Sokrates’in Savunması – Eflatun

Sokratesin SavunmasiDevletin resmî tanrılarına inanmamak ve gençleri yoldan çıkarmakla suçlanan Yunan filozof Sokrates’in savunması. Eflatun tarafından yazılan kitap, onun mahkeme öncesini anlatan “Euthphron”, mahkeme sonrasını anlatan “Kriton” ve filozofun ölümünü anlatan “Phaidon” adlı eserleri ile birlikte bir bütün oluşturan yapıtlarından biri. Bilge olmakla ve gençleri olumsuz etkilemekle suçlanan Sokrates’in “… İçinizde en bilge kişi, benim gibi bilgeliğinin gerçekte bir hiç olduğunu bilendir” gibi çok bilinen ve sıkça tekrarlanan sözlerinin de yer aldığı kitap, onun yargıçlar karşısında hayatını kurtarmasını sağlayacak yollara (yalvarma, özür dileme vs.) sapmayıp nasıl kararlı durduğunu (“İyice bilin ki şunu, bir değil bin kez ölmem gerekse bile, hiç mi hiç değiştirmeyeceğim yolumu”) gösteriyor.

Bu kısa kitap üç bölümden oluşuyor: Birinci ve en uzun bölüm, Sokrates’in savunmasını içeriyor, ikinci bölümde suçlu bulunduktan sonra yaptığı kısa konuşma, üçüncü bölümde ise cezası belli olduktan sonraki kısa konuşması var. Konuşmasını “Ayrılmak zamanı geldi artık, yolumuza gidelim: Ben ölmeye, sizler de yaşamaya. Hangisi daha iyi? Tanrıdan başka kimse bilmez bunu” cümleleri bitiren Yunan filozofun savunmasını okurken, devletin resmi inançlarından farklı inançları olanların her zaman nasıl acı çektiğini, adalet sistemininin tüm insanlık tarihi boyunca her zaman nasıl kusurlu olduğunu ve özellikle de adaletin tüm değerlerinin altüst edildiği günümüz Türkiyesi’nin halini düşünmemek elde değil.

The Great Escape – John Sturges (1963)

The_Great_escape“Kurduğumuz organizasyon, kazdığımız tüneller… bütün bunlar beni hayata bağladı. Başaramamış olsak da hiç bu kadar mutlu olmamıştım”

İkinci Dünya Savaşı sırasında bir esir kampından kaçma planları yapan müttefik askerlerinin bu planlarını gerçekleştirmelerinin hikâyesi.

1944 yılında yaşanan gerçek bir olayı anlatan ve hikâyenin kahramanlarından biri olan Avustralyalı Paul Brickhill’in yazdığı kitaptan uyarlanan bir film. James Clavell ve W.R. Burnett’ın senaryosunu yöneten John Sturges olmuş ve ortaya bir parça mekanik ilerleyen, seyri kolay ve keyifli, zengin oyuncu kadrosunun da desteklediği bir çekiciliği olan bir sonuç koymuş. Gerçekte olanların elbette “sinemasal” nedenlerle bir parça değiştirildiği film hikâyenin Amerikalı karakterlerini öne çıkarmak gibi “tahmin edilebilir” değişiklikler yapmış asıl olarak.

Steve McQueen, Richard Attenborough, James Garner, Donald Pleasance ve Charles Bronson’un da dahil olduğu zengin bir kadrosu olan film bir “erkek filmi” öncelikle. Konuşmasız rolleri olan figüranlar dışında tamamen erkek oyunculardan oluşan bir kadrosu var filmin ve anlattığı “esir kampındaki askerler ve Naziler” hikâyesinin doğası da seyredeceğimizin bir “erkek filmi” olduğunu baştan söylüyor bize. Kaçış planının yapılması, hazırlıkların gerçekleştirilmesi, kaçış gecesi ve sonrasında yaşananlar diye dört ana bölümde ilerliyor film. Elmer Bernstein’ın marş esintili müziği eşliğinde karşımıza getirilen hikâye daha önce defalarca kaçma teşebbüsünde bulunmuş müttefik subayları ve askerlerinin onların yeni bir teşebbüsünü engellemek için özel olarak inşa edilmiş bir esir kampına getirilmeleri ile başlıyor. Kampın başındaki Alman subay SS’lerden hoşlanmayan ve özel dinlenme odaları, kütüphanesi ve spor yapma yerleri olan bu özel kampın komutanlığını kimseye zarar vermeden yapmaya çalışan bir Alman olarak çizilmiş ki Amerikan sinemasının o dönemde pek de yapmadığı bir şey bu ve filme farklılık katan bir tercih olmuş açıkçası. Kamptaki diğer Alman asker ve subaylar da oldukça yumuşak profiller çiziyorlar yine alışılmadık bir şekilde. Böyle olunca, oldukça rahat ettikleri bu yerden kaçmaya çalışmaları bir fedakârlık ve kahramanlık hikâyesi oluyor müttefik askerlerinin. Sonuçta büyük ihtimalle yakalanacakları ve hayatlarına mal olacak bir girişim çünkü kaçma eylemi. Bu tuhaf durumun yanısıra ve elbette bekleneceği gibi, Amerikalı ve Büyük Britanya ağırlıklı askerlerin esir kampı ortamında bile espri yapmayı unutmamaları, cesur, tasasız ve hatta küstah olabilmeleri ve adeta izci kampındaki erkek çocuklar gibi davranabilmeleri de filmin gerçekçiliğine zarar veriyor hikâyenin gerçek olmasına rağmen.

Filmde yer alan karakterlerin ve yaşananların gerçek olduğunu ama bazı karakterlerin birkaç gerçek karakterin birleşiminden olduğunu söyleyerek başlıyor hikâye. Söylemediği ise kimi karakterlerin gerçek uyruklarının değiştirilerek Amerikanlaştırıldığı. Bu kapsamda, Steve McQueen’in beyzbol eldivenli karakteri en bariz örnek olarak gösterilebilir sanırım. Atıldığı hücredeki günlerini beyzbol topu ile oynayarak geçiren ve eldiven ve topa -bir defadan fazla- kavuşma sahnesi ise Amerikan milliyetçiliğini okşayacak şekilde vurgulanan karakterle ilgili tercihler ticari nedenlerle anlaşılır olsa da rahatsız ediyor açıkçası. Daha önemli olan ise kaçış hikâyesinin gerçekçiliği: Bir esir kampında, bu nitelikte bir kaçış planını gerçekleştirebilmek için gerekli tüm yetkinliklerin bir arada toplanması (sivil giysiler üretecek bir terzi, tünel kazma işinde usta isimler, sahte belge hazırlama ustası vb.), Almanların hemen hiç uyanmaması olan bitene ve “kahramanlarımız”ın bunca akıllı olması epey kuşku uyandırıyor hikâyenin en azından olma şeklinin doğruluğu konusunda. Sonuçta 76 kişinin kaçmayı başardığı ve çoğunun yakalandırıldığı/öldürüldüğü bir firar eylemi olmuş gerçekten de ve John Sturges’ın filmi de bu eylemi ticari sinemanın kalıpları içinde ustaca anlatıyor. Evet, oldukça mekanik ve düz ilerliyor hikâyenin kurgusu ama bu özellikle tercih edilmiş gibi duruyor ve seyirciyi hemen hiç zorlamadan, pek de tanıtmaya gerek duymadığı karakterlerinin sadece eylemlerine odaklanmasını isteyerek ve heyecanın/gerilimin tadını çıkarmasını talep ederek anlatıyor derdini filmimiz.

Steve McQueen’in çitlerin üstünden motosikleti ile atladığı sahne dışında (ki bunu da denemiş ama başaramayınca dublör kullanılmış) tüm aksiyon sahnelerini kendisinin gerçekletirdiği filmde onun Almanya’nın İsviçre’ye yakın bölgesinde ve sonsuzluğa uzanır gibi görünen kırlık alandan motoru ile kaçma sahnesi bugün 1960’lar sinemasının klasiklerinden biri olarak hatırlanıyor ve oldukça iyi çekilmiş ve kurgulanmış olması ile gerçekten de hayli başarılı görünüyor. Hayli klasik bir sinema dili kullanılan film pek inceliklerle uğraşmadan anlatıyor kahraman askerlerin hikâyesini ve başta Attenborough, McQuuen, Pleasance ve Garner’ınki olmak üzere hikayenin tonuna yakışan klasik oyunculukların ve tıkır tıkır işleyen kurgusunun da yardımı ile bu tür filmlerden hoşlananlar için gerçek bir eğlencelik olmayı beceriyor. Kusurları ne olursa olsun, Amerikan sinemasının klasiklerinden biri bu ve savaşın ortasında geçen ama onu hiç göstermeyen, bir infaz sahnesini kolaycılığa kaçmadan anlatan ve ustalıklı “zanaatkârlığı” ile dikkat çeken film görülmeyi hak ediyor kesinlikle.

(“Büyük Firar”)

Jauja – Lisandro Alonso (2014)

Jauja“Kadim insanların dediklerine göre, Jauja bereket ve mutluluk dolu mitolojik bir diyardır. Bunu doğrulamak amacıyla birçok yolculuk yapıldı. Zaman içinde bu efsane büyüdü. İnsanlar hiç kuşkusuz abartıyorlardı, her zamanki gibi. Kesin olarak bilinen tek şeyse bu yeryüzü cennetini arayan herkesin yolda kaybolduğu”

Arjantin’in Patagonya bölgesinde, efsanelerde geçen “Jauja” bölgesini arayan Danimarkalı bir mühendisin hikâyesi.

Arjantinli sinemacı Lisandro Alonso’nun “hikâyesiz” minimalist sinemasının parlak bir örneği. Cannes’ın “Un Certain Regard” bölümünde eleştirmenler ödülünü alan çalışma durgun temposu, finalde bir kısmı çözülen tuhaflıkları, kısıtlı diyalogları ile o “herkese göre değil” diye nitelenen filmlerden. Yolda kaybolan/kaçan kızını arayan adamın hikâyesini çarpıcı bir görüntü çalışması ile anlatan film anlatıyor göründüğü “hikâye”nin arkasında aslında başka bir şeyin peşine düşen ve bu asıl hikâyesini ustaca ve yavaş yavaş inşa eden bir film ve sinefiller için kaçırılmaması gereken bir sinema eseri.

Müthiş bir kare ile açılıyor film: sırtını gördüğümüz bir adam, başını onun omzuna dayamış genç bir kız ve çarpıcı renkleri, kompozisyonu ile film boyunca pek çok örneği ile karşılaşacağımız bir geniş plan manzara. İkilinin konuşmaları filmin en konuşmalı anlarından biri olarak, sonrasında tanık olacağımız filmle ilgili çok şey söylüyor bize. Sıradan ama bir şeyler ima eden bir konuşma bu ve gördüklerimiz ile aslında görülmesi gerekenler arasındaki çelişkinin de bir örneği. 19. yüzyılda geçen hikâyede yer alan karakterler mühendis ve kızı, Arjantinli bir kaç asker, onların “hindistan cevizi” kafalı olarak adlandırdıkları yerliler ve adamın arayışı sırasında karşısına çıkan yaşlı bir kadından oluşuyor ve yönetmen Alonso bu karakterleri Patagonya’nın geniş ve boş mekanlarında yalnızlıklarını, tedirginliklerini ve doğa (ve diğer başka şeylerin) karşısındaki acizliklerini vurgulamak istercesine yerleştiren bir mizansen anlayışı ile hayli çarpıcı bir etkileyicilik yakalıyor. Zaman zaman uzun ve sabit kamera ile çekilmiş planlarda yakaladığı yüksek görsel gücü ile Finli görüntü yönetmeni Timo Salminen’in çalışmasından ayrı düşünülemeyecek bir film bu. Sanatçının ışık kullanımı (doğal ve yapay ışıkların ustalıklı bir karışımı var karşımızda) ve yalın ama çarpıcı görüntüleri filme kesinlikle çok ciddi bir katkıda bulunuyor. Çekimlerin yapıldığı bölgenin gizemli olarak adlandırılabilecek coğrafî özelliğinden akıllıca yararlanmış filmin yaratıcıları ve ortaya kolay kolay unutulmayacak kareler koymuşlar. Bu anlardan birinin göz yaşartacak denli bir güzelliği var ve sadece o kısa an için bile film görülmeyi hak ediyor nerede ise: Yıldızlı bir gecede kayaların üzerinde oturan ve sonra yere uzanan adam, onun elindeki ve kızına ait bir oyuncak asker ve yanında saplı olan kılıçtan oluşan görüntü bir “tablo güzelliğine” sahip ama görüntüyü çarpıcı kılan bu tablo hali değil asıl olarak; bu kısacık an karakterin yalnızlığını, çaresizliğini ve arayışını anlatabilmesi ve görüntünün gücünü ustaca kullanabilmesi ile filmin bu alandaki başarısının en önemli örneklerinden biri oluyor kesinlikle.

Düşsel bir hikâyeyi gerçekçi görüntülerle anlatabilmek de filmin başarıları arasında. Alonso ile birlikte senaryoyu yazan Arjantinli şair ve romancı Fabian Casas’ın hikâyenin zaman zaman sert bir ton alan “gizemli şiir” havasının yaratılmasında katkısı olmuş olsa gerek. Alegorik bir hikâye bu ve karşımıza çıkan “metafor”ların yorumu da her bir seyirci için ve hatta aynı kişinin her bir seyretme tecrübesi için farklı çağrışımlar yaratabilir. Kişisel görünümlü bir hikâyeyi geçtiği toprakların tarihi ile ilişkilendirerek anlatabilen, toprakların doğasını hikâyenin karakterlerinden biri yapmayı başaran filmde başroldeki Viggo Mortensen’e ayrıca değinmek gerekiyor. Filmin yapımcılarından biri olan usta oyuncu müziklere, filmin posterinin tasarımına ve diyalogların Danimarkaca olanlarının İspanyolca, İngilizce ve Fransızcaya çevrilmesine de katkı sağlamış. Ama bu katkıların yanında elbette asıl olarak oyunculuğu ile bir kez daha parlıyor Mortensen ve bu çok farklı western filminin kahramanını/anti-kahramanını sade ve güçlü bir oyun ile getiriyor karşımıza. Karakterinin duygularını fazladan tek bir mimiğe başvurmadan, yüzünü ve vücut dilini ekonomik ve doğal bir şekilde kullanarak tam da kendisine yakışan bir şekilde sergiliyor.

Gerçek ile düş, geçmiş ile bugün arasında yumuşak geçiş yapabilen, westernin “erkeksi” havasını bilinçli ama vurgusuz bir şekilde kıran bu farklı film, ortalama seyirci için “sıkıcı”lığın sınırlarında dolaşan ve seyri katkı isteyen bir çalışma olarak herkese göre değil ama yönetmen Alonso’nun altı yıl aradan sonra çektiği bu eser sinemaseverlerin üzerinde düşüneceği bir çalışma olarak kesinlikle ilgiyi hak ediyor.

(“Hayal Ülkesi”)

Şiirler – Ahmet Hamdi Tanpınar

SiirlerAhmet Hamdi Tanpınar’ın ilk kez 1961 yılında yayımlanan otuz yedi şiiri. Tanpınar şiirleri Yeditepe Yayınları’na daktilo ile kendi yazdığı nüshalarla teslim etmiş ve bu baskıda kitabın sol sayfalarında bu orjinal nüshalar, sağ sayfalarda da şiirler yer alıyor. Hem Tanpınar’ın orijinal nüshalar üzerindeki tashih ve değişikliklerini hem de farklı bir isimle basılan şiirlerin orijinal isimlerini görmek kitaba ayrı bir keyif katıyor. Önsözü yazan Oğuz Demiralp, Tanpınar’ın esin kaynaklarından (Yahya Kemal, Fransız şairler Mallarmé ve Valéry), sık tekrarlanan temalardan söz ediyor ve yazarın şiirini “tinsel ve dilsel bir serüven” olarak tanımlıyor. Kitapta “Ne İçindeyim Zamanın” veya “Bursa’da Zaman” gibi çok bilinen ve artık klasik olmuş şiirlerin yanında, Tanpınar’ın şiirine aşina olmayanların belki de ilk kez okuyacağı eserler de var.

Şiirlerin orijinal adları kitapta neden değiştirilmiş bilmiyorum ama orijinal nüshalar üzerindeki “Kitapta …. olmuş” ifadelerinin şaire ait olduğunu varsayarak en azından bilgisi veya onayı olduğunu anlıyoruz. Bu isim değişiklikleri genel olarak daha “farklı” okumalara açık isimlerin daha “normal” (bir başka deyişle, şiirle daha çabuk ilişkilendirilebilecek) isimlere dönüşmesi şeklinde gerçekleşmiş. Örneğin “Sfenks” şiirinin adı “Yavaş Yavaş Aydınlanan”, “Yılan”ın adı ise “Bendedir Kokusu” olmuş.

Tanpınar’ın zaman, rüyâ, sükût veya hülya sözcüklerinin sıklıkla kullanıldığı şiirleri gerçekten de Yahya Kemal Beyatlı’dan ve Ahmet Haşim’den esintiler taşıyan “eski usül” şiirlerden. “Rıhtımda Uyuyan Gemi” son iki dizesi (“Gidip de gelmeyenleri / Beyhude Bekleyenleri…”) ile Yahya Kemal’in “Sessiz Gemi” adlı klasiğine bir gönderme olsa gerek. Klasiklerinin yanında, “Ölüm şifasıdır her üzüntünün”, “Siyah açar güller ve siyah öter / Ömrün son gecesinde öten bülbüller” veya “Anlarsın ölüm yoktur geçen zamandan başka” gibi güçlü dizelerin yer aldığı Tanpınar’ın şiirleri metafizik çağrışımları (“Geçmiş gibi, farketmeden / Öbür yüzüne aynanın”) ile de ilginç ve önemli yapıtlar.