındaki piyano eserini onun anısına ithaf ederek yansıtmış müziğine.

Emre Aracı’nın eseri, kısaca değinse de Çaykovski’nin hayat öyküsüne, bir biyografi değil ve bu açıdan bakınca, özel hayatına değinilmemesi oldukça normal. Ne var ki eşcinselliği bugün genel kabul gören sanatçının bu yanından hiç bahsetmeden, “kendisi ile ilgili etrafta dolaşan dedikoduları bastırmak düşüncesiyle ani bir kararla 1877’de evlendiği ve evlendikten sonra da kendisini bir daha görmemek üzere terk ettiği” gibi cümleler kurmak tuhaf kaçıyor; çünkü her okuyucunun soracağı doğal bir soru (“Hangi dedikodu?”) havada kalıyor bu gereksiz kaçamak ifade yüzünden. Oysa bestecinin hayatına ve eserlerine yansıyan ve gizli tuttuğu bu yöneliminin neden olduğu duygusal çalkantılardır bir yandan da onun müziğini şekillendiren. Hiç kuşkusuz bu konu kesinlikle Aracı’nın kitabında hiç yer almayabilirdi, eğer “dedikodu” gibi kışkırtıcı olan ama boşta kalan ifadelere de yer verilmeseydi.

Hızla ve keyifle okunabilecek bir içerik ve tasarımla hazırlanan kitap Çaykovski’nin kısa İstanbul turu için yeterince orijinal malzeme içermiyor ama yazarın özenli ve besteciye saygı ve sevgi dolu yaklaşımı yapıtın hemen her satırında hissettiriyor kendisini. Bu tür kitaplar kendi tarihimizin de parçası olan (olması gereken) irili ufaklı tüm olaylar için hazırlansa ve hem yazarlar hem okuyucular gayret ve talepleri ile bu tür eserlerin daha fazla üretilmesini mümkün kılsa keşke!

Oļegs – Juris Kursietis (2019)

“Herkes için bir yabancıyım ben. Tanrı beni kurban etmeye mi karar verdi? Yoksa bunu kendime ben mi yaptım?”

Ülkesindeki borçları nedeni ile çalışmak için Belçika’ya giden Letonyalı genç bir adamın umutsuz bir trajediye dönüşen hayatının hikâyesi.

Senaryosunu Juris Kursietis, Kaspars Odins ve Liga Celma-Kursiete’nin yazdığı, yönetmenliğini Juris Kursietis’in yaptığı bir Letonya, Litvanya, Belçika ve Fransa ortak yapımı. Dardenne kardeşlerin filmlerini hatırlatan ve hikâyesini benzer bir sosyal gerçekçi bakışla ele alan film ait olmadığı bir yerde ayakta kalmaya çalışırken, attığı her adım kendisini daha da zor bir duruma sokan genç bir adamın hayli karanlık öyküsünü anlatıyor. Belgeseli çağrıştıran sinema dili ile Avrupa’nın ortasında yaşanan bir trajediyi seyircinin ilgisini çekecek bir şekilde anlatmayı başaran film, nefesi gerektiği kadar ileri gitmeye yetmese de ilgiyi hak eden bir yapıt. El kamerası ile yakalanan gerçekçilik ve karakterinin çıkışsızlığının etkileyiciliği ile de önemli olan film çözümü nerede gördüğü ile soru işareti yaratsa da ve dilindeki gerçekçilik öyküsündeki bazı gelişmeler ile zedelense de ilginç bir çalışma olmayı başarıyor.

Çekici bir görüntü ile açılıyor film. Bir çam ormanının önündeki karla kaplı bir alanda yatan genç bir adamı görüyoruz. Kendisine anlattığı “Kurban edilen kuzu” hikâyesinin acıklı olduğunu söylediği büyükannesinin, öyküyü yanlış anladığını ve aksine bunun umutlu bir hikâye olduğunu söylediğini aktarıyor iç sesi ile. Kurban edilmeyi bekleyen bir kuzu gibi kar üzerinde yatan Oļegs (Valentin Novopolskij) adındaki adam gözlerini şaşkınlıkla açıyor, hafif bir çatırtı duyuyoruz ve kırılan buz tabakası ile kendisini soğuk suyun içinde buluyor delikanlı. Adamın buzu kırarak suyun üzerine çıkmak için harcadığı umutsuz çabanın sembolü olduğu hikâyesini izlemeye başlıyoruz sonra. Kurban edilen kuzu” İbrahimî dinlerde toplumun iyiliği adına kurban edilenler için kullanılan bir metafor ve finalde başlangıç mekânına, o karlı alana dönen film oradaki vaftiz sahnesi ile sona ererken; bu dinsel ritüelin “Tanrı ile tekrar barışma, günahtan arınarak yeniden doğma” anlamına uygun bir umutla birlikte düşünüldüğünde Juris Kursietis’in dinî bir yaklaşımı benimsediğini söyleyebiliriz rahatlıkla. Bu bir dinsel propaganda ya da toplumdaki trajediler için dini ana yol olarak benimseyen bir yaklaşımla karşı karşıya olduğumuzun belki doğrudan bir kanıtı değil ama filmin bu sularda gezindiği de çok açık. Oysa Oļegs’in yaşadığının nedenleri, içinde bulunulan toplumsal, siyasal ve ekonomik düzen kuşkusuz -her ne kadar film bu tür bir söylemden kesinlikle uzak dursa da- ve bu gerçekten bağımsız bir yaklaşım çok da ikna edici olamıyor. Evet, Oļegs’in bir yeniden doğuşa ihtiyacı var ama bunun nasıl olacağı konusunda herhangi bir noktayı işaret etmeyen hikâye seyircisini ortada bırakıyor bu konuda.

İlk defa geldiği Belçika’da büyük bir et tesisinde kasap olarak iş buluyor Oļegs; kendisi gibi Letonyalı olan arkadaşları ile birlikte ortak bir evde yaşıyor. Geride bıraktığı Letonya’da birilerine (anlaşıldığı kadarı ile tehlikeli birilerine) borçludur ve kazandığını da oraya gönderecektir çoğunlukla. Avrupa’nın refah içindeki yerlerinde çalışmaya gelen göçmen işçilerden biridir genç adam ve ilk işindeki bir iş kazasında haksız bir şekilde işinden olur ve sonra kendisini Polonyalı bir suçlunun neredeyse kölesi olarak bulur. Yaşadığı haksızlık işçiler arasında herhangi bir “sınıf dayanışması”nın olmadığını ve herkesin kendisini kurtarma derdinde olduğunu gösteriyor bize ve Oļegs’in umutsuzluğunu yaratanlardan biri de bu gerçektir. Rusça, Lehçe, İngilizce, Fransızca, Letonca ve Felemenkçe dillerinin tümünün birden konuşulduğu hikâye zaman zaman bir kara komediye de göz kırpıyor ama temel olarak trajediye de kayan bir dram seyrettiğimiz. Filmde Oļegs’in iç sesinden adını duyduğumuz ve yine onun gözü ile Hollandalı ressam Jan van Eyck’in eserinde de gördüğümüz “kurban edilen kuzu” ile kahramanımız arasındaki bağlantıyı kendisi kurmuş olsa da bunun tam olarak ne olduğunu aktaramıyor bize film; evet, bir kurban kesinlikle Oļegs ama kuzunun hikâyesindekinin aksine onun kimin iyiliği için bu konuma yerleştiğini anlayamıyoruz. Aç, parasız, işsiz, bir süre sonra pasaportsuz ve çalışma izni de olmayan bir insanın medeniyetin ortasında içine düştüğü çaresiz durumun kimin iyiliği için ödenen bir bedel olduğu belli değil ve bu nedenle de nerede ise tamamen bireysel bir öyküye dönüşüyor seyrettiğimiz. İşin ilginç yanı, benzer acıları çeken başkalarını da görüyoruz ama senaryo onlara bütünsel bakmaya yeterince teşvik etmiyor seyirciyi.

Kahramanımızın kendi dilinin konuşulduğunu duyduğu için sızdığı bir yemekli etkinlikte karnını doyurmakla kalmayıp bir kadınla da yatağa uzanan bir macera yaşadığı sahne üzerinden insanların gerçek karaktere değil, imajlara düşkünlüğünü eleştiren filmde Polonyalı suçlu Andrzej (Dawid Ogrodnik) karakterinin sadist denebilecek görüntüsü hikâyeye etkileyici sahneler sağlıyor ama öte yandan Oļegs’in trajedisini ona özel kılıyor bir bakıma ki bu da yine bireysel bir öyküye işaret ediyor gereksiz bir şekilde. Görüntü yönetmeni Bogumil Godfrejów ve yönetmen Juris Kursietis’in el kamerası tercihi ve sık sık başvurdukları yakın planlar ise bu bireyselliği, kendinizi yaşananların tam göbeğinde hissetirmeyi başararak affettiriyor. Filmin en çekici yanlarından biri bu; çünkü sanki kamera önce Ghent, sonra Brüksel’de bir göçmeni, bir kaçak işçiyi tüm dramatik anları boyunca peşini hiç bırakmadan takip ediyor ve seyirciyi, onunla birlikte soktuğu mekanlardaki umarsız durumların parçası yapıyor. Bu başarıya, Valentin Novopolskij ve Dawid Ogrodnik’nin çarpıcı performanslarını da eklemek gerekiyor filmin bir diğer önemli kozu olarak. İlki özellikle yüzünde masumiyetin somutlaştığı anlarda ve çaresiz durumlarında gerçekten de bir “kurban edilen kuzu”ya dönüşüveriyor ve ne hissediyorsa karakteri, aynısını seyirciye geçirmeyi başarıyor. Uzakta olduğu kızına düşkün, aşırı öfkeli ve dengesiz bir suçlu olan karakterinde ise Ogrodnik hiç de sevilesi olmayan karakterini en azından anlamanızı sağlıyor ve onu senaryonun bazı zorlama anlarına rağmen sahici kılıyor.

21. yüzyılda köleliğin kapitalizm ve neo-liberalizm ile birlikte modern köleliğe dönüştüğü dünyadan bir hikâye bu ve sonuç bir Ken Loach eleştirisi ya da Dardenne Kardeşler realizmi kadar güçlü olmasa da kesinlikle başarılı bir çalışma. Klostrofobiyi hissettiren görselliği ile de takdiri hak ediyor kesinlikle bu yapıt.

(“Oleg” – “Olegas”)

1917 – Sam Mendes (2019)

“Bugünün iyi bir gün olacağını ummuştum. Umut tehlikeli bir şey. Şimdi böyle ama gelecek hafta komutan farklı bir mesaj gönderecek: “Şafakta hücum edin.” Bu savaş tek bir durumda biter: Geriye tek bir canlı insan kaldığında”

Tuzağa düşmelerine neden olacak bir saldırıya girişmemeleri için 1.600 kişilik bir askerî güce mesaj iletmeye çalışan iki askerin hikâyesi.

Senaryosunu Sam Mendes ve Krysty Wilson-Cairns’ın yazdığı, yönetmenliğini Mendes’ın yaptığı bir Birleşik Krallık, ABD, İspanya ve Hindistan ortak yapımı. 1. Dünya Savaşı sırasında geçen hikâyenin senaryosunda yönetmenin büyükbabası olan Alfred Mendes’in “The Autobiography Of Alfred H. Mendes, 1897-1991” adlı kitabındaki anılarından da yararlanılmış. Britanyalı iki genç askerin (Schofield rolünde George MacKay, ağabeyinin hayatı büyük tehlike altında olan 1.600 askerden biri olan Blake rolünde ise Dean-Charles Chapman var) çok tehlikeli koşullar altında bir mesajı iletmek için harcadıkları çabayı anlatan film, ilk bakışta sadece iki sürekli çekimden oluşuyor görüntüsü ile dikkat çeken (başarılı kurgu aslında çok daha fazla çekimden oluşan filmin bu görüntüsünün elde edilmesini sağlamış), görsel açıdan “büyüleyici” denebilecek bir başarıya ulaşan, hikâyesi ise sonuçta anaakım sinemanın kalıpları içinde kalan ama yine de geniş kitlelerin ilgisini kolaylıkla çekecek bir gerilim ve duygusallık içeren bir yapıt. Bir savaş hikâyesini -kesinlikle ana teması yapmasa da- savaşın karanlığını da ihmal etmeden anlatabilen film ilgiyi hak eden, teknik becerisi ile önemli ve ticarî sinemanın saygıyı hak eden örneklerinden.

6 Nisan 1917’de başlıyor hikâye ve ertesi gün sona eriyor. Sam Mendes bu hikâyeyi kahramanlarından birinin geçici baygınlığı ile birbirine kararak bağlanan iki uzun kesintisiz çekim gibi görünen teknik bir deneme ile çekmiş ve bu açıdan bakıldğında da oldukça etkileyici bir başarıya ulaşmış. Oysa düzinelerce farklı çekimlerden oluşuyor film ve kesintisiz çekimlerin en uzunu da yaklaşık 8,5 dakika uzunluğundaymış Mendes’e göre. “Görünmeyen” kurgu olarak nitelenen bir teknikle çekimler arasındaki geçişler, nesnelerden yararlanarak yaratılan bu duygu; evet, bir teknik başarıyı işaret ediyor kesinlikle ama en az bir o kadar önemli bir sonucu daha olmuş bu seçimin. Gerçek zamanlı olarak anlatılan hikâyenin gerçekçi bir görünüme sahip olmasını ve böylece iki askerin yaşadıklarını seyircinin de onlarla birlikteymiş gibi hissetmesini sağlamış Mendes ki bu da filmin en önemli kozlarından biri. Her ikisi de Oscar ödüllü iki isim, görüntü yönetmeni Roger Deakins ve kurgucu Lee Smith’in ustalıklı çalışmaları, aralarında en iyi filmin de olduğu on dalda Oscar’a aday olan ve bunların üçünü (görüntü, görsel efektler ve ses kurgusu) kazanan yapıtın başarısında önemli birer paya sahip kuşkusuz.

Güneşli bir bahar gününde çiçeklerle bezeli bir kırlık alanın görüntüsü ile açılıyor film; sonra kamera geriye çekiliyor yavaşça ve uyuyan iki askeri gösteriyor. Adları Blake ve Schofield’dır bu iki genç adamın ve komutanları Blake’i uyandırır ve bir arkadaşını da seçerek kendisini takip etmelerini ister. Zorlu bir görevdir onları bekleyen; Almanların sahte bir geri çekilme hareketi ile tuzağa düşürme planı yaptıkları 1.600 askerin hayatını kurtarmak onların elindedir sadece. İletişim hatları kesik olduğu için saldırıyı durdurma mesajını bir an önce elden götürmek zorundadırlar aralarında Blake’in abisinin de bulunduğu iki tabur askere. Kamera bu iki askeri kırda uyumakta oldukları o andan itibaren kesintisiz olarak takip etmeye başlayacak ve tehlikeli maceralarına bizi de adeta üçüncü kişi olarak katacaktır; final ise onlardan birinin baştaki kırdaki görüntüsü ile gelecektir. Çekimlerden önce 6 ay boyunca prova yapmış hikâyenin iki başrol oyuncusu çünkü Sam Mendes tüm hikâyeyi tek bir kesintisiz çekim havası verecek şekilde anlatmayı planlamıştır ve en ufak bir yanlış hareket çekimlerin başa alınmasını gerektirecektir bu seçim yüzünden. Dış ve iç çekimleri aralıksız olarak gerçekleştiren kameranın etkileyici kullanımı, gerçekçi savaş alanı tasarımları ile birleşince kendinizi Blake ve Schofield ile birlikte 1917’de Birinci Dünya Savaşı’nın ortasında buluyorsunuz. Yüzlerce figüranın kullanıldığı sahneleri, üstelik girişilen teknik oyunun altından başarı ile kalkarak, karşımıza getiren film savaşın dehşetini de (insan cesetleri, hayvan leşleri ve enkaz halindeki binalar vs.) etkileyici bir şekilde anlatmayı başarıyor.

İki başrol oyuncusunun rollerinin hakkını verdiği, senaryonun kendisine daha çok oynama fırsatı vermesi sayesinde George MacKay daha öne çıkmak üzere, kendilerini savaşın ve ölümlerin (ve hikâyeye göre bir kahramanlık / fedakârlık fırsatının) ortasında bulan iki genç adamın masumluğunu fiziklerinin de yardımı ile ustaca sergilemeyi başardığı filmde küçük rollerde de aralarında Colin Firth ve Benedict Cumberbatch’in de olduğu isimler filme renk ve heyecan katıyorlar. Dikenli tele takılıp kanayan el sahnesinde olduğu gibi zamanlamanın da ustalıkla başarılması gerektiği anlardaki fiziksel becerileri bir yana, iki genç oyuncu bir teknik organizasyon becerisinin kanıtı olarak tanımlayabileceğimiz filmin önemli kozları arasına giriyorlar. Her ikisinin sadece fiziksel değil, duygal yetkinliklerini de üst düzeyde sergilediğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Hikâye, tüm teknik ve görsel görkemden soyutlanarak düşünüldüğünde sinema değeri açısından o kadar da güçlü değil aslında. Heyecan, duygusallık, dostluk, gerilim ve gözyaşları adeta dozları özellikle ayarlanmış şekilde yerleştirilmiş bu hikâyeye; bir başka ifade ile söylersek, fazlası ile hesaplı ve tam da bir anaakım sinema örneğinden beklenecek bir yaklaşımı var ve bu da gerçek zamanlı anlatılan hikâyenin doğallığına zarar veriyor. Oysa bu hesaplılık Alman siperlerindeki sığınak içindeki patlama sahnesinde örneğin, oldukça iyi işliyor ve oradaki göz kamaştırıcı teknik başarı filmin gerçekçiliğine bırakın zarar vermeyi, önemli bir katkı sağlıyor bu konuda. Hikâyenin bir diğer sıkıntısı da iki askerin düşmanı olan Almanların üstelik de iki ayrı sahnede kaba bir “hainlik” içinde gösterilmeleri. Bu sahnelerin ilkinde hayatı kurtarılan (buradaki uçak düşmesi görüntüleri gerçekten müthiş), ikincisinde ise hayatı bağışlanan iki farklı Alman askerinin kahramanlarımızın aksine en ufak bir insanî duygudan yoksun çizilmeleri klasik sinemanın şematik yaklaşımını hatırlatıyor ve modern bir filme yakışmıyor. Buna karşılık film, genellikle birkaç diyalogla sınırlı kalsa da, bir savaş eleştirisini de aktarmayı başarmış bu senaryo ile ve örneğin nehirdeki cesetler ile savaşın temelde bir toplu cinayetten öte bir şey olmadığını da net bir şekilde dile getiriyor. Bu yaklaşımın filmi kesinlikle anti-militarist sınıfına sokmaya yetmeyeceğini de aynı netlikte söylemek gerekiyor ne var ki. Bu konuda son bir not olarak; “1917”nin filme isim olarak seçilmesindeki tuhaflığı da dikkat çekmekte yarar var. Hikâye, evet o yıl geçiyor ama filme isim olarak seçilmesini gerektiren bir durum yok ortada ve 1917’te atfedilecek bir önem varsa tarihte, o da bu hikâyeye değil, Sovyet devrimine ait olmalı kuşkusuz!

Thomas Newman’ın gerilimi hep hissettiren notalarla oluşturduğu müziğin hayli yakıştığı filmin gerçek yıldızı usta görüntü yönetmeni Roger Deakins olsa gerek. Teknik beceri üzerine kurulu ve zamanlamanın temel bir önem sahip olduğu filmde gece vakti yanan binalar, yıkıntılar üzerinde adeta dans eden ışıklar gibi görüntüleri yaratabilmek kesinlikle yaratıcı ve işinde usta bir sanatçı gerektiriyor çünkü ve Deakins de bu sıfatları tamamen hak eden bir görüntü uzmanı. Hikâyesinin yeterince derin olmamasını teknik ustalıkla örtmeye çalışan ve bir modern sinema örneği olarak sadece anlattığının heyecanına kapılıp, gösterdiğinin arka planı ve eleştirisini yapmakla hiç ilgilenmemesi ile de hayal kırıklığı yaratan film ilgiyi hak ediyor yine de.

Gılgamış Destanı

Dünya tarihinde bugüne kadar saptanan en eski edebiyat metni olduğu kabul edilen epik şiir. Aynı zamanda, Mısır’da piramitlerin iç duvarlarına yazaılanlardan sonraki en eski ikinci dinsel metin olduğu da kabul gören destanın milattan önce 2100 ile 1200 yılları arasında yazıldığı düşünülüyor ve farklı dillerde farklı versiyonları da bulunuyor. Çivi yazısı ile oluşturulan metinlerle ilgili tabletler 1850’li yıllarda keşfedilmiş ilk kez ve eski kültürlerdeki yaygınlığını gösterecek şekilde, farklı eski dillerde yazılmış versiyonları da keşfedilmiş daha sonra. Uruk adlı Sümer şehrinin kralı olduğu kabul edilen Gılgamış’ı anlatan bu destan Türkçeye ilk kez 1942’de arkeolog ve müzeci Muzaffer Ramazanoğlu tarafından çevrilmiş. Onun kaynağı ise Nazi Almanya’sından Türkiye’ye gelen bilim adamlarından biri olan Alman Benno Landsberger’in Almanca çevirisi olmuş. Hasan Âli Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı döneminde “Dünya Klasikleri” başlığı ile pek çok klasik dilimize kazandırılmış ve bir nesil bu kitapların önemli bir katkı sağladığı aydınlanma süreci içinde yetişme şansı bulmuştu. Destanın bu bağlamdaki bir diğer önemi de Anadolu’nun veya ona yakın coğrafyaların halklarının kültürlerinin ürünü olması ve bu nedenle yaşadığımız toprakları daha iyi tanımak açısından da bir değer taşıması.

Kitabın başında Muzaffer Ramazanoğlu’nun çeviri ile ilgili notlarını içeren önsöz ve Benno Landsberger’in “Babillilerin ulusal destanı” olarak tanımladığı Gılgamış destanı ile ilgili aydınlatıcı açıklamalarının yer aldığı bir giriş yazısı var. Destanın önemli bölümlerinin eksikliğinden (tabletlerin bazı bölümlerinin kırılmış / kayıp olması ya da silinmiş olması nedeni ile) bahseden Landsberger metnin oluşumunu üç gelişme devresi altında açıklıyor: “Sümerce yazma” (Milattan önce 2000), “Eski Babil yazması” (M.Ö. 1800 yılları) ve destanın son bölümü (Tahminen M.Ö. 1250). Destanın önemini yaratan unsurlar, içeriği ve olaylarda karşımıza çıkan zengin karakterleri hakkında değerli bilgiler veriyor Landsberger ve destanı sıradan bir epik şiir olmanın çok ötesine taşıyan biçim ve içeriği ile ilgili özelliklerinden bahsediyor. Ayrıca kitabın sonunda metindeki karakterler, nesneler ve olaylarla ilgili kısa açıklamalara da yer verilmiş ki destanı okurken okuyucuya oldukça yardımcı oluyor bu notlar.

“Üçte iki tanrı, üçte bir insan” olan Gılgamış’ın metindeki maceraları epik bir şiirde ve destanda bulmayı tahmin edebileceğiniz olaylarla dolu. Tanrılarla iş birliği veya çatışmalar, savaşılan korkunç yaratıklar, Nuh Tufanı, sonsuz yaşamın peşine düşülmesi ve sıkı bir dostluk… Landsberger’in normalde 11 tabletten oluştuğunu (12. tabletin destanla ilgisi olmayan ve ilk olarak Sümercede yazıldığı düşünülen bir metin olduğunu yazmış Landsberger) söylediği destanda bugün Irak sınırları içinde kalan bir bölgede yer alan şehir devleti Uruk’un kralının başından geçenler bir destana yakışacak görkeme sahipler. Önce Gılgamış ile Tanrıların halkına kötü davranan Gılgamış’ı durdurmak için yarattığı Engidu’nun karşılaşması ve sonra dost olmaları anlatılıyor. Bu macerada Engidu’nun “uygar” bir insan olması bir fahişe ile birlikteliği ile de ilişkilendirilirken, cinselliğin bu en eski edebî metinde de yerini hiç de önemsiz olmayan bir şekilde almış olması ilginç bir özellik olarak dikkat çekiyor. Daha sonra bu iki dost Sedir Ormanı’nın koruyucusu Humbaba ile savaşarak onu alt ediyorlar ve Tanrıça İştar’ın, kendisi ile “yakınlaşmayı” ret eden Gılgamış’ı cezalandırmak için üzerlerine gönderdiği Gök Boğası’nı öldürmeyi de başarıyorlar. Bunun üzerine tanrılar Enkidu’yu cezalandırıyor ve ölümüne neden oluyorlar. Bu kayıptan çok etkilenen Gılgamış sonsuz yaşamı bulmanın peşine düşüyor ama tanrıların insanı yaratırken ölümü ona, ölümsüzlüğü ise kendilerine ayırdığını anlıyor. Sonrasında ise Nuh’un Tufanı anlatılıyor metinde.

Gılgamış Destanı özellikle 1. Dünya Savaşı’ndan sonra modern toplumların hayatına giriyor tekrar ve 2. Dünya Savaş’ından sonra da pek çok farklı alanda ilham kaynağı oluyor sanatçılara. Edebiyattan müziğe tiyatrodan görsel sanatlara pek çok farklı daldaki sanatçı bu destanı doğrudan ya da dolaylı olarak yorumlamış, yeniden yaratmış ve çıkış noktası olarak alıp, yeni eserler yaratmışlar.Sizi insanın aslında hep aynı hikâye(y)(ler)i anlattığına bir kez daha ikna edecek olan kitap, yaşadığımız coğrafyaları ve etkilendiği kültürleri, kültürlerin birbirlerinden etkilendiğini ve insanlık kültüründeki her atılan adımın kendinden öncekilerin üzerinde yükseldiğini anlamanıza da yardımcı olacak bir eser.