“Tamam, sen kazandın! Sen bizim için fazla zekisin, Ira. Nick ve ben, seninle evlenebilmem için özellikle boşandık. Böylece sen garajın üzerinde oda olan bir ev satın alacak ve o bir Meksika hapishanesinde iki yıl yattıktan sonra kaçırılıp, Carmel’de bir bankayı soyduğu için polis peşine düştüğü zaman bu odada saklanabilecek; sen ve ben başsavcılık için adaylığını kutlamak için verdiğimiz parti sırasında ben gizlice bu odaya gidip, Nick ile otuz beş saniye baş başa kalabilecektim. Yakaladın beni! İtiraf ediyorum, itiraf ediyorum!”
Banka soymakla suçlanan bir adamın, şimdi bir savcı ile evli olan ve avukatlık yapan eski karısından yardım istemesi ile gelişen olayların hikâyesi.
Neil Simon’ın orijinal senaryosundan, bu sinema filmi dışında hep televizyon dizi ve filmlerinde çalışan Jay Sandrich’in çektiği bir ABD yapımı. Başrollerinde Goldie Hawn, Chevy Chase ve buradaki performansı ile, 1980’den itibaren “en kötü”lere verilen Razzie’ye yardımcı erkek oyuncu dalında aday olan Charles Grodin’in (ödülü “Gloria” ile John Adames ve “The Jazz Singer” ile Laurence Olivier’e kaptırmış!) paylaştığı film özellikle 1970’lerde Amerikan sinemasında bolca görülen türden bir komedi. O türün en parlak örneklerinden biri değil açıkçası ama Simon’ın kıvrak kaleminden çıkan esprileri ve diyalogları, ve Hawn’un eğlenceli performansı ile seyircisini güldürmeyi başarıyor yine de. 1930 ve 40’lı yıllarda Amerikan sinemasında hayli popüler olan “screwball comedy” türüne yakın duran ve George Stevens’ın 1942 tarihli “The Talk of The Town” (Dillere Destan) adlı yapıtının öyküsünden ilham aldığı söylenen film, zaman zaman Jay Sandrich’in yönetmenliği ve hikâyesi ile bir sitcom’u çağrıştırıyor ama etkisinin kalıcılığı pek olmayan bu çalışma eğlenmek için seyredilebilir yine de.
“Screwball comedy” ABD’de 1929 – 1939 arasında süren ve “Great Depression” (Büyük Buhran) ismi ile anılan ekonomik kriz döneminde halk için bir kaçış ve sığınma olanağı sağlayan bir sinema türü olarak ortaya çıktı ve 1950’lere kadar da pek çok film çekildi bu türde. Türün temel özellikleri olarak gösterilen; klasik aşk hikâyeleri ile dalga geçilmesi, kara film türünden unsurlar taşınması, baş kadın karakterin erkek karaktere baskın çıkarak maskülen anlayışın tehdit edilmesi ve farklı cinsiyetlerin tarafı olduğu eğlenceli bir çatışmanın anlatılması burada da karşımıza çıkıyor: “Üçümüz harika bir çift oluruz” cümlesinin gösterdiği gibi geleneksel bir aşk hikâyesi değil anlatılan, bir banka soygununu içeren bir suç öyküsü izlediğimiz bir yandan da, kadın erkeklerin her ikisine de baskın bir karakter var ve senaryo baştan sona bir kadın ve erkek çatışması da içeriyor. Simon’ın senaryosunu yazarken ilham aldığı söylenen “The Talk of The Town”da baş erkek karakteri Cary Grant oynamıştı ve Chevy Chase 1980’de bir televizyon programında kendisinin “Yeni Cary Grant” olduğuna inananlar olduğu söylenerek, bu konuda düşüncesi sorulduğunda, “Bu çok salakça bir düşünce; kimse Cary Grant olamaz ve olamayacak ve bildiğim kadarı ile o bir homoydu” cevabını vermiş. Chase yıllar sonra pişmanlık duyduğunu söylemiş ama zamanında hayli eleştiri almış bu söylemi nedeni ile. “Seems Like Old Times”da Chevy Chase’in gerçekten de bir Cary Grant olamaması ise belki de klasik sinemanın usta isminin intikamı olarak görülebilir!
Öykü eğlenceli yardımcı karakterler dışında, üç ana karakter üzerine kurulu: yeni kitabını yazmak için inzivaya çekildiği bir evde, iki adam tarafından kaçırılarak bir bankayı soymaya zorlanan Nick (Chevy Chase); onun avukatlık yapan ve işledikleri küçük suçlardan pek de pişman olmuyor görünenleri savunan ve onlara evinde iş vermek dahil sürekli yardım eden ve köpeklerin de sığındığı bir evde yaşayan eski eşi Glenda (Goldie Hawn) ve Glenda’nın başsavcı olma yolunda ilerleyen ve bunun için validen de destek alan savcı kocası Ira (Charles Grodin). Peşindeki polisten kaçan Nick’in Glenda’nın evine gelip ondan yardım istemesi, kadının bir yandan ona yardım etmeye çalışırken bir yandan da durumu kocasından saklamaya çalışması ve tüm bunların Ira’nın kariyerinin çok hassas bir noktasında gerçekleşmesi öykünün komedisinin temel malzemelerini oluşturuyor ama Simon’ın senaryosu bununla yetinmiyor ve iki farklı unsurdan daha yararlanıyor seyirciyi eğlendirmek için: Nick’in Glenda’ya bitmemiş görünen aşkı ve kadının, eski kocasının yakınlaşma girişimlerine direnme çabası ile başta eski hırsız / yeni şoför Chester (T. K. Carter) ve evdeki aşçı Aurora (Yvonne Wilder) olmak üzere yardımcı karakterlerin çekiciliği.
Üç Oscar ödüllü besteci Marvin Hamlisch’in hemen 1970 ve 80’lerin filmlerini hatırlamanızı sağlayacak müziklerinin eşlik ettiği öykü bazı gerçekçilik problemleri barındırıyor ama komedi kalıpları içinde kalarak baktığınızda pek de rahatsız edici değil bunlar. Durum komedisi açısından bakıldığında zaman zaman bir tekrara düşme havası olsa da, Simon’ın bazı esprileri ve hatta tekrarlanan durumlar bile (yatağın altındaki eski koca gibi) eğlendirmeyi ve arada kahkaha attırmayı da başarıyor. Chevcy Chase, senaryonun karakteri konusunda seyirciyi ikilemde bırakmasının da etkisi ile gerektiği kadar güçlü görünmüyor burada ama yine de benzincideki pompacıya kaçırıldığını anlatma çabası veya benzincideki şekerleme otomatını soyma gibi bölümler veya kendisine silah doğrultup “Belki bu anlamana yardımcı olur” diyen suçlulara “Hayır, ben körüm” demesi gibi kaynağı olduğu espriler ile eğlendirmeyi başarıyor. Simon ne yazık ki gerektiği/beklendiği kadar sık olmasa da, sözlü esprileri ile filmi renklendiriyor ve arada bir politik doğruculukla da dalgasını geçiyor: Glenda’nın kendisine “patron” (boss) diyen siyah şoförünü, “Bana “patron” deme, “Kökler” dizisini seyretmedin mi?” diyerek uyarması, Amerika’ya getirilen ilk siyah kölelerin öyküsünü anlatan bu diziyi bilenler için güçlü bir espri örneğin. Öykü gerek bu siyah şoförü, gerek evdeki Latin kökenli aşçı kadını ve gerekse her birinin küçük suçlu geçmişleri olan Latin kökenli hizmetçileri veya yerlileri resmetme şeklinde yine bu politik doğruculuğu -rahatsız etmeyen- bir şekilde eğlence kaynağı yapıyor. Tüm bu “azınlık” karakterlerin her biri -huylu huyundan vazgeçmez- türünden birer suçlu ve Glenda’nın iyi niyetini sömürüyorlar tüm masum görünümleri altında.
Ira rolündeki Charles Grodin Razzie ödülünü “hak edecek” kadar kötü oynamıyor kesinlikle ama Chase’in ve özellikle de Goldie Hawn’un performanslarının da gerisinde kalıyor gibi görünüyor; ne var ki onun diğer iki oyuncunun tam karşısında duran ciddiyeti öyküye ek bir boyut katıyor. Buna karşılık Hawn bu tür komedilerin neden aranan oyuncusu olduğunu açık bir şekilde gösteren çok keyifli ve dinamik bir oyunculuk sergiliyor baştan sona. Yardımcı oyunculardan T. K. Carter ise, Neil Simon’ın bilinçli seçilmiş klişelerle oluşturduğu karakterini, her göründüğünde öne çıkmasını sağlayan bir şekilde canlandırarak pek çok komedi ânının önemi bir parçası olmayı başarmış. Finalde Nick’in, William A. Wellman’ın 1954 tarihli “The High and the Mighty” (Yüce ve Kudretli) filminin tema müziğini ıslıkla çaldığı film, dinamik kurgusu ve öyküsü ile de dikkat çekiyor ve öykündüğü türe bir yenilik getirmese ve bu nedenle pek orijinal görünmese de eğlendirmeyi başarıyor; sonlardaki mahkeme sahnesinde üç başkarakterin yargıçla yüzleştiği sahne çok başarılı örneğin ve akşam yemeği sahnesi türünün klasikleri arasına girecek kadar komik. Öykünün sonu için Simon’ın yaptığı tercih ise senaryonun muhtemelen en zayıf noktasını oluşturuyor. Eğlenmek ve belki sonra da unutmak için izlenebilecek bir Amerikan komedisi, özetlemek gerekirse.
(“Eski Günlerdeki Gibi”)