Tricheurs – Barbet Schroeder (1984)

“İşlerin kötüye gideceğine dair bir his var içimde. Ne zaman kumarda kazansam kötü bir şey oluyor”

Kumar tutkunu bir adam ve onunla partner olan bir kadının kazanma ve kaybetme hikâyeleri.

Filmde kumarhane yöneticisi olarak rol alan Steve Baës’in kitabından Baës, Barbet Schroeder ve Pascal Bonitzer tarafından uyarlanan, yönetmenliğini Schroeder’in üstlendiği bir Fransa, Almanya ve Portekiz ortak yapımı. Kaybettiğinde dünyanın güzelliğini gören, kazandığındaysa gördüklerini hiç kelimesi ile ifade eden bir kumar bağımlısının hikâyesini anlatan film sinemaya film eleştirmeni, daha sonra yapımcı ve oyuncu olarak giren ve bugüne dek on dört uzun metrajlı konulu film çeken İran asıllı İsviçreli sinemacı Barbet Schroeder’in bu türdeki dördüncü filmi. Önemli bir kısmı otellerin kumarhanelerinde geçen film Fransa, İtalya ve çoğunlukla da Portekiz’de çekilmiş. Hikâyeye ve karakterlere ısınmanızın gereğinden uzun sürdüğü film belki yeterince güçlü bir çalışma değil ama bir tutkunun insanları kendi kendini yok etmeye götürmesini ilginç bir şekilde anlatan ve bir parça -ve özellikle tercih edilmiş görünen- soğuk anlatımı ile hikâyeye ve kahramanlarına hep belli bir mesafede durarak seyircinin özdeşleşmesini engelleyen bir objektiflik havasının elde edildiği ilginç bir çalışma.

1962’de henüz 23 yaşındayken kurduğu ve özellikle Eric Rohmer’in filmlerinin yapımcılığını üstlenen “Les Films du Losange” adlı şirket ile sinemaya giriş yapan, ilk yönetmenlik çalışmasını bugün daha çok müziklerini Pink Floyd’un hazırlamış olması ile hatırlanan “More” (1969) ile gerçekleştiren Barbet Schroeder bir dönem Hollywood’da da çalışmış (“Barfly” (Bar Kelebeği – 1987), “Reversal of Fortune” (Talihin Dönüşü – 1990), vs.) İsviçreli bir sinemacı. 1984 tarihli bu filminde Schroeder, Elric (Jacques Dutronc) adındaki bir kumar bağımlısını ve bir casinoda tanıştığı ve kendisi ile hem hayatta hem oyunda (ve hilelerinde) partner olan Suzie (Bulle Ogier) adındaki kadını odağına alarak kumar dünyasının içine dalıyor ama bu dalma bir Hollywood filminden beklenecek hızlı tempolu, casino dünyasının gösterişli parıltısını ve görkemli yıkılışlarını vurgulayan bir şekilde olmuyor. Aksine bir parça soğuk bir dil ile anlatıyor hikâyesini yönetmen ve üç farklı ülkede geçmesine rağmen filmini özellikle bir kısa hikâye havasında tutuyor.

Açılışta Elric adını taşıyan karakteri deniz kenarındaki ilginç bir binadan çıkarken gösteriyor kamera; karanlık havada yürüyor adam ve ıssız bir noktaya geldiğinde kendini toprağa atarak “İşte, al hepsini” diye bağırıyor. Elric tüm parasını bir kez daha yitirmiştir casino’daki rulet masasında. Cebinde kalan tüm para ile sadece tek bir armut alabilir ancak ve bu sırada arka tarafında kocaman bir 7 rakamı olan kıyafet giyen bir kadınla karşılaşır. Bu onun için saatini rehin bırakarak aldığı para ile tekrar casino’ya dönüp, -elbette- 7 numaraya para koymak için bir işarettir ve kadın da onun hayatının bir parçası olacaktır bundan sonra. İki arkadaşı ile birlikte hile yaparak casino’larda kazanma peşinde olan Jorg (Kurt Raab) Erlic’i kendi hilelerine katılmaya ikna eder ve daha önce “Kumarbazım ben, hileci değil” diyen genç adamı başka bir dünyanın içine sokar. Film bu adamın kazandığında da kaybettiğinde de oynamaya devam etmesini ve buna neden olan tutkusunu görünür bir psikolojik analize girişmeden ve özel bir eğlendirme çabası içine girmeden eğlendiren bir şekilde anlatıyor. Final sahnesinde -belki de filmin en çekici yanı bu bölüm- kamera Erlic ve Suzie’yi uzaktan çekerek (daha doğrusu onların peşine takılmayarak) seyirciyi özellikle bu iki kumar tutkunu karakterden uzak tutuyor ve bir bakıma onların kaderlerinin onlara özgü olduğunu, onların farklı dünyaların insanları olduklarını söylüyor. Barbet Schroeder’in bu kumar tutkusu filminin oyunu ve ona yönelik tutkuyu analiz etme gibi bir niyeti yok, bunun yerine göstermeyi ve bu analizi -eğer istersek- bize bırakmayı tercih ediyor yönetmen. Bir sahnede Jorg karakterinin ağzından ilginç bir saptamada bulunuyor hikâye ve toplumun örneğin uyuşturucu bağımlıları ile kumar bağımlılarına farklı yaklaşmasının altını çiziyor; ilkinin kurbanı olanlara yardım etme çabası içinde olan toplumun ikincisinin kurbanlarını ise sadece eleştirdiğini ve aşağıladığını söylüyor Jorg.

Erlic ile Suzie arasındaki zaman sertleşen ve bozulan ilişki ve bu ilişkinin cinsellik boyutunu genel atmosfere uygun olarak mesafeli bir bakışla ele alıyor Schroeder ve seyirciyi bazen filmin pek lehine olmayacak bir mesafede tutuyor onların ilişkilerinin niteliğine. Aslında genel olarak filmin en önemli problemi de bu: Amerikan sinemasının kolaya kaçan, ucuz bakışından uzak dururken, bu bakışın yerine seyirciyi hikâyenin içine çekecek bir alternatif üretememek. Buna rağmen özellikle iki baş karakterin akllıca tasarladıkları hilenin işleyişini çekici bir tempo ve içerikle anlatmayı başarıyor film ve erkeğin ve kadının paralel anlarda yaşadıkları gerilimli anları seyirciyi tuzağa düşürerek (ve belki bir bakıma bu gerilimli anları klişe biçimde kullanan filmlere göndermede bulunacak şekilde kullanarak) doğru bir tercihte bulunuyor.

Jacques Dutronc ve Bulle Ogier’in karakterlerini Schroeder’in filmdeki yönetmenlik anlayışına uygun bir sadelik ve soğuklukla canlandırdıkları filmde Alman oyuncu Kurt Raab (Rainer Werner Fassbinder ile yaptığı filmlerle bilinen oyuncu filmden sadece dört yıl sonra AIDS’ten hayatını kaybetmiş) ve sondaki hileli oyunun parçası olan krupiyer rolündeki Portekizli oyuncu Virgilio Teixeira ise sağlam yardımcı karakter oyunculukları ile filme gerçekçilik ve keyif katıyorlar. Bir tutkunun komedisi olarak da tanımlayabileceğimiz film kaybeden karakterleri (ve aslında kaybettiğinde hayatı daha güzel gören karakterleri) anlatan, güçlü bir hikâyesi ve sinema anlayışı olmasa da 1980’lerin Avrupa sinemasından esintiler taşıyan ilginç bir çalışma özet olarak.

(“Cheaters”)

Reversal of Fortune – Barbet Schroeder (1990)

“Lehinize olan tek bir şey var: Kimse sizi sevmiyor”

Karısını öldürmeye teşebbüs etmekle suçlanan ve ilk duruşmada suçlu bulunan bir adamın temyiz savunmasını üstlenen bir avukatın hikâyesi.

Gerçek bir olayı anlatan senaryo suçlanan adamın savunmasını üstlenen avukat Alan M. Dershowitz’in kitabından bu çalışması ile Oscar ve Altın Küre ödüllerine aday gösterilen Nicholas Kazan tarafından yazılmış. Sinemaya Eric Rohmer, Godard ve Jacques Rivette’in yapımcılığı ile başlasa da özellikle 1990’lı yıllarda çektiği büyük bütçeli Hollywood filmleri ile tanınan Barbet Schroeder filmin yönetmenliğini üstlenmiş. Başroldeki Jeremy Irons’ın Oscar dahil pek çok ödül ile süslenen müthiş performansı ile zenginleşen film kimi çekici yanlarına karşın tam bir başarıya sahip olamayan ve bunda da filmin soğuk bir havadan kurtulamamış olmasının payının yüksek olduğu ama yine de görülmeyi hak eden bir çalışma.

Hollywood zenginleri anlatmayı sever; yoksullar ise ABD bağımsız sinemasının ilgi alanındadır. İşte bu hikâye de hem gerçek olması ile hem de açılış jeneriğinde karşımıza gelen müthiş malikânelerle vurgulandığı gibi zenginlere odaklı olması ile tam Hollywood’un ağız tadına uygun bir eser. Davanın avukatlığını üstlenen Dershowitz’in “Reversal of Fortune: Inside the von Bülow Case” adlı kitabından uyarlanan film doğal olarak avukat üzerinden anlatıyor hikâyeyi. Harvard’da hukuk profesörü de olan avukatımız gerçek hayatta da ünlülerin davalarını üstlenmesi ve kazanması ile biliniyor. Hikâye boyunca da onun savunma becerisinden öğrencilerinden kurduğu savunma ekibini etkin koordinasyonuna kadar pek çok başarısına tanık oluyoruz. Elbette araya bir de avukatımızın hümanizmine ikna olmamız için eklenmiş görünen, ölüme mahkum edilen iki siyah genci kurtarma çabası eklenmiş ki asıl hikâyemiz ile ilgisi olmayan ve boşlukta bırakılan bu yan hikâye avukatın reklamını yapmaktan başka bir işe yaramıyor. 1984 yılının değerleri ile saati 300 Dolar’a zengin adamın savunmasını üstlenen bir avukatın hümanizmasının vurgulanması da tam Hollywood usulü bir numara kuşkusuz.

Bitkisel hayattaki kadının (gerçek hayatta da 28 yıl süren bitkisel hayattan sonra ölmüş) konuşarak başlattığı hikaye kadının zaman zaman kısa yorumları ile sürüyor ve temel olarak avukatın kendisi dahil herkesin suçlu olduğuna inandığı adamın (karısının büyük servetinin kendisine kalması için öldürmeye çalıştığına inanılıyor) savunmasını üstlendikten sonra fikrinin (ve elbette seyircinin fikrinin) yavaş yavaş değişmesini anlatıyor. Jeremy Irons’ın müthiş inceliklerle canlandırdığı ve neden modern sinemanın en büyük oyuncularından biri olduğunu bir kez daha kanıtları ile gösterdiği karakterinin snopluğu, zaman zaman duygusuz denecek derecedeki soğukluğu ve hikâyenin bir mozaik olarak nitelendirebileceğimiz “kompleks” yapısı filmin hem lehine hem aleyhine işliyor açıkçası. Klasik bir Hollywood yaklaşımının altını ısrarla çizeceği, dramını seyircinin gözüne sokacağı ve daha düz bir anlatım ile aktaracağı hikâyeyi karşımıza getirirken, Schroeder tıpkı baş karakteri gibi “soğuk” bir tavrı benimsiyor. Bir başka deyişle Irons’ın performansının biçimi filmin de tarzını belirliyor. Filme ihtiyaç duyduğu ciddiyeti kazandıran bu yaklaşım öte yandan seyircinin filme yaklaşabilmesi için ihtiyacı olan sıcaklığı da dışarıda bırakıyor. Kadını başarı ile canlandıran Glenn Close’un Irons’ın aksine daha “sıcak” bir performans biçimi benimsemiş olması ise rolünün nispeten küçüklüğü nedeni ile filmi yeterince ısıtamamış.

Zenginlerin hayat biçimlerine, duygularına ve tavırlarına yansıyan yapaylığın eleştirisini yapmaya hayli müsait olan hikâyenin bu yanına çok az dokunuyor senaryomuz. Oysa iki siyah gencin davası avukatın hümanistliğinin göstergesinin sembolü olarak ve garnitür niyetine değil de paralelde anlatılan bir hikâye olarak kullanılsaymış, film zengin ve yoksul hayatların eleştirel bir karşılaştırması olarak da değer kazanabilirmiş. Ne var ki film böyle bir karşılaştırmayı hiç hedeflemiyor ve bunun yerine gerçeğin ne olduğu veya gerçeğin gerçekten bilinip bilenemeyeceği üzerine ilerlemeyi tercih ediyor ve bunu da sinemasal açıdan bakılırsa iyi yapıyor açıkçası. Senaryo yavaş yavaş ve birer birer gerçekleri (veya gerçeklerin farklı versiyonlarını) ortaya sererken gizem meraklılarını hayli tatmin edecek bir düzey tutturmayı başarıyor. Keşke hikâye zengin Amerikan sınıfının para ve hırs bağlantılı davranışlarını aktarırken bir parça daha “politik” bir tutum takınabilse ve seyirciden de bu tutumu daha açık talep etseymiş.

Amerikan sinemasının favorilerinden biridir mahkeme salonunda geçen filmler. Karşımızdaki ise duruşma salonuna –neyse ki- pek az uğruyor ve bizi bir tane daha avukat ile savcının zeka yarışını seyretmekten kurtarıyor. Bunun yerine sık sık başvurduğu geriye dönüşler ile davanın analizi üzerinden kuruyor yapısını ve burada da en büyük desteği Jeremy Irons’tan alıyor. Irons oyuncuyu büyük yapanın neler olduğunu adeta oyunculuk dersi verircesine tek tek sergiliyor. Vücut dili, yüzünün hiçbir mimiğe sahip değilken bile çok şey anlatmayı beceren ifadesi ve hatta kimi küçük mizah anlarına kaynaklık eden söz oyunları ile seyredeni büyülüyor. Yardımcı oyuncuların da başarılı olduğu filmde avukatı oynayan Ron Silver ise filmin tek enerji kaynağı olma rolünü başarı ile üstlenmiş görünüyor performansı ile. Keşke sorularını daha açık sorsa (aslında keşke soruları olsa demek daha doğru sanırım) ve sordurtsa dedirten film yine de başta Irons’ın oyunu ve oluşturmayı başardığı gizemi ile ilgiyi hak eden bir çalışma özetle.

(“Talihin Dönüşü”)