“Beni çok sıkmazsın, değil mi? Karışanım edenim olsun istemem bu saatten sonra. Alışmışım ben özgür yaşamaya. Canım sıkılınca kapıyı çekip dolaşmak isterim”
50 yaşlarında yalnız bir kadının, başını sokacak bir evi olması için kabul ettiği evliliğin sonuçlarının hikâyesi.
Çiğdem Sezgin’in yazdığı ve yönettiği bir Türkiye, Bulgaristan ve İspanya ortak yapımı. Öyküye adını veren karakterde Nurcan Eren’in rolünü sinemamızda pek rastlanmayan bir sadelikle ve bu sadeliğin gücünü artırdığı bir performansla canlandırdığı film, hikâyenin kahramanının orijinalliği ile de dikkat çeken bir çalışma. Ülkemiz sinemasının politik olmaktan özenle uzak durduğu ve berbat komedilerle, seyircinin hiç ilgi göstermediği kimlik sorunlu bireysel öyküler arasında sıkışıp kaldığı günümüzde bu gruplardan ikincisine yerleşen film, senaryodan kaynaklanan kimi ve pek de önemsiz olmayan kusurlarına karşın; Ersan Çapan’ın karakterin arayışını ve kıstırılmışlığını yansıtan başarılı görüntüleri, bireyin özgünlüğünü ve potansiyelini yok eden toplum yapısını hatırlatması ve Sezgin’in -başka açılardan aksasa da- yalın ve zarif sineması ile ilgiyi hak ediyor.
İki ayrı yatağın olduğu bir odada konuşan bir kadın ve bir erkeğin sahnesi ile açılıyor film. Kısa bir süre sonra imam nikâhı ile evlenecek olan Suna (Nurcan Eren) ve Veysel’dir (Tarık Papuççuoglu) gördüklerimiz; kadının yalnız ve yoksul olması yüzünden başını sokacak bir eve ihtiyacı vardır, eşi iki yıl önce vefat etmiş olan erkek ise evi çekip çevirecek ve “ihtiyaçlarını” karşılayacak bir kadın istemektedir. Veysel’in kızı Betül (Gamze Demirbilek) ve onun karı kocanın tanışmasına vesile olan eşi (Erol Babaoğlu), sahildeki bir barın sahibi (Erdem Akakçe) ve geçici bir süre için köye yerleşen bir film eleştirmeninin (Fırat Tanış) dahil olacağı öykü, Suna’nın özgür kalma ve mutlu olma yolunda harcadığı çabayı ve bu arayışı sırasında yaşamak zorunda kalacaklarını anlatırken bize, hayli özgün bir karakter çıkaracaktır karşımıza.
Hayatlarının baharını geride bırakmış iki karakterin, farklı ihtiyaçlar nedeni ile bir araya gelmeleri ile kurulan aile yaşamı sıkça yaşanan bir durum. Bizde çoğunlukla imam nikâhı ile kurulan bu tür ailelerden birinin hikâyesini anlatıyor Çiğdem Sezgin kendi senaryosu ile. Öykü boyunca kullanılacak olan sade ve gerçekçi bir sinema dili ile anlatılan ilk sahnede Suna ve Veysel’in de bu çiftlerden biri olduğunu anlıyoruz; daha doğrusu, çift olmaya adım atmadan önceki son (ve muhtemelen) ilk konuşmalarına tanık oluyoruz. Hikâye ilerledikçe aralarındaki farklar yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlayacak ve kadın özgürlüğünü koruma çabası içinde sürekli yıpranacaktır. Sezgin öyküsünü anlatırken kendi senaryosundan bazen iyi bir destek alıyor ama aynı metnin kimi sıkıntılarını da yaşıyor açık bir şekilde. Özgün bir karakter yaratma becerisini Suna ile gösteren Sezgin, örneğin film eleştirmeni karakterinde tam tersi noktada duran bir zorlamaya başvurmuş. Ne bu eleştirmenin kendisi ne de onun Suna ile olan sahneleri ve konuşmaları ikna edici bir gerçekçiliğe sahip. Suna için yazılan geçmişteki kimi unsurlar bu ilişkiyi inandırıcı kılmak için eklenmiş ama kesinlikle böyle bir etkiye sahip değiller. “Travma ve özyıkım filmleri” üzerine çalışan bir eleştirmenin Suna ile olan konuşmaları, hatta bu konuşmalara giden yolun açılması seyirciyi ikna edebilecek bir içeriğe sahip değiller. Filmi 2019’da bir trafik kazasında yaşamını yitiren sinema eleştirmeni arkadaşı Cüneyt Cebenoyan’a ithaf ederek doğru ve şık bir jestte bulunmuş Sezgin ama öyküsündeki eleştirmen karakteri, Fırat Tanış’ın tuhaf bir soğukluğa sahip performansının da artırdığı bir rahatsız ediciliğe sahip ne yazık ki. Suna’nın “oyunculuk geçmişi” de açıklayamıyor problemleri.
Senaryonun bir başka sıkıntısı ise Veysel ile damadı arasındaki tartışmalar aracılığı ile neyin anlatılmak istendiğinin ve bunun öyküye ne kattığının anlaşılamaması. Saz çalarken gösterilen, savaşa karşı olduğunu vurgulayan, küçük oğluna hediye olarak oyuncak polis arabası alınmasına öfkelenen ve kayınpederi tarafından “devlet düşmanı” olmakla suçlanan ve anlaşılan solcu olan genç adamın bu niteliklerinin ne öyküye bir katkısı var ne de Suna’nın yaşadıkları ile herhangi bir ilgisi. Özgürlüğüne düşkün olan Suna’nın, hayatını iki farklı kişiye bu kadar rahat anlatmasını da ekleyince senaryonun sorunlarının arasına, Sezgin’in metni pek de başarılı görünmüyor. Buna karşılık aynı senaryo Suna üzerinden kesinlikle ilginç ve özgün bir karakter yaratmış ve kimi gerçekçilik sıkıntılarına rağmen, öyküsünü de çekici ve merak uyandırıcı kılmış bu karakterin. Ayrıca finaldeki “çöpü de atma” inceliğinin bir örneği olduğu gibi, iyi düşünülmüş pek çok ânı da var bu senaryonun. Yalın ve karakterinin tüm kimliğini üzerine geçirdiği performansı ile Nurcan Eren’in de çok önemli katkısı ile Suna kesinlikle çok orijinal bir yere sahip sinemamızda. “Ben sana âşık oldum” sahnesindeki çok kısa bir anda, yönetmenin kendisini öne çıkartmayan sinema dilinin de katkısı ile, büyülüyor Eren oyunculuğu ile.
İsviçre’de yaşayan, akademisyenlik ve orkestra şefliği de yapan Kemal Afşin’in “Chant du Berger du Mont Ararat” adlı eserini kullanmış filmi için Çiğdem Sezgin; kesinlikle çok güçlü ve insanın yüreğine dokunan melodilere sahip bir müzik çalışması bu. Ne var ki oyunculukların, kamera çalışmasının ve genel olarak sinema dilinin yalınlığına karşın, zaman zaman öykü için fazla dramatik duran tonlara sahip olduğunu da söylemek gerekiyor bu eserin. Suna’nın, aldığı karar gereği boyun eğdiği ya da eril bir bakışın sonucu olarak boyun eğdirildiği cinsellik sahnelerinde kameranın “duvarların dili olsa”yı çağrıştıracak şekilde kullanılması, -fazla doğrudan olsa da- kafes metaforu ve attığı her adım bir engele takılan bir kadını ona saygısını göstererek anlatması ile ilgiyi hak eden bir çalışma bu. Yönetmenin 2015 tarihli “Kasap Havası” ile başlayan kadın hikâyeleri üçlemesindeki ikinci film olan yapıt (son yapıt henüz çekilmeyen ve adı “Bir Mart Günü” olarak belirlenen çalışma olacak), yönetmenin “Türkiye Sinemasında Yoksun Kadın Temalı Filmler ve Suna Filminin Anatomisi” başlıklı yüksek lisans tezinin konusu olmasının da gösterdiği gibi, üzerinde düşünülmüş ve Türkiye’de kadının evlilik kurumundaki ve genel olarak toplumdaki sıkışmışlığı üzerinde düşünmeyi sağlayan önemli bir çalışma. Eleştirmen karakterinin ağzından duyduğumuz, “Başımıza gelen her şeyin sorumlusu biziz” cümlesinin, anlatılan öyküdeki dramı, hüznü ve Suna’nın aslında tüm kadınların sembolü olmasını “yanlış seçimlerimiz” yargısı ile etkisizleştirmesi ve meselenin “toplumsal düzen”le ilişkisini koparıp, “bireysel” boyutunu öne çıkarması ise tuhaf bir talihsizlik olmuş.