“Mutlu musun yoksa mutlu numarası mı yapıyorsun?”
Zengin ve eşiyle mutlu bir yaşama sahip görünen genç ve hamile bir kadının yabancı cisimler yutmaya başlaması ile ortaya çıkan bir sırrın ve onunla yüzleşilmesinin hikâyesi.
Carlo Mirabella-Davis’in kendi senaryosundan çektiği bir ABD ve Fransa yapımı. Üzeri örtülmüş bir sırrın getirdiği yükün yalnızlık ve duygusal baskıyla birleşmesiyle yaşananları anlatan hikâye, başroldeki Haley Bennett’ın güç bir rolün altından ustalıkla kalkmasını sağlayan performansı, görünenin her zaman bir şeyleri gizlediğini hatırlatan iyi yazılmış öyküsü ve yönetmenin seyirciyi bir yandan rahatsız ederken diğer yandan da elinde tutmayı başaran mizanseni ile ilgiyi hak eden bir çalışma. Son dönemin önemli kadın hikâyelerinden biri olan yapıt, yüzleşmenin başlamasıyla birlikte sinema dilinin daha anaakıma dönmesi ile bir parça güç kaybediyor ama yine de ilginç ve başarılı bir film karşımızdaki.
Hunter (Haley Bennett) zengin ve başarılı bir ailenin gelinidir ve şık evinde rahat bir yaşamı vardır. Kocası (Austin Stowell) yakışıklı ve başarılı bir genç iş adamıdır ve eşine kontrolcü bir ilgi ile yaklaşmaktadır. Hunter’ın hamileliğini kutlamak için gidilen yemekte eşi ve ailesinin, talep üzerine ve isteksizce anlatmaya başladığı hikâyesine gösterdikleri ilgisizlikle başlayan bir kırılma, kadının küçük objeleri yutmaya başlaması ile devam eder. Gittikçe artan ve dizginlenemeyen bu semptom kadının geçmişindeki bir sırrı da ortaya çıkaracak ve onu bir yol ayrımına getirecektir.
Hunter’ın şık, steril, rahat ve mutlu yaşamında yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu daha ilk sahneden hissetttiriyor bize film. Kadının yalnız ve sessiz görüntüleri ve şıklığın hep bir yapaylığı da barındırması, “Sen benim hayatımın ışığısın” sözünün üzerini örtemediği bir mutsuzluğu ima ediyor. Hunter ve eşinin evlerindeki cam ağırlıklı dekorasyon gördüklerimizin bir yuvadan çok, yapay bir tablonun sergilendiği bir vitrine ait olduğunu söylüyor sanki; adeta eşi ve ailesi bir mutlu yuva tablosu çizmiş ve Hunter’ı da güzelliği ve gençliği ile bu tabloyu tamamlayan bir nesne olarak kullanmıştır. Nathan Halpern’ın hafif bir gerilim içeren ve kötü bir önseziyi çağrıştıran müziği de tüm bu duyguları destekleyen ve artıran melodileri ile bütünlüyor bu görüntüyü. Kadının yukarıda anılan yemekte kendisinin bir anda dışlanmasından sonra bir bardaktaki buz küplerini yiyerek etrafını şaşırtması ile masum bir örneğini gördüğümüz sendromun asıl örnekleri, kayınvalidesinin kendisine hediye ettiği “A Talent for Joy” (Mutlu Olma Yeteneği) adlı kitaptaki “Her gün beklenmedik bir şey yap ve kendini yeni şeyler denemeye zorla” önerisini uygulamaya başlamasından sonra çıkıyor ortaya. Bir “kişisel gelişim” kitabıdır bu kayınvalidenin tanımına göre ve anlaşılan Carlo Mirabella-Davis bu modern beyaz yakalı inancıyla ilgili eleştirisini de sıkıştırmış öyküsüne. Onun Suriyeli bakıcının ağzından yazdığı, “Savaşta olsaydınız aklınızla sorununuz olmazdı. İnsanın, üzerine ateş edilirken zihinsel sorun yaşayacak zamanı kalmıyor” sözleriyse açıkçası bir ikilem yaratıyor. Her türlü ideolojiden muaf, “tarihin sonu”nu yaşayan Batı toplumlarında mutsuz beyaz yakalıların “kuantum” saçmalıkları ile çözüm bulmaya başladıkları sözde sorunlarının anlamsızlığını vurgulaması açısından doğru olan bu ifade burada bir parça sorunlu duruyor; çünkü Hunter’ın geçmişindeki gerçek bir travmanın nedeni olduğu bir sorun söz konusu burada. Kadının o şık evde bir güzel nesne olarak konumlandırılması ve sadece kocasının ailesi ve çevresi ile var olabilmesi sorunu da var ve önemli elbette ama senaryo ortaya çıkan sırla birlikte başka bir noktaya kayarak zayıflatıyor bu meseleyi.
Finalde Hunter’ın az önce ayrıldığı bir genel tuvaletin kadınlar bölümünün sabit bir kamera ile çekilen görüntülerini izliyoruz. Seyrettiğimizin bir kadının ve onun üzerinden tüm kadınların hikâyesi olduğunu çok iyi anlatıyor bu sahne. Kahramanımızın yaptığı seçim de benzer şekilde bu sahnenin manifestosunun bir parçası olarak önemli ve doğru görünüyor. Bir kadının kendisini zincirleyen geçmişinden ve sınırlayan bugününden sıyrılıp geleceğini bulmasının hikâyesi olarak tanımlayabileceğimiz filmde bu kadını canlandıran Haley Bennett’ın peformansı da bu manifestoya gerçeklik katıyor ve güçlendiriyor onu. Öykünün başlarındaki sevimli ve alçak sesle konuşan kadın profilinden yavaş yavaş sıyrılarak, finalde farklı bir bireye dönüşmesini dizginlenmiş bir performansla ve etkileyici bir sahicilikle canlandırıyor oyuncu. Birden fazla sahnesinde -özellikle hassas ruhlu- seyircileri rahatsız edebilecek görüntüler karşımıza getiren filmde Carlo Mirabella-Davis’in senaryosunda yukarıda anılanlar dışında başka seçimler de tartışmaya açık. Örneğin “Bana sarılır mısın?” sahnesi ilk kez yaşandığında ve özellikle iki taraftan kendisinden beklenmeyenin teşekkürü ile sonuçlanmasıyla çok şey söylüyor bize; ama talebin sahibinin samimiyeti olmadığının ikinci bir sahne ile gösterilmesi gereksiz bir vurgu olarak görünüyor.
Halpern’in zaman zaman eskileri hatırlatan gerilim türündeki müzikleri Hunter’ın kırılgan ve gergin psikolojik durumunu başarıyla yansıtırken, soundtrack için seçilen şarkılar onun yaşadığı evin steril, yapay ve kusursuz görünümüyle bir tezat oluşturuyor ve hipnotik bir hava veriyor kadının öyküsüne. Carlo Mirabella-Davis, senaryosunu çok zor bir evlilik hayatı olan ve bunun sonucunda saplantılı bir şekilde sürekli el yıkayan büyükannesinden esinlenerek yazdığı filmininin, izleyicisini “korkutmasını, güldürmesini, ağlatmasını ve psikolojik açıdan rahatlatıcı bir deneyimi teşvik etmesi”ni hedeflediğini söylemiş; bunu söylerken her bir deneyimin dozunda tutulmuş halini ve doğrudan olmaktan çok, ima edilmişini kastetmiş muhtemelen. Örneğin burada, bir komedi filminde görülecek türden bir güldürmeye değil, belki bir kara komedide rastlanacak türde olanına ulaşılmaya çalışılmış. Tüm bu hedeflerden en çok erişileni ise ağlatma sözcüğü ile ifade edilen dram türü olabilmiş görünüyor; diğerlerindeyse açıkçası bir parça eksik kalınmış. Hunter’ın, dramının karşılığı olan cesur kararı alabilmesi elbette rahatlatıcı örneğin ama bu sonuca kadar rahatsız edici anlarla karşı karşıya kalıyor seyirci çoğunlukla.
Filmin görsel alandaki başarısının en önemli örneklerinden biri, Hunter’ın yuttuğu nesneleri birer sıradan obje olmaktan çıkarıp, onlara neredeyse yaşam veren tercihler. Başlangıçta genellikle sabit kamera kullanan görüntü yönetmeni Katelin Arizmendi’nin, öykü ilerledikçe ve Hunter’ın mücadelesi şekillenmeye başladıktan sonra zaman zaman el kamerasına başvurması ve alan derinliğinin çok azaltıldığı yakın plan çekimlere yönelmesi de oldukça başarılı bir sonuç vermiş. Böylece Hunter’ın objeleri yuttuğu sahnelerdeki rahatsız edicilikte eylemin kendisi kadar o anlardaki görsel çalışma da önemli bir rol oynuyor. Hunter’ın yaşadığı evdeki set tasarımında 1950’lerin filmlerinin, özellikle de Douglas Sirk’ün melodramlarında gördüğümüz türden bir steril şıklığın yaratılmış olması da hayli önemli ve kadının adeta bir nesne olarak yerleştirildiği evdeki konumunu görsel açıdan hayli güçlendiriyor. İşte bu konumlandırmaya karşı çıkan ve varlığını bir nesneninki olmaktan çıkarıp, özgür ve güçlü bir kadınınkine dönüştürmeye çalışan, bunun ilk aracı olarak da bedenini dilediği gibi kullanma hakkı olduğunu gösteren bir eyleme başlayan Hunter’in yuttuğu son nesnenin sembolik önemini de analım ve kimi eksikliklerine karşın, filmin son dönemin ilginç yapıtlarından biri olarak ilgiyi kesinlikle hak ettiğini belirtelim.
(“Saplantı”)