Martin Eden – Pietro Marcello (2019)

“Dünya benden daha güçlü. Onun gücüne karşı bir başımayım, azımsanacak bir başarı değil bu. Ona boyun eğmediğim sürece ben de güçlüyüm. Ona karşı kelimelerimin kudreti olduğu sürece gücümden korksunlar. Zindanları kuranlar kendilerini özgürlüğü kuranlar kadar iyi ifade edemezler”

Kendi kendini yetiştiren bir proleter adamın yazar olabilmek için verdiği mücadelenin ve bu mücadelenin sonuçları ile yüz yüze kaldığında yaşadıklarının hikâyesi.

Jack London’ın aynı adlı romanından uyarladıkları senaryosunu Pietro Marcello ve Maurizio Braucci’nin yazdığı, yönetmenliğini Marcello’nun yaptığı bir İtalya ve Fransa ortak yapımı. Filme adını veren karakteri canlandıran Luca Marinelli’nin Venedik’te ödül kazanan güçlü bir performans sunduğu film London’ın romanında 20. Yüzyıl’ın başlarında ABD’de, California’nın Oakland şehrinde geçen hikâyeyi İtalya’nın Napoli şehrine ve kesin bir tarih söylemeyi zorlaştıran unsurlar olsa da, Birinci Dünya Savaşı’nın sonrasındaki zamanlara taşıyan ilginç bir çalışma. London’ın otobiyografik öğeleri olan romanının kahramanının yazar olmak ve sınıf atlamak hayalinin sonuçlarını; sınıf atladıktan sonra öykünün temposu ve çekiciliği biraz azalsa da, çekici bir şekilde anlatıyor Marcello. Kendisini, yaşamının ilerleyen yıllarında bir parça uzaklaşsa da, sosyalist olarak tanımlayan London’ın sağladığı materyali senaryo özellikle son bölümlerde yeteri kadar iyi değerlendirememiş olsa da, günümüzde çekilen bir filmde sosyalizm, liberalizm, grev, evrim, sendika ve burjuva gibi sözcükleri duymanın ne kadar az bulunur bir durum olduğunu hatırlamanın bile önemli kıldığı yapıt, sınıf mücadelesi meselesini hak ettiği şekilde işlemeyi başaran önemli bir çalışma kesinlikle.

London’ın romanı 1908 Eylül ayından başlayarak 1 yıl boyunca The Pacific Monthly adlı dergide bölümler hâlinde yayımlanmış olsa da, okuyucunun karşısına kitap olarak 1909’da çıkmış ilk kez. Romanın kahramanı Martin Eden’in, yazarın sosyalizmin yanında duruşunun aksine, bu ideolojiyi ret etmesi ve bireyciliği benimsemesi zamanında şaşırtmış okurları ama London ABD’li yazar Upton Sinclair’e amacının “bireyciliğe saldırmak olduğunu ama bunu herhalde başaramadığını çünkü hiçbir eleştirmenin bunu göremediğini” söylemiş. Marcello ve Braucci’nin senaryosu da bu “belirsizliği” koruyor aslında ve bir tarafta durduğunu göstermiyor hiç; dolayısı ile Martin Eden karakterinin fikirlerini ve savunduklarını, London’ın kendi inançları ve Sinclair’e yazdığı notla birlikte değerlendirmekte yarar var. Yapıtları sinema için de güçlü bir esin kaynağı olan London’ın bu romanı da, Pietro Marcello’nun filminden önce ve sonra da beyazperdeye ve televizyona uyarlandı farklı dönemlerde: Hobart Bosworth’un ABD yapımı, 1914 tarihli ve aynı isimli sessiz filmi, Sidney Salkow’un yönettiği 1942 ABD yapımı “The Adventures of Martin Eden” ve Jay Craven’ın yönettiği, 2020 tarihli “Martin Eden adlı yapıtı romanın sinemadaki diğer uyarlamaları oldu bugüne kadar. Jean-Louis Muller 1972’de Fransa televizyonu için, Sergey Evlakhishvili ise 1976’da Sovyet televizyonu için çektikleri filmlerle, Giacomo Battiato ise 1979’da İtalya ve Almanya yapımı olarak çektiği dizi ile romanı televizyon seyircisinin de karşısına getirdiler. Pietro Marcello bu uyarlamalardan en çok Sovyetler Birliği yapımı televizyon filmini beğendiğini söylemiş ve oyuncuların performanslarının yanında, Evlakhishvili’nin kendisine yakın bulduğu yönetmenlik çalışmasını övmüş.

İlkokulu son sınıfında ailesinin yoksulluğu yüzünden terk etmek zorunda kalan, yazar olma hayalini hep koruyan ve gemilerde çalışan Napolili bir genç adam Martin Eden (Luca Marinelli). Bu hayali gerçekleşirse, bir burjuva ailesinin âşık olduğu genç kızına kavuşmak ve sınıf atlamanın da yolunu açacaktır ona; ne var ki yayınevlerinin eserlerini sürekli geri çevirmesi ve yoksulluğu umutlarını gittikçe kaybetmesine neden olacaktır. Bir gün talihi döndüğünde keşfettikleri ve yüzleştikleri ise onu hiç de mutlu etmeyecektir. İşte bu hikâyeyi sınıf meselesini hep akılda tutan ve politik boyutu ihmal etmeyen bir senaryo ile anlatıyor film. Film boyunca zaman zaman da karşımıza çıkacak arşiv görüntülerinin ilki olan ve açılışta karşımızda çıkan, ellerinde bayraklarla pencerelerinden sarktıkları trenle yolculuk eden işçiler (trenin önüne iliştirilmiş “1 Mayıs” ifadesi bu yolcuların, bayramlarını kutlamaya giden işçiler olduğunu anlamamızı sağlıyor), kürsüde ateşli bir konuşma yapan bir adam (merak edenler için bu kişinin İtalyan anarko-komünist Errico Malatesta olduğunu belirtelim) ve büyük kalabalıklar filmin politik boyutunu daha başta hissettiriyor bize ve bu boyutu diyaloglara da sık sık yansıyacak şekilde ön planda tutuyor hep.

Martin Eden’in bir birey olarak karakterini; mücadeleciliği, girişkenliği, hakkını aramaktan ve almaktan hiç geri durmaması ve sürekli okuma ve öğrenme iştahını örneğin, yeterince açık bir biçimde sergiliyor film farklı sahnelerle ve onun bir yazar olma sürecinde yaşadıklarını daha iyi ve yakından anlamamızı sağlıyor. Cesaretinin ve yardımseverliğinin yarattığı bir tesadüfle içine girdiği burjuva aile ve âşık olacağı Elena (Jessica Cressy) ile olan ilişkisinde de kendisini gösteren açık sözlülüğünü (“Okuyorum; sizin gibi olmak, sizin gibi konuşmak istiyorum”) hep koruyan Martin’in yaşadıkları ve onun bir yazar olarak geçirdiği gelişim süreci hikâyenin odak noktalarını oluştururken, Luca Marinelli mükemmel performansı ile bu karakteri daha da çekici kılıyor. Güçlü fiziğini ve nüanslarla dolu oyunculuğunu Martin Eden’in emrnine veren Marinelli’nin çekiciliğine kapılmamak imkânsız ve tam da bu nedenle karakterinin sosyalizmi dışlayan ve bireyciliği öne çıkaran fikirlerine karşı uyanık olmak gerekiyor! Kahramanımızın fikirlerini en çok etkileyen ise İngiliz bilimadamı Herbert Spencer oluyor. Darwin’in evrim kuramındaki “doğal seçilim”i açıklamak için kullanılan “En güçlünün (içinde bulunduğu çevreye uyum sağlama yeteneği en yüksek olan anlamında) hayatta kalması” ifadesinin yaratıcısı olan bu bilimadamının eserlerini (“The Principles of Psychology” gibi) okurken ve fikirlerini söylemlerinin dayanak noktası olarak kullanırken görüyoruz onu sık sık. “Doymak bilmez bir şekilde” sürekli okuyan ve zaten kısıtlı olan tüm parasını ikinci el kitaplara yatıran genç adamın okudukları sadece bilimsel eserlerle sınırlı değil elbette; Baudelaire’in “Les Fleurs du Mal” (Kötülük Çiçekleri) adlı şiir kitabı başta olmak üzere farklı eserleri adeta yutarken izliyoruz genç adamı. Onun kendi kendini eğitme çabasının, Elena’nın önerisi ve ısrarı ile dönmeye çalıştığı resmî eğitimin ezberci yapısına takıldığı hayli hüzünlü bir sahne de var filmde ki bu bölümü de sınıfsal bir bağlamda değerlendirmek mümkün.

Pietro Marcello zaman zaman bir televizyon estetiğine yaklaşsa da, çekici bir sinema dili kullanmış filminde. Araya giren gerçek görüntüler; düşlerin, hayallerin veya anıların görüntüleri; kameraya konuşan bir karakter gibi farklı görsel araçlara başvuruyor yönetmen ama bunları hep dozunda tutarak klasik sinemadan çok da uzaklaşmamaya dikkat ediyor ve görüntü yönetmenleri Alessandro Abate ve Francesco Di Giacomo’nun özellikle bu sahnelerde stil değiştirerek farklılaşan çalışmalarından kayda değer bir destek alıyor.

Liberallerin sosyalistlik suçlamasını ret eden (“Ben sosyalist değilim!”), onları tekelleşme ve piyasa düzenlemeleri ile ilgili yasalar nedeni ile yeterince bireyci bulmayan Eden’in sosyalistlerle olan tartışmaları ise Herbert Spencer’ın fikirlerinin izlerini taşıyor. Örneğin evrim teorisi ile ilgili tartışmada, Eden sosyalistleri öfkelendiren (“Biz sosyalistler evrim yasasını ret etmiyoruz ki! Biz bu yasanın en büyük düşmanımız olan bireyciliğe indirgenmesine karşıyız”) bir şekilde evrimi sosyal alana da taşıyor. Hikâyenin sınıf meselesi ile olan ilişkisi ise daha çok Elena ve onun ailesi ile olan ilişkilerine tanık olduğumuz sahnelerde ortaya çıkıyor. Bu ailenin şirketinde muhasebeci olarak çalışan ve Elena’nın Eden’e yazarlığı bırakıp, “para kazandıracak” bir iş sahibi olması için örnek göstediği adamın “Ben de bir zamanlar yoksuldum” cümlesi kahramanımızın burjuva sınıfına atlayabilmesi için sahip olması gerekeni vurguluyor. Eden’in, içine girmeye çalıştığı sınıfın dejenere hâlini gözlemesine rağmen (Grevin neden olduğu yiyecek sıkıntısının eleştirildiği yemek sahnesinde olduğu gibi) yoluna devam etmesi belki hikâyenin yeterince ikna edici ve güçlü olamayan “ün ve paradan” sonra bölümünde yaşananların da açıklaması olarak görülebilir.

Kendin ile yüzleşme ve hayal edilenle gerçekte olanın tabana tabana zıt olduğunu keşfetme hâlinin damgasını bastığı güçlü ve etkileyici final sahnesi bir kenara bırakılırsa, senaryo Eden’in başarıya ve onun uzantısı olarak da paraya kavuştuktan sonra yaşadıklarını anlattığı bölümlerde irtifa kaybediyor ne yazık ki; zaman zaman farklı bir film seyrettiğiniz duygusunu bile yaşayabilirsiniz bu bölümlerde. “Dekadans” yaşamına giden yol yeterince ikna edemiyor bizi ve bu nedenle, Eden’in kendi sınıfından Margherita (Denise Sardisco) ile olan ilişkisi ve bu genç kadının trajedisi de havada kalıyor. Martin Eden’in entelektüel Russ Brissenden (Jack London’ın, arkadaşı da olan Amerikalı yazar George Sterling’den esinlenerek yarattığı karakteri deneyimli ve usta oyuncu Carlo Cecchi canlandırmış) ve kendisini zor zamanlarında yanına kiracı olarak alan Maria (Carmen Pommella) adındaki kadın ile ilişkileri ise hem daha derli toplu çıkıyor karşımıza hem de kahramanımızın dönüşüm ve mücadele öyküleri içinde daha anlamlı bir yere oturuyor.

Marco Messina, Sacha Ricci ve Paolo Marzocchi’nin imzasını taşıyan ve piyanonun hüzünlü ve zaman zaman da güçlü notalarının dikkat çektiği, hayli başarılı orijinal müziklerin (hem eski hem de modern bir havası var bu müziklerin) yanında filmin ayrıca zengin bir soundtrack’i de var. Klasik müzikten (Bach, Debussy) popüler müziğe (Daniele Pace, Joe Dassin) uzanan şarkıların seçimi ve hikâyenin doğal parçası yapılabilmesi filmi zenginleştirmiş kesinlikle. Sinemaya kısa filmlerle başlayan ve çarpıcı belgesellerle (özellikle 2010 tarihli “La Bocca del Lupo” mutlaka görülmesi gereken bir çalışma) devam eden Pietro Marcello filmdeki arşiv görüntülerinin bulunması ve seçilmesi için çalışan Alessia Petitto’nun çalışmasının filmine önemli bir katkı sağladığını söylemiş ve yapıtında belgeselci bakışından da yararlandığını belirtmiş. Son bir söz olarak, senaryonun son bölümlerde aksamasının ve karakterini inandırıcılıktan uzaklaştımasının bile üzerini örtmeyi başaran Luca Marinelli’nin performansının filmi, tek başına görmeye değer kıldığını ve bundan sonra bir başkasını Martin Eden olarak hayal etmeyi imkânsız kıldığını ekleyelim.

Kardeşler – James Joyce

İrlandalı yazar James Joyce’un 1914’te yayımlanan ve on beş öykünün yer aldığı “Dubliners” adlı kitabından seçilen altı hikâyeden oluşan bir kitap. Joyce’un dilimizdeki bu ilk kitabını 1965’te yayımlayan, yazar ve şair Şükran Kurdakul’un 1958’de kurduğu Ataç Kitabevi olmuş ve eserin İrlandalı sanatçı ile ilgili ülkemizdeki “önemli bir boşluğu dolduracağı” belirtilmiş tanıtımda. Hemen 1 yıl sonra, 1966’da ve Murat Belge’nin çevirisi ile “Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portesi” (A Portrait of the Artist as a Young Man, 1916) yayımlanmış dilimizde. 20. yüzyılın en büyük edebiyatçılarından biri olan Joyce’un 15 öyküsünden altısını seçerek, “kısmen” okuyucunun karşısına çıkarmak elbette doğru görünmüyor ama yine de onu Türk okuyucu ile ilk kez tanıştırmak gibi önemli bir işlevi olmuş kitabın. 20. yüzyılın başlarında Dublin’in orta sınıfından insanları konu edinen ve eserini onlara ve yaşamlarına tutulan bir ayna olarak gören Joyce’un öyküleri yalın ve modern dilleri, karakterlerinin kendi küçük dünyalarında bir “aydınlanma” ânını anlatan içerikleri ve “paralize” olmuş insanları özgün anlatımı ile kesinlikle okunması gereken çalışmalar.

Batı edebiyatı tarihinin tartışmasız en büyük isimlerinden biriydi James Joyce ve “Dubliners” onun okuyucu ile buluşan ilk eseriydi ama bu buluşma, eserin tamamlandığı 1905’ten dokuz yıl sonra, 1914’te gerçekleşebilmişti ancak; 15 farklı yayınevine 18 kez başvurmuştu Joyce bu eserinin basılı hâlini görene kadar. Farklı karakterleri içerse de, kitaptaki öyküler bir kronolojik sıra (çocukluktan ölüme) takip ediyordu; Ataç Kitabevi’nin baskısı için seçilen altı öykü sıralanırken ise, kitaptaki bu kronoloji gözetilmemiş. Joyce’un öykülerini yazdığı dönem, İngiliz egemenliğine karşı ve İrlanda’nın birleşik tek bir ülke olmasını amaç edinen İrlanda milliyetçiliğinin yoğun bir şekilde gündemde olduğu bir zamana denk geliyor ve bunun da etkisi ile bir kimlik meselesi kendisini alttan alta hissettirmiş hikâyelerde; belki de aynı bağlamda değerlendirilmesi gereken bir arayış teması da sık sık karşımıza çıkıyor eserlerde. Yetişkinliğinin önemli bir kısmı ne Dublin’de ne de hatta İrlanda’da geçen James Joyce’un, yapıtlarını Dublin odaklı yazmasının örneklerinden biri olan kitap, yazarın tüm eserleri gibi her edebiyatseverin mutlaka ilgi göstermesi gereken bir çalışma elbette. Meraklısı için, ”Dubliners”daki öykülerin bazılarındaki karakterlerin, yazarın modern edebiyatın başyapıtlarından biri kabul edilen “Ulysses” adlı romanında da (1922), okuyucunun karşısına çıktığını belirtelim bu arada. İlginç bir başka not ise, BBC’nin radyo uyarlamalarını da yaptığı kitaptaki öykülerin, İrlandalı müzik grubu Hibsen’in 2023 yılında çıkardığı “The Stern Task of Living” adlı albümü ile tek tek “şarkılaştırılmış” olması.

Ataç Kitabevi’nin 6 öykü içeren baskısındaki ilk eser (orijinal kitapta 8. sırada yer alıyor) “Bir Küçük Bulut” (“A Little Cloud”) adını taşıyor. Londra’ya taşınarak gazeteci olan ve kendisininki ile kıyasladığında başarı ile dolu olan ve heyecanlı bir bekâr yaşam süren arkadaşı ile buluşan Little Chandler adındaki bir adamı getiriyor karşımıza bu öykü. Arkadaşının aksine evli ve çocuklu olan ve gerçekleşmemiş şiir kitabı yazma hayalinden de uzak düşen Chandler, yine arkadaşının aksine Dublin’i terk edememiştir ve üstelik kendisini ondan “soy bakımından da, öğrenim bakımından da” üstte görmektedir. Joyce, Chandler ile arkadaşının kısa ve tekrarı da zor görünen buluşmaları sırasında, ilkinin hissettiklerini ve gittikçe artan gerilimini ve mutsuzluğunu güçlü bir biçimde geçiriyor bize. Son bölümde Chandler’ın eşi ve çocuğu ile yaşadıkları üzerinden onun teslimiyetini hüzünlü bir şekilde resmeden Joyce’un bu öyküsünde diğerleri gibi “bir şey olmuyor”. “Başarılı olmak için -Dublin’den- gitmek gerektiği” düşüncesi ile baş başa kalan Chandler’ın öyküsü “pişmanlık yaşları doldu gözlerine” ifadesi ile biterken, karakterinin paralize olmuş ruh hâlini etkileyici bir şekilde resmediyor. Öykünün kahramanın değil ama, onun öykündüğü gazeteci arkadaşının adı (Ignatius Gallaher) “Ulysses” adlı romanda da anılıyor.

İkinci öykü olan ve orijinal baskıda 7. sırada yer alan “Aile Pansiyonu” (“The Boarding House”) pansiyon işleten Bayan Mooney’in, kızı ile kiracılarından biri olan Bay Doran arasındaki ilişkiyi öğrenmesi üzerine hazırladığı planı anlatıyor. Karakterlerinden Bay Doran’ın yanı sıra, Bayan Mooney’in iki çocuğunun (Doran ile ilişki kuran Polly adlı kız ile Jack adlı oğlan) “Ulysses”de de yer aldığı öykü, “gençliğindeki çılgınlıkları” geride bırakmış ve “yılın onda dokuzunda düzgün bir hayat süren” Doran’ın içine düştüğü ve kaçamayacağı durum karşısındaki hislerini, Polly’nin umutlarını ve annenin planını, tıpkı ilk öyküde olduğu gibi “bir şey olmadan” anlatıyor bize. Yaşanan sorunun çözümünün “olması gereken” olması, Polly’nin zaten aksini beklememesi, Dolan’ın ise kaçamayacak olması (“Çatıdan çıkıp gitmek, sıkıntılarının bir daha hiç sözü edilmeyeceği yepyeni bir ülkeye doğru uçmak isterdi ama bir güç…”) yine bir paralize olma durumuna işaret ediyor kuşkusuz. Hissedilen bir hüzün ve çıkışsızlık bu hikâyede de var ama bu kez daha kolay kabullenilen bir durum buradaki.

Joyce’un “Dubliners”daki en sevdiği öykülerden biri olduğunu söylediği “İki Çapkın” (orijinal kitapta 6. sırada yer alan “Two Gallants”) hayatta bir yere gelememiş, yaşamlarını başkalarını, özellikle de kadınları kullanarak/sömürerek sürdüren iki arkadaşı anlatıyor. Joyce’un çok kısa bir bölümü (birkaç sözcük aslında) çıkarmasına neden olan “müstehcenlik” yorumuna maruz kalan bu öykü de, sondaki “zafer”in daha da ironik kıldığı bir “hiçbir şey” olmama durumuna sahip. Her ikisi de “Ulysses”de de hayat bulacak olan Lenehan ve Corley adlı karakterlerin öyküsü modern bir dil ile gerçekçilik ve natüralizmi bir araya getiren güçlü bir yapıt. İki adamın haince olarak nitelendirilebilecek davranışlarının toplumun onlara, daha doğrusu ait oldukları orta ve alt sınıflara ihanetleri ile bağlantılı olduğunu ima eden Joyce’un, İrlanda’da sıkça kullanılan bir politik sembol olan bir müzik aletini, arpı öykünün parçası yapması önemli. Öyküdeki resmediliş şekli (“… yarı beline kadar inmiş örtüsünden habersiz; yabancıların gözlerinden de, ustasının ellerinden de bezmiş görünüyordu”), İrlanda’nın bu ulusal sembolünü kötü muameleye uğramış bir kadın gibi gösterirken, belki de onu öykünün teması olarak görülebilecek ihanete uğrama ve yozlaşmanın bir metaforu olarak kullanıyor. İrlandalı sinemacı Carl Finnegan’ın 2014’te öyküyü aynı isimle bir kısa film olarak uyarladığını da belirtelim bu arada.

Dördüncü (orijinalde üçüncü) öykü olan “Araby” kahramanının ağzından anlatılıyor önceki üç öykünün aksine. Arkadaşının kız kardeşine âşık olan bir oğlanın (“ama bedenim bir arp gibiydi. Onun sözleri ve hareketleri de bu arpın telleri üzerinde dolaşan parmaklar”) ona hediye almak için gittiği Araby adlı pazar yerine seyahatini ve orada “olan”ı anlatıyor öykü temel olarak. Hikâyenin finalini düşündüğümüzde, pazar yerinin adının Araby olması önemli; çünkü oğlana orada egzotik, çekici ve farklı bir hediye bulabileceğini düşündüren bir isim bu ve hayal edilenle gerçekte olanın çelişmesini, sonuçsuz ya da sonucu olamayacak bir arayışı hatırlatıyor “Dubliners”daki diğer bazı öyküler gibi. Kitapta yer alan dinsel imalar ve göndermeler üzerinden İrlanda Kilisesi’nin “başarısızlığı”nı anlattığı da ileri sürülen öykü, kahramanının “sıkıntıdan, öfkeden yanan gözleri” ile biterken; evet, yine “bir şey olmuyor”. Joyce’un bu hikâyesi edebiyattan müziğe ve sinemaya farklı eserlere esin kaynağı da olmuş. John Updike’ın 1961 tarihli kısa hikâyesi “A&P”, Amerikalı müzik grubu The Reivers’ın 1985 tarihli albümü “Translate Slowly”nin açılış şarkısı ve Dennis Courtney’in 1999 yapımı kısa filmi “Araby” Joyce’un bu etkileyici hikâyesinden yola çıkılarak yaratılmış örneğin.

Beşinci öykü olan “Üzücü Bir Olay” (orijinal eserde 11. sırada yer alan “A Painful Case”) arkadaşlık kurduğu evli ve çocuklu bir kadının kendisine gösterdiği romantik yakınlaşmayı ters bir şekilde geri çeviren bir adamın neden olduklarını anlatıyor. Kadın karakter olan Bayan Minico’nun Ulysses” romanında da karşımıza çıktığı öykü için, James Joyce’un kardeşi Stanislaus Joyce, kendisinin on sekiz yaşındayken tanıştığı genç bir kadınla olan iki buluşması hakkında günlüğüne yazdıklarından yola çıktığını belirtmiş ağabeyinin. Öykünün başkarakteri olan James Duffy içinse şu iki tahmini yapmış: “Ağabeyimin hayal ettiği benim orta yaş hâlim” veya “eğer Dublin’de kalsaydı kendisinin olacağı banka memuru” (James Joyce’un kısa bir süre Roma’da bir bankada memur olarak çalıştığını hatırlayalım). Ret ederek ve bunu yapma şekli ile bir kadını yalnızlığa ve trajediye mahkûm eden adamın, bu eyleminden dört yıl sonra kendisini sorgulaması ama sonra kendi normaline, yalnızlığına dönmesinin hikâyesi olan eserde James’in karaladığı bir not (“Erkeğin erkeğe aşkı imkânsızdır, çünkü aralarında cinsel bağıntı olmaması gerekir; erkeğin kadınla dostluğu da imkânsızdır, çünkü aralarında cinsel bağıntı olması gerekir”) bu yalnızlığın kaçınılmazlığını gösteriyor adeta ve öyküye karanlık bir hava katıyor.

Son öykü olan “Kardeşler” (Orijinal baskıda ilk öykü olan “The Sisters”) arkadaşı olan bir rahibin ölümü üzerine yaşadıklarını anlatıyor genç bir oğlanın ağzından. Yazarın basılan ilk eseri olan öykü, Joyce’un kendi tanımına göre “detaylı bir zalimlik” tarzında yazılmış; sadece görülen ve duyulanın anlatımı ile yetinilmiş ve Joyce’un kiliseye zarif bir eleştirisinin aracı olmuş. Rahibin kilise ayinlerinde kullanılan kadehi düşürmesi ama bu kadehin “içinin boş olması”; bir başka ifade ile söylersek, Katolik inancının aksine, şarabın İsa’nın kanına dönüşmesinin gerçekleşmemiş olması ve ölü evinde başta nazik ve geleneksel cümlelerle anılan rahibin yavaş yavaş kötü alışkanlıklarının anılmaya başlanması, bu karakter üzerinden kilise kurumuna olumsuz bir bakışı hatırlatıyor. Matthew James Eberle tarafından 2017’de aynı isimle ve bir kısa film olarak sinemaya da uyarlanan öykü oğlanın ölü evinde duydukları ve kendi yaşadıklarını yeniden düşünmesi üzerinden inanç (ve kaybını) ve yeni bir arayışı ima ediyor okuyucuya.

İrlanda’da 1998’de yayın hayatına başlayan “Stinging Fly” adlı edebiyat dergisinin editörü Thomas Morris, Joyce’un eserinin yayımlanmasının 100. yılında 15 İrlandalı yazarı, tıpkı bir şarkının cover’lanması gibi, Dubliners’daki öyküleri yeniden yazmaya davet etmiş. Yazarların orjinaline ne kadar sadık kalacakları konusunda tamamen serbest bırakıldıkları bu öyküler “Dubliners 100” adlı kitapta toplanmış ve bekleneceği gibi bu yeni versiyonlar hem olumlu hem olumsuz eleştirilerle karşılanmış. The Guardian gazetesinin edebiyat eleştirmeni de olan yazar Chris Power, James Joyce’un bu yeni versiyonlardan en çok, Evelyn Conlon’ın imzasını taşıyan “İki Çapkın”ı beğeneceğini tahmin etmiş. Bu “yeniden yazma” eyleminin sadece “Dubliners”ın değil, Joyce’un da İrlanda için önemini vurguladığı kitaptan seçilen altı öykü keyifle okunan yapıtlar ve geri kalan dokuz öyküyü de bir an önce okuma arzusu yaratıyorlar kesinlikle.

(“Dubliners”)

Tabu – Miguel Gomes (2012)

“Ne kocam ne doğacak çocuğum ne de Tanrı, geçirdiğimiz anları düşününce bende en ufak bir pişmanlığa sebep oluyor”

Yaşlı bir kadının ölümünden önceki son isteğini yerine getirmek isteyen komşusunun, kadının 1960’lardaki bir Portekiz kolonisine uzanan yaşamındaki sırları ve trajedileri öğrenmesinin hikâyesi.

Senaryosunu Miguel Gomes ve Mariana Ricardo’nun yazdığı, yönetmenliğini Gomes’in yaptığı bir Portekiz, Almanya, Brezilya, Fransa ve İspanya ortak yapımı. Pek çok ödülün yanında, Berlin’de sinema yazarlarının belirlediği FIPRESCI ve sinema sanatına yeni perspektifler getiren filmlere verilen Alfred Bauer ödüllerini kazanan yapıt, sinema sanatında yaratıcılığın sınırsızlığının kanıtı olarak gösterilebilecek, özgün atmosferi ve klasik (sessiz sinema dönemine kadar geriye uzanacak kadar) ile modern sinemayı bir araya getirme başarısına sahip ve temelde sadece bir yasak aşk hikâyesi anlatsa da, bunu gerçek ile düşselliğin karıştığı bir dil ile farklı kılan ve taze bir nefes yaratan bir çalışma.

Gomes filmin adını sessiz sinema döneminin en önemli yönetmenlerinden biri olan Alman Friedrich Wilhelm Murnau’nun, 42 yaşındaki ölümünden 1 hafta sonra gösterime giren son filmi “Tabu: A Story of the South Seas”den (kısaca “Tabu” ismi ile biliniyor daha çok) esinlenerek koymuş. Murnau’un 1931 tarihli filmi gösterime senkronize müzik ve ses efektleri ile çıkarılsa da, diyaloglar açısından sessiz bir filmdi ve Gomes’in kendi filmi de zaman zaman ya tamamen sessiz olarak ya da ortam sesleri dışında oyuncuların seslerini duyurmayarak, görsel açıdan da sessiz sinemaya selam gönderen bir çalışma. Siyah-beyaz çekilmesi, 1920 sonlarından 1940 sonlarına kadar sinemaya hâkim olan ve “akademik oran” ismi ile anılan 1.37:1 çerçeve oranı tercihi ve öykünün klasik sinemanın dramlarına benzerliği, Gomes’in referanslarının oldukça tutarlı ve çekici bir nostalji duygusu yaratmayı başarmasını sağlıyor. Bir yandan bu denli klasik görünen bir yapıtın aynı anda çok taze ve modern bir hava yakalaması ise Gomes’in çaşlışmasını daha da değerli kılıyor. Hikâye boyunca zaman zaman adı geçen Tabu dağının (öykünün kadın kahramanının sahip olduğu çiftlik bu dağın eteğinde yer alıyor) gerçekte olmaması ama trajik yasak aşk öyküsünün geçtiği Portekiz kolonisinin -bu ülkenin yıllarca süren sömürgeciliği ihmal edilmiş olsa da- gerçekçi resminin bir arada olması gibi, düşle gerçeğin birbirine dozunda bir şiirsellik ile geçirilmesi de destekliyor bu modern havayı ve filme az rastlanan türden bir özgün şiirsellik katıyor.

Üç bölümde anlatılıyor öykü: Prolog, Kayıp Cennet ve Cennet. Gomes’e ilham oluşturan F. W. Murnau filminin de Cennet ve Kayıp Cennet adlarında iki bölümden oluştuğunu söyleyelim bu arada. İlk bölümde sevgilisini kaybeden bir adam, onun trajik seçimi, son bölümde de karşımıza çıkacak bir timsah ve onların başkarakteri olduğu ve Afrika’da geçen bir efsane geliyor karşımıza. Miguel Gomes’in kendisinin üstlendiği bir anlatıcının sesinin kullanıldığı ve koloni döneminde geçtiği açık olan bu bölümden sonra, günümüze ve Lizbon’a geçiyoruz ikinci bölümde. Yaşlı bir kadın olan Aurora (Laura Soveral), onun bir dönem Portekiz sömürgesi olan Cape Verde’li siyah hizmetçisi Santa (Isabel Muñoz Cardoso) ve onlara komşu dairede yalnız yaşayan, dindar ve aktivist Pilar (Teresa Madruga) ile tanışıyoruz. Rahatsızlanıp hastaneye kaldırılan Aurora’nın isteği üzerine Pilar onun geçmişteki sırrının ortağı olan Ventura (Henrique Espírito Santo) ile tanışacak ve bu yaşlı adamın anlatımı ile birlikte geçmişte Mozambik’te (ikinci bölüm bu ülkenin Zambezia adını taşıyan bölgesinde çekilmiş) yaşananlara tanık olacağımız üçüncü bölüm başlayacaktır. Genç Aurora (Ana Moreira) ve genç Ventura (Carloto Cotta) ile birlikte, geçmişteki trajik öykünün diğer karakterleri; Aurora’nın kocası (Ivo Müller) ve Ventura’nın arkadaşı Mário (Manuel Mesquita) burada çıkıyorlar karşımıza ve diğer tüm karakterlerle birlikte yaşamlarını derinden etkileyen şeyler yaşıyorlar bu bölümde.

Anlatıcının yoğun kullanıldığı filmlerden biri var karşımızda ama bu sesten duyduklarımızda en ufak bir fazlalık veya senaryo ile anlatılamayanı açıklama telaşı yok. Örneğin Prolog bölümünde şiir ve felsefenin iç içe geçtiği ifadeler, bir sessiz sinema estetiği ile anlatılan efsaneye derinlik ve ses katıyor; daha da önemli olarak, bir sessiz filmdeki arayazıların işlevini de taşıyor zarif bir şekilde. “Yağmur ve kavurucu güneşin altında melankolik bir mahluk aylarca ormanlarda ve çorak arazilerde gezinir. Kara kıtanın kalbinde o cesur kâşif ne canavar ne de yamyamlardan korkuyor gibidir” gibi ifadeler aynı anda hem lirik bir hava yaratıyor hem hüzünlü bir nostalji duygusu uyandırıyor hem de klasik sinemanın Afrika maceraları tadında bir öykü izleyeceğimizi anlatıyor bize. Bu anlatıcı ses (bu kez Henrique Espírito Santo’nun sesini duyuyoruz), üçüncü bölümde de yoğun bir biçimde ve aynı başarı ile kullanılıyor ve filmi zenginleştiren unsurlardan biri oluyor.

Filme gelen en elle tutulur eleştiri koloni dönemine yeterince politik bir bakışla yaklaşmaması; açıkçası yasak aşk ve nostaljik atmosfer gerçekten de öykünün bu bakışını epey geriye atıyor. Ne var ki şunu da unutmamak gerek: Miguel Gomes ve Mariana Ricardo’nun senaryosu bir Portekiz kolonisinde geçen bir yasak aşk öyküsünü anlattığından daha fazlasını iddia etmiyor zaten ve sömürge döneminin bazı gerçeklerini de hikâyeye doğal bir şekilde yerleştiriyor üstelik. Bir başka ifade ile söylersek, o koloni döneminde orada olan beyazların yaşamlarını tam da oldukları gibi sergiliyor film ama politik durumla ilgili, yetersiz olduğunu kabul etmemiz gerekse de, izler yine de var yapıtta. Bu izlerden biri failin ve kurbanın beyaz olduğu bir cinayeti, sömürgecilere karşı silahlı direnişe başlayan örgütün üstlendiği açıklama. Anlatıcıya göre, “sömürge savaşını başlattığı kabul edilen bu açıklama” savaşın iki tarafının da işine geliyor; beyazlar için bu hem kendi aralarındaki bir skandalın üzerinin örtülmesini sağlıyor hem de tehdidi gittikçe büyüyen isyana karşı silahlanmaya başlamaları için bir gerekçe oluşturuyor. İsyancılar içinse, savaşı ilan etmenin ve güçlerinin büyüklüklerini göstermenin aracı işlevi görüyor bu yalan açıklama. Geleceği hayvanların bağırsaklarından okuyabilen Afrikalı bir karakterin “sonu ıstırap ve yalnızlık dolu” olan bir olayı öngörmesi ama bir beyazın bunu “rezil ve sapkın bir ritüel” olarak tanımlaması ise, öngörünün doğruluğu üzerinden filmin “beyaz kibri”ne uzak durduğunu gösteriyor bize. Kaldı ki şunu da akılda tutmak gerekiyor: Miguel Gomes bu filmi ile, koloni döneminde geçen hayali bir klasik sinema örneğini, taze bir bakışla yeniden yaratmaya soyunmuş adeta ve bunu da kesinlikle başarmış.

Klasik ile moderni, sinema estetiğinin sessiz olanı ile ses içereneni, gerçekle hayali ustalıkla buluşturan filmde Portekiz sinemasının ödülü usta görüntü yönetmeni Rui Poças’in çalışması takdiri hak ediyor. Tıpkı filmin sinema dilinin, zıt görünen uçları bir araya getirmesi gibi, Poças da klasik sinemanın çerçevelerinin dışına çıkmıyor gibi görünüyor ama öte yandan zarif kaydırmalarla veya sadece tek bir kez denediği (trajik bir olayın ardından gelen doğum sancısı sahnesi) farklı kamera açısı sürprizi ile zıtlığı kendi alanında ve hoş bir şekilde tekrarlıyor. Evin içindeki sabit kamera, pencerenin önünde olup biteni gösterirken, tanık olduklarımızı anlatıcı sesin uzun bir konuşma ile detaylandırdığı sahnede yakalanan görselliğin hüzünlü ve şiirsel sessizliği çok çarpıcı örneğin. Filmin bir önemli çekiciliği de soundtrack’inden geliyor. Joana Sá’nın film için hazırladığı ve “Variações Pindéricas Sobre a Insensatez” adını taşıyan piyano eseri oldukça güçlü ve sıkça kullanılmasına rağmen, öyküye o denli yakışıyor ki seyrettiğimizin doğal ve ayrılmaz bir parçası gibi görünüyor her duyduğumuzda. Hikâyenin koloni döneminde geçen Cennet bölümünde, Ventura’nın da davul çaldığı, arkadaşı Mário’nun grubunun performansları veya radyoda çalınanlar da benzer bir uyum gösteriyor öykü ile. Burada Gomes’in, bu grubun müziklerini icra ettiği sahnelerde Fin sinemacı Aki Kaurismäki’ye göndermede bulunduğunu söyleyebiliriz; öykünün sahnelerinin arasına giriyor bu performans bölümleri ve tüm performansı baştan sona izliyoruz. Aslında Kaurismäki’yi hatırlatan sadece bu sahneler değil; örneğin günümüzde geçen bölümlerde kendisini daha da gösteren bir şekilde, karakterleri özellikle konuşurken duygulardan uzak, monoton bir performansla canlandırıyor oyuncular. Bunun en iyi örneği ise Pilar’ın Polonyalı bir kız öğrenci ile olan ikili sahneleri.

Senaryonun eski dönemdeki koşulsuz sevginin karşısına modern dünyadaki bencilliği veya samimiyetsizliği koyması da dikkat çekiyor. Yaşlı Aurora’nın Portekiz dışında yaşayan kızı ile arasındaki ilişki(sizlik) veya Polonyalı öğrencinin yalanı, “Cennet” bölümündeki yoğun duyguların karşısında bir yerde duruyor kesinlikle. Anmamız gereken bir diğer unsur ise din; Pilar’ın sık sık dua edecek kadar inançlı bir Katolik olması, “Kayıp Cennet” bölümünün Noel döneminde geçmesi ve Mário’nun kendisine uygun görmediği için rahiplik okulunu terk etmiş bir adam olması, özel bir anlamı varmış gibi görünmese de, din unsurunu öykünün dikkatlerden kaçmaması gereken bir parçası yapıyor.

Filmde iki ayrı sahnede, üzerinde durulması gereken “hatalar” var; bunların ilkinde, çok sayıda çocuğun bir aracın peşinden koştuğu sahnede çocukların tişörtlerinde, 1960’ların Mozambik’inde görmemiz mümkün olmayan, çünkü daha yeni dönemlere ait marka isimleri veya sloganlar görüyoruz. Bunu “gözden kaçmış” bir durum olarak nitelendirebiliriz belki ama ikincisine farklı bir gözle bakmak gerekiyor. Koloni mensuplarının bir ev partisinde konuklardan birini çok küçük bir telsiz telefon veya bir cep telefonu ile görüşürken görüyoruz. O dönem için mümkün değil bu kuşkusuz ve bunun sadece bir hata olma ihtimali de imkânsıza yakın. Dolayısı ile sanki yönetmenin bilinçli bir tercihi söz konusu burada ama nedeni yoruma açık kesinlikle. “Cennet” bölümünde gördüklerimizin tamamının yaşlı bir karakterin anlattıkları (hatırladıkları) olmasına, dolayısı ile gerçekliğinin sorgulanabileceğine bir gönderme de olabilir bu belki.

Sömürgeciliğin resmini çizmeye soyunmaması Gomes’in filmini tartışmaya açık kılıyor elbette ama yöneltilecek eleştiri çok da sert olmamalı; çünkü burada o dönemde yaşanan ve başkarakterlerinin beyazlar olduğu bir öykü söz konusu olan ve örneğin, siyah karakterlerin görsel olarak hemen hep gözden uzak olması beyazların o dönemde onları nasıl gördüğü ile de kesinlikle uyumlu. Ayrıca filmin koloni dönemi için “cennet” sözcüğünü seçmesi, o döneme veya yaşam koşullarına değil, o dönemde yaşanan bir büyük aşka duyulan özlemi ifade etme arzusunun sonucu; dolayısı ile kaybedilen de, dönemin kendisi değil, aşkın kendisi kuşkusuz. “Cennet” bölümünde anlatıcı ve ortam sesi dışında hiçbir ses duymadığımız, oyuncuların diyaloglarının sessiz sinemada olduğu gibi hiç duyulmadığı film son dönemin en özgün yapıtlarından biri ve Miguel Gomes adına önemli bir başarı.

First Blood – Ted Kotcheff (1982)

“Bir gerilla savaşı uzmanıyla karşı karşıya olduğunuzun farkında değil gibisiniz; silahla, bıçakla, çıplak elle adam öldürme konusunda bir uzmanla. Acıyı hissetmemek için eğitilmiş, her türlü hava koşulunda hayatını idame ettirmeyi öğrenmiş, bir keçiyi bile kusturan şeyleri yiyebilen biri. Vietnam’da görevi düşman unsurları yok etmekti, öldürmekti yani, zayiat verdirme. Rambo bu işin en iyisiydi”

Bir arkadaşını bulmak için geldiği kasabada, polis tarafından hak etmediği bir muameleye ve şiddete maruz kalan bir Vietnam gazisinin hikâyesi.

Kanada asıllı Amerikalı yazar David Morrell’in 1972’de yayımlanan aynı adlı eserinden uyarlanan, senaryosunu Michael Kozoll, William Sackheim ve Sylvester Stallone’nin yazdığı, yönetmenliğini Ted Kotcheff’in yaptığı bir ABD filmi. 1976’da Rocky (John G. Avildsen) ile sinema dünyasında güçlü bir konum kazanan Sylvester Stallone’nin yedinci sanata armağan ettiği ikinci unutulmaz karakteri Rambo’yu canlandırdığı yapıt seyirciden büyük ilgi görmüş ve bu kahramanın bugüne kadar dört ayrı hikâyesinin daha çekilmesini sağlamıştı. 1975’te ABD için küçük düşürücü bir şekilde sona eren Vietnam Savaşı henüz devam ederken yazılan bir romandan, savaştan yedi yıl sonra çekilen yapıt sivil hayata travmalarla dönen ve evine döndüğünde, hiç beklemediği yeni travmalarla karşılaşan bir askerin hikâyesini anlatıyor. Politik açıdan epey sorunlu içeriği olan film, Rambo’yu romana göre daha sempatik bir karaktere dönüştürürken, hayli iyi anlatılmış bir öykünün içerdiği Hollywood ustalığı ile kendisini ilgi ile hissettiryor. Daha sonraki dört Rambo filminde gittikçe daha da sağa ve Amerikan övgüsüne kayan bir markanın beyazperdedeki bu ilk macerası aksiyonseverlerin çok beğeneceği, Stallone hayranlarının bayılacağı ve yönetmen Kotcheff’in tıkır tıkır işleyen öykü anlatma becerisi ile meraklısının keyifle seyredeceği bir çalışma.

Film tüm dünyada olduğu gibi bizde de büyük ilgi görmüş ve başkarakteri Rambo’nun adı ile yerleşmişti sinemaseverlerin diline. Bu ilgi Çetin İnanç’ın 1983’te başrolü Cüneyt Arkın’a vererek ve elbette telif hakkı gözetmeden, “Vahşi Kan” adı ile bir kopyasını çekmesini de sağlamıştı. 2007’de çekilen ve Garth Jennings’in yönettiği, Fransa, Birleşik Krallık ve Almanya yapımı “Son of Rambow” adlı komedi filmi de yine “First Blood”dan esinlenen bir yapıttı. Filmin gişe başarısı ve başkarakterinin karizması Amerikan sinemasının bugüne kadar dört Rambo filmi daha çekmesini sağladı: “Rambo: First Blood Part II” (George P. Cosmatos, 1985), “Rambo III” (Peter MacDonald, 1988), “Rambo” (Sylvester Stallone, 2008) ve “Rambo: Last Blood” (Adrian Grünberg, 2019). Devam filmlerinden yola çıkılarak yazılan romanlar, çizgi romanlar, video oyunları ve çizgi filmler Rambo’nun bir marka olarak değerini gösteriyor elbette. Bu değerin oluşmasında, karakterin ilk sinema uyarlaması olan “First Blood”da romandan uzaklaşılarak, Rambo’nun bir parça daha sempatik kılınmasının da payı var. Roman Rambo’nun ölümü ile biterken, burada farklı bir son var ki yeni maceralara kapıyı açan temel unsur da bu olmuş; Rambo’nun devlet otoritesini temsil eden güçlerle olan silahlı çatışmasındaki kayıpların nitelik ve nicelik değiştirmesi de karakterin daha yumuşak bir görünüm kazanmasını sağlamış. Yeşilçam uyarlaması ise bu yumuşatmayı daha da ileri götürerek, bir anti-kahramanı kahramana dönüştürmüş ve bu uğurda hayli zorlama fedakârlık ve kahramanlık sahneleri de eklemişti öyküye.

Vietnam savaşı ve sonrası Amerikan sinemasında bolca ele alındı ve bu filmlerin hemen tamamı Amerikan askerlerinin yaşadıkları üzerine kuruluydu. Britanya Film Enstitüsü’nün (BFI) 2014’te yayınlanan ve “10 Önemli Vietnam Filmi “başlığını taşıyan yazıdaki 10 yapıtın tamamı Amerikan askerlerini, ordusunu veya savaştan etkilenen sivillerini ele alıyordu örneğin: “Deathdream” (Bob Clark, 1972), “Hearts and Minds” (Peter Davis, 1974), “Coming Home” (Hal Ashby, 1978) “Apocalypse Now” (Francis Ford Coppola, 1979), “Platoon” (Oliver Stone, 1986) “Full Metal Jacket” (Stanley Kubrick, 1987), “Hamburger Hill” (John Irvin, 1987), “Good Morning, Vietnam” (Barry Levinson, 1987), “Little Dieter Needs to Fly” (Werner Herzog, 1997), “The Fog of War: Eleven Lessons from the Life of Robert S. McNamara (Errol Morris, 2003). Vietnam’ın askerlerini olmasa da, savaşın travmasını yaşayan sivillerini anlatan ve Don Hoag’ın yönettiği, 2007 tarihli “Oh, Saigon” adlı belgesel gibi, yaşananlara “düşmanlar” üzerinden bakan saygın filmlerin sayısı oldukça az ve BFI listesinde yer almayan “First Blood” d yine Amerikan vatandaşlarına odaklanıyor. Daha sonraki Rambo filmlerinde bariz bir şekilde öyküye hâkim olan Amerikan milliyetçiliğinin izlerine burada, en azından doğrudan, rastlanmıyor ama Vietnamlıların portreleri oldukça rahatsız edici; sadece birkaç kısa sahnede kahramanımıza fiziksel işkence yaparken ve korkutucu yüz ifadelerle çıkıyor karşımıza Amerikan işgaline karşı ülkelerini savunan Vietnamlılar. Amerikan ordusunun bu savaş sırasında kullandığı portakal gazının (orange gas) etkilerini bile sanki sadece Amerikan askerleri kurbanmış gibi kullanıyor film. Oysa, Vietnam hükümeti, ABD hükümeti açıklanan rakamları güvenilmez bularak ret etse de, insan ve çevre sağlığı açısından korkunç etkileri bulunan bu gaza yaklaşık 4 milyon vatandaşının maruz kaldığını ve bunların 3 milyonunun bu gaz yüzünden önemli sağlık problemleri yaşadığını açıklamış. Vietnam Kızıl Haç örgütü ise 1 milyon kişinin portakal gazı yüzünden sakat kaldığını veya önemli sağlık problemi olduğunu belirtiyor. Filmde ise, kullanımı bir insanlık ve savaş suçu teşkil eden zehirli gaz sadece, Rambo’nun bir arkadaşının bu gaz yüzünden kanser olarak (bu gazın birden fazla kanser türüne yol açtığı saptanmış durumda) ölmesi üzerinden anılıyor ve yaşananlar hakkında bilgisi olmayan biri gazı “düşman”ın, yani Vietnam’ın kullandığını bile düşünebilir fail öne çkarılmadığı için.

Amerikan ordusunun Vietnam’da ne aradığından da elbette hiç söz edilmiyor ve kahramanımızın dostu olan bir Amerikan askerinin Vietnamlı bir çocuğun tuzağına düşürülerek öldürülmesi öyküsü üzerinden gerçek kurban olanın kimliği gizleniyor bir bakıma. Eleştirilmesi gereken bir diğer konu ise Rambo’nun, ülkesine döndüğünde “bebek katili” olarak protesto edilmesinin (“Orduda değerliydim, burada otoparkta bile iş vermiyorlar”) kullanım şekli.. Bu protestocuların savaş başladıktan sonra defalarca Amerikan ordusuna ve hükümetine karşı eylem yapanlar olduğundan ve hatta bu nedenle can verdiklerinden de (örneğin 1970’de Kent Üniversitesi’ndeki eylemlerde 4 öğrenci askerlerin açtığı ateş sonucu hayatını kaybetti) bahsedilmiyor. Senaryonun apolitik olmayı seçmesi ve kendisinin seçmediği bir savaşın kurbanı olan Amerikan askerlerinin trajedisini anlatmayı tercihi tek başına eleştiri konusu olmak zorunda değil elbette ama film asıl kurbanlara hiç değinmeden yapınca bunu ve sonraki maceralarda “kurban Rambo”yu bir Amerikan kahramanına dönüştürünce (Vietnam’daki esir Amerikalıları kurtarmak, “zalim Sovyet ordusu”na karşı Afgan direnişçilere yardım etmek, paralı askerlerle birlikte Burma’daki misyonerleri kurtarmak ve Meksikalı uyuşturucu kartellerine karşı savaşmak gibi görevlerle), bu tercihler pek de masum durmuyor elbette.

Peki ne anlatıyor hikâye? Üzerinde ABD bayrağı olan askerî ceketi ile bir kasabaya gelen Vietnam gazisi Rambo’nun sadece yemek yiyip ayrılmak istediği bir kasabanın şerifinin onu bir serseri olarak görüp (“Ceketindeki bayrağa ve bakışlarına bakılırsa bela arıyor gibisin”), bölgesinden uzaklaşmaya zorlamasının öyküsü seyrettiğimiz. Karşılaştığı ve bir gazi olarak hak etmediği kötü muamele, hayatta kalmak üzerine sıkı bir eğitim görmüş olan ve bu alanda Vietnam’da madalyalar kazanacak kadar başarılar gösteren Rambo’nun tepki göstermesine yol açacak ve bundan sonrası peşine önce yerel polisin, sonra da ulusal muhafızların düşeceği bir insan avı olacaktır. En azından şerif ve benzer karakterler üzerinden, filmin muhafazakâr otoriteye yönelik bir eleştirisi olduğunu söylemek mümkün ve bu kasabanın günümüzdeki Trump taraftarları tipinde insanların yaşadığı bir yer olma ihtimalinin yüksekliği düşünülünce bu eleştiri bir parça daha anlamlı da oluyor.

Ted Kotcheff kesinlikle iyi bir aksiyon yönetmenliği örneği gösteriyor ve pek çok sahnede becerisini sergiliyor. İçeriğinin sorunlu politik boyutunu bir kenara bırakırsak, Rambo’nun neden değerli bir markaya dönüşmeye hakkı olduğunu hemen her sahnesi ile gösteriyor bize Kotcheff. Öykünün kahramanının saklandığı doğanın Vietnam’ı ve Rambo’nun tek kişilik direnişinin kasabayı bir yangın yerine dönüştürmesinin Amerikan ordusunun Vietnam’a yaptıklarını çağrıştırması veya Rambo’nun Amerikan bayraklı karakolu silahı ile defalarca taraması ise içerikten çok, aksiyon açısından seçilmiş gibi görünüyor ve hedeflenen çekiciliğe de ulaşılıyor açıkçası. Kaynak romanda işlevi farklı olan ve “Rambo’yu yaratan” albay (“Buraya Rambo’yu sizden kurtarmaya değil, sizi Rambo’dan kurtarmaya geldim”) ile şerif arasındaki, öyküye derinlik katması amaçlanan konuşmanın zorlama havası da filmin aksiyon yapıtı olarak değeri ile yetinmemiz gerektiğinin yeterli bir kanıtı. Finalde devleti temsil ettiğini düşünebileceğimiz üniformayı taşıyan kişiye sığınma / sarılma sahnesi ile, iktidar sahiplerinin zulmü karşısında bireylerin çaresizliğini dokunaklı bir biçimde dile getiren yapıtın, öykünün Vietnamlıları ihmal boyutunu bir kenara koyarsak, halkın kullanılıp bir kenara atılmasını güçlü bir biçimde anlattığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Rambo’yu bu bağlamda bir kurban olarak görmek mümkün ve onun travmalarının nedenlerini ve sonuçlarını da aksiyon ile doğal bir şekilde ilişkilendirebilmiş Kotcheff’in yapıtı.

Kurduğu tuzaklar, oynadığı oyunlar ve hayatta kalma konusundaki sınırsız yetenekleri ile zeki ve yetenekli bir komandoyu canlandıran Stallone’nin oyunculuk becerisi, bekleneceği gibi, asıl olarak aksiyon sahnelerinde gösteriyor kendisini ama rolüne her anlamda yüklendiğini de hissettiriyor bize. Şerif rolünde Brian Dennehy’nin, karakterini klişe olmaktan uzaklaştıran performansını ve bu yıl hayatını kaybeden Jerry Goldsmith’in özellikle aksiyon sahnelerinde zaman zaman epik bir havaya bürünen güçlü müziğini de anmamız gereken filmin finali ise pek de doğru görünmüyor ama meraklıları, devam filmlerinin yolunu açan bu sondan rahatsız olmayacaklardır muhtemelen.

(“İlk Kan”)