Zhong Hua Zhang Fu – Chia-Liang Liu (1978)

“Japonya’da da dövüş sanatları olduğunu duydum ama uzun bir geçmişi olan bu sanatlar Çin kökenlidir. Çin kung fu’su dünya çapında ünlüdür, Japon dövüş sanatları ise nispeten önemsizdir. Çin kung fu’sunun daha iyi olduğu kanıtlanmıştır. Japonya’ya döndüğünde yeteneklerini geliştirmiş olmalısın. Hangi dövüş sanatını kullanırsan kullan, benimle bir müsabakaya girersen ve tek bir kategoride bile kazanırsan mağlubiyeti kabul edeceğim”

Japon bir kadınla Çinli bir adamın evliliğinin, iki ülkenin kültürleri ve özellikle de dövüş sanatları üzerinden yaşanan tartışmalar yüzünden tehlikeye girmesi ile yaşananların hikâyesi.

Senaryosunu Kuang Ni takma adı ile çalışan Cong Ni’nin yazdığı, yönetmenliğini Chia-Liang Liu adını da kullanan Lau Kar-leung’un yaptığı bir Hong Kong filmi. Hong Kong sinemasının özellikle dövüş sanatı fimlerinde sıkça rastlanan, farklı isimler kullanmanın örneklerinden biri olan yapıt elbette öncelikle “dövüş sanatları”ndan hoşlananlar için. Özellikle 1970 ve 80’lerde bizde olduğu gibi dünyanın pek çok ülkesinde epey ilgi toplayan ve bugün de fanatikleri olan türün önde gelen örneklerinden biri olan çalışma beklenen ve sevenlerinin de talep edeceği pek çok dövüş sahnesine sahip ve bu açıdan tatmin de ediyor seyircisini; ama filme ek bir boyut katan unsur, Çin ve Japonya arasındaki geleneksel çatışmayı öyküsünün odak noktasına yerleştirmesi, daha önceki yapıtların aksine bunu “daha az milliyetçi” bir tutumla gerçekleştirmesi ve geleneksel Japon dövüş sanatının örneklerini de birer birer seyircinin karşısına çıkarması olmuş.

Filmin ilk dört dakikası açılış jeneriğinden önce geliyor karşımıza. Hong Konglu Ho Tao (sinemada Gordon Liu Chia-hui takma adını kullanan Sin Kam-hei) çocukluğundan tanıdığı ve o dönemde aileler arasında yapılan anlaşma ile evlenmelerine karar verilmiş olan Japon Kung Zi’nin (Yuka Mizuno) gelmek üzere olmasından dolayı tepkilidir. Japonya’da ticaret yapan ve Kung Zi’nin babası ile ortak işleri de olan babası (Ching Miao) getirmiştir kızı ama “çocukluğunda çirkin” olan genç kadın ile evlenmeye kesinlikle karşıdır genç adam (“Zorla evlendirilmektense ölmeyi yeğlerim”). Ne var ki Kung Zi çok güzel bir kadın olmuştur ve onu görür görmez evliliğe yürekten bir evet der Ho Tao! Bu evlilik için düzenlenen tören ise ilk çatışmanın kültürel bir bağlamda ortaya çıkmasına neden olur; Çinli kadın misafirler gelinin beyaz giymesini kınarlar çünkü bu uğursuzluk demektir ve yeni gelin kayınpederinin önünde 3 kez eğilmeyi ancak ikinci denemede gerçekleştirir. Ho Tao Çin dövüş sanatlarının uzmanıdır ama Kung Zi de aynı sanatın Japon versiyonunda iddialıdır. Hangi sanatın daha iyi olduğu konusunda aralarında çıkan tartışma, içinde romantizmin ve özellikle Ho Tao’nun yardımcısı Chow Kan (Cheng Hong-Yip) üzerinden yaratılan mizahın da olduğu, elbette bol dövüşmeli bir öykünün doğmasına neden olacaktır. Bu öyküde onur, aşk, kıskançlık, intikam, hırs ve milliyetçilik baş köşeleri tutarken, şık koreografili dövüş sahneleri de meraklısını tatmin edecektir.

Film 1978’de çekilmiş ve İkinci Dünya Savaşı’nın üzerinden henüz 33 yıl geçmiştir sadece ve o savaşta kaybeden tarafta olan Japonya, kazanan tarafta olan Çin’e karşı çok kötü savaş suçları işlemiştir. Her ne kadar Hong Kong 1978’de İngiliz kolonisi olsa da ve hatta ülke halkı Çin’e bağlanmayı (1997’de gerçekleşen bu işlemde Çin hükümeti takip eden 50 yıl boyunca Hong Kong’a ekonomik ve politik açından farklı bir statüyü taahhüt etti) pek de arzu ile beklemese de, ülkenin sinema endüstrisinde de kendisini gösterdiği gibi kültürel ve tarihi açıdan bir bağlılık vardı Çin’e karşı. Hong Kong sinemasında bunun karşılığı Japonların öykülerde kötü karakterler olarak hayat bulması oldu; zalim, sinsi ve korkaktı Japonlar genellikle Hong Kong filmlerinde. Lau Kar-leung’un filmi, ilk örnek olmasa da, işte bu filmlerden farklı bir yerde durması ile dikkat çekiyor. Elbette asıl kahramanlıklar Hong Konglulardan geliyor, Çin dövüş sanatı Japonlarınkinden daha çekici ve üstün olarak gösteriliyor ve ikili çarpışmalarda hileye başvuran da yine Japon karakterler oluyor; ama yine de filmin, dönemdaşlarından çok daha hoşgörülü ve yapıcı olduğunu görüyoruz.

İlk yarısında mizah unsurlarına daha fazla yer veren filmin ikinci yarısı ise peş peşe farklı ikili mücadeleleri anlatıyor ve türün fanatiklerine heyecanlı, koreografisi çekici ve eğlenceli dövüşler seyretme imkânı sağlıyor. Bu dövüşlerin her biri farklı Çin ve Japon tekniklerinin ve silahlarının çatışması aslında; örneğin uzun kılıçların kullanıldığı dövüşte Japon “katana”sı ile Çin “jian”ı kapışıyor, kısa kılıçla yapılanda ise Japonların “ninjato”sunun karşısına Çinlilerin “dao”su çıkıyor ya da kökeni Çin ve Japon olan “karate” ile Çinlilerin “sarhoş yumruk” tekniği karşı karşıya geliyor. Tüm bu ikili kapışmalar sadece farklı tekniklerin değil, Çin ve Japonya’nın kavgası olarak da kullanılıyor ve film için -benzerleri ile kıyaslandığında tonu daha az olsa da- bir Çin milliyetçiliğinin aracı işlevi görüyor.

Yönetmenin kendisinin de sarhoş kung fu ustası So olarak çok eğlenceli bir performans verdiği filmin Japon eleştirisi , dozu azaltılmış olsa bile, yine de oldukça belirgin ve bunların çoğu, öykünün kahramanı Ho Tao’nun ağzından dile getirilen sözlerle hayat buluyor. Ho Tao Çinli kadınların kung fu yaparken edepli davranmaya özen gösterdiğini (“Çinli kadınlar tekme attıklarında, düşmanları bu tekmeleri görmez; çok terbiyeli ve düzeylidirler”), oysa karısının da yaptığı gibi Japonların buna hiç önem vermediğini söylüyor örneğin. Bir Japon karakter, “önemli olan kazanmaktır” diyerek hileye başvurmayı normalleştirirken, Çinliden “Ona şüphe yok ama kullandığın yöntem de önemli” cevabını alıyor ve etik ilkeler hatırlatılıyor kendisine. Film ayrıca Japon silahları gibi, alfabesinin de Çin kökenli olduğunu dile getirmeyi ihmal etmiyor ve işte bu ve benzeri örneklerle her alanda Çin’in üstünlüğünü vurguluyor. Özellikle eleştirilen ise japonların Ninjutsu tekniği oluyor ve rakibini pusuya düşürme, onu aldatma yöntemlerinin altı hep etik dışı unsurlar olarak çiziliyor. Tüm bunlara rağmen, başta son bölümlerde gördüklerimiz olmak üzere ve arada bir de olsa, senaryo barışçıl ve ön yargılardan uzak söylem ve eylemler de içermiş ve bu da onu farklı kılmaya yetiyor.

Filmdeki çatışma sadece Çin ve Japon kültürleri üzerinden değil, aynı zamanda kadın ve erkek cinsiyetleri üzerinden de inşa edilmiş. Her ne kadar eşi tarafından edep(sizlik) ile ilişkilendirilse de, kadının özgür davranışları dikkat çekiyor öyküde ve aralarında kimi eğlenceli olanları da olmak üzere, farklı çekişme alanları tarafların cinsiyet farklılığına dayandırılmış. Buradaki denge, yukarıda belirtilen, Japon karakterlere saygı gösterme özgünlüğünde olduğu gibi, yine de geleneksel olanın lehine bozulmuş ama; Ho Tao her zaman daha aklı başında kararlar veren ve karı kocanın tüm kapışmalarında olduğu gibi hep kazanan taraf oluyor. Ho Tao’nun başına gelen ve genellikle eğlenceli sıkıntıların nedeni ise, kendisinden çok yardımcısının yanlış müdahalelerinden kaynaklanıyor.

Bu tür filmlerin hemen hepsinde olduğu gibi peş peşe pek çok ikili mücadelenin en önemlisi ve en zorlusu finalde karşımıza çıkıyor ve Japon ninjutsu uzmanı Takeno (Yasuaki Kurata) ile Hong Konglu Ho Tao sonu sürprizli ve uzun bir dövüş için kapışıyorlar. Başta “sarhoş yumruğu” tekniğini, ustasına fark ettirmeden öğrenme sahnesi, tüm final bölümü ve, Ho Tao ve eşinin ülkelerinin “gizli silahlar”ını kulanarak kapıştıkları sahne olmak üzere tüm dövüş bölümleri çekici koreografileri ve zaman zaman dansı andıran hareketleri ve eğlenceleri ile seyircinin beklentisini karşılıyor. Hong Kong sinemasının bizde zamanında “karate filmleri” olarak ve yanlış bir genelleme ile tanımlanan yapıtlarında yavaşlatılmış gösterimlere sık sık başvurulur ve dövüş sanatlarını icra edenlerin estetik başarılarının altı çizilir özellikle. Burada ise çok az başvurulmuş bu tercihe nedense ve çok da kısa tutulmuş bu anlar; ama yine de işte bu anların bazıları “şiddetin estetiği”ni bize geçirmeyi başaracak şekilde doğru noktalarda kullanılmış.

Başroldeki Sin Kam-hei’nin çizgi fim karakterlerininkini andıran mimiklerle oynadığı film doğal olarak beden hareketlerinin ya da kullanılan silahların yarattığı sesleri taklit eden efektlerle dolu baştan sona; alışık olmayanlar için fazla gürültülü gelebilir sonuç ama meraklıları için bu türden yapıtların olmazsa olmaz bir işitsel boyut bu kuşkusuz. 1970 – 82 arasında onlarca filme müzikler hazırlayan Yung-Yu Chen’in buradaki çalışması da ağırlıklı olarak geleneksel Çin ezgilerinin havasını taşıyor ama özellikle bazı gerilimli sahnelerde Batılı tonlara da sahip olması ile de dikkat çekiyor. Yönetmenin hiçbir dövüşün ölümle sonuçlanmaması kararını alarak türün diğer örneklerinden farklılaştırdığı ve uzak geçmişte değil, 1930’larda geçmesi ile de bu farklılığı destekleyen film naif hikâyesi ve adeta bir “dövüş sanatları antolojisi” olarak nitelenebilecek içeriği ile türünün meraklılarının kesinlikle ilgisini çekecektir. Bazı düşmanlıkların ön yargılardan ve diğerini tanımamaktan kaynaklandığını vurgulayan unsurları ise ek bir bonusu filmin.

(“Challenge of the Ninja” – “Shaolin vs. Ninja” – “Shaolin Challenges Ninja” – “Şaolin Ninja’ya Karşı”)

Wu Lang Ba Gua Gun – Chia-Liang Liu (1984)

“Tapınağımız bir sığınaktır, senin yerin ise savaş alanı”

Savaş alanında düşmanla çarpışırken, alçak bir planla imparatorun gözünde vatan haini durumuna düşürülen bir ailenin, hayatta kalan iki çocuğunun intikam hikâyesi.

Senaryosunu Chia-Liang Liu ve Kuang Ni’nin yazdığı, yönetmenliğini Chia-Liang Liu’nun yaptığı bir Hong Kong filmi. Bizde -yanlış da olsa- kaba bir genelleme ile “karate filmleri” başlığı altında toplanan ve özellikle 1970’li ve 80’li yıllarda hayli popüler olan türdeki yapıt, gerçek adı Lau Kar-Leung olan yönetmenin en çok bilinen çalışmalarından biri. İntikam, sadakat, ihanet, fedakârlık, dövüş sanatlarında ustalık ve budist keşişlerin dünyası ile günlük hayatın çatışmasından doğan farklılıklar gibi türün hemen tüm unsurlarını barındıran yapıt, meraklısını hikâyenin önemli bir kısmına yayılan dövüş sahneleri ve bu sahnelerdeki çekici koreografisi ile kesinlikle tatmin eden bir çalışma. Kadın karakterleri de macerasının önemli birer parçası yapan ve Çin tarihindeki önemli bir yeri olan Yang ailesi hakkındaki efsanelerden yola çıkan yapıt ilgiyi hak eden bir “karate filmi”.

Bir kehanetle açılıyor film: “Yedi gitti, altı döndü” diyen bu kehaneti Yang ailesindeki anne o sırada babaları ile birlikte savaşta olan yedi çocuğundan birinin öleceğine yorar. Stüdyoda çekildiği açık olan savaş alanına geçtiğimizde bu yedi kardeşi düşman Tatarlara karşı yiğitçe dövüşürken görüyoruz. Yang ailesi tam bir sadakat gösterdikleri imparatorun ve halkın gözünde çok saygın bir konumdadır ama savaş alanında kendi taraflarından ihanete uğrarlar ve vatan haini konumuna düştükleri gibi; yedi kardeşten beşi ve baba hayatlarını kaybederler kahramanca dövüşürken. Tıpkı daha sonra tanışacağımız kız kardeşleri gibi, isimlerini değil sıra numaralarını bildiğimiz kardeşlerden Beşinci Kardeş kaybolurken, Altıncı Kardeş aklını yitirmiş bir halde döner evine. Hikâyenin bundan sonrası Beşinci Kardeş’in, ret edilse de sığındığı manastırdaki günleri ve ailesinin onu bulma ve imparatora hain olmadıklarını anlatabilme mücadelesi olarak yaşanacaktır. Bu hikâye elbette bol bol dövüş sahnesi ve bu sahnelerin çekici koreografileri ile anlatılacaktır ve meraklısı için de kesinlikle tatmin edici bir sonuç çıkacaktır ortaya.

Bir kişiye karşı onlarcasının olduğu dövüş sahneleri, filmin 1982’den beri düzenlenmekte olan Hong Kong Sinema Ödülleri’nde “En İyi Aksiyon Koreografisi” dalındaki adaylığının bir kanıtı olduğu çok başarılı koreografilere sahip. Her türlü akrobatik harekete tanık olduğumuz bu sahneler filmin süresinin önemli bir kısmına yayılmış ve sürekli atılan naralar, ok/mızrak sesleri ve tüm karakterlerin fiziksel becerilerini ortaya koydukları beden hareketleri bu tür filmleri sevmeyenleri yorabilecek kadar yoğun ama sonuçta bu tür sinema yapıtlarını sevenlerin aradığı tam da bunlar; dolayısı ile türünün gereklerini kesinlikle karşılıyor bu film. Chia-Liang Liu’nun yönetmenlik çalışması tam da olması gerektiği gibi ve senaryonun kendisine sunduğu olanakları başarı ile değerlendiriyor sinemacı. Savaş alanından evine sağ ama tanık oldukları nedeni ile ruhsal dengesini kaybetmiş olarak dönen Altıncı Kardeş’in, annesi ve kız kardeşlerine beş kardeşinin ve babalarının ölüm şekillerini anlattığı sahnedeki vurgu ve doğrudanlık hikâye boyunca hep korunmuş ve imaya hiç başvurmadan olan bitenleri hiç sakınmadan göstermiş bize yönetmen. Babanın ölüm şekli bir abartı örneği olarak görülebilir belki pek çok seyirci tarafından ama Çin tarihinde Yang ailesinin bu ferdinin ölümünün tam da bu şekilde anlatıldığını bilmekte yarar var.

Savaş meydanından sağ kurtulan Beşinci Kardeş’in “Bir münzevi gibi yaşayıp, doğru zamanı bekleme” kararı ile gittiği Budist manastırında geçen bölümler az da olsa bir mizah yaratmak için de kullanılıyor ama ağırlıklı olarak, benzeri pek çok filmde olduğu gibi, dünyevî meselelerle manastırdakki keşişlerin yaşamlarının çatışması üzerinden ilerliyor. Başrahip, Beşinci Kardeş’e “Senin kalbin dünyevî meselelerde” diyerek, onun keşiş olup manastırda kalma talebini defalarca ret ediyor ve senaryo bu iki ayrı dünyadakilerin farklılıkları üzerine pek çok örnek veriyor bize. Bunlardan birinde manastırdaki keşişlerin dövüş eğitimlerinde kullanılan mekanik kurt heykellerini görüyoruz. Beşinci Kardeş kurtlarla savaşırken onların nasıl öldürülebileceğini ve öldürülmezlerse daha tehlikeli olacaklarını anlatırken, başrahip öldürmenin kendi inançlarına aykırı olduğunu ve stratejilerinin saldıran kurtların dişlerini dökmek olduğunu söyleyerek itiraz ediyor ona. Türün diğer hemen tüm örneklerinde olduğu gibi, senaryo iki farklı dünyadan birinin tarafını tutmuyor gibi görünüyor ama sonuçta “kahraman”ın intikam arayışı hikâyenin asıl çekici yanı olduğu için öne çıkan onun değerleri ve yolu oluyor çoğunlukla. Burada da benzer bir durum var ve hatta ruhanî dünyayı dünyevî olandaki mücadelenin parçası yaparak daha da ileri gidiyor bu konuda. Kahramanın ruhsal ve fiziksel gelişim süreci zayıf bırakılmış ve üzerinde hemen hiç durulmamış ama yine de mekanik kurt sahnesinden (“sert bir dans”ın koreografisine sahip olan sahne özellikle hayli etkileyici) süs havuzundaki taşlar üzerindeki eğitime kadar oldukça çekici anlar geliyor karşımıza yine de.

Farklı fedakârlık ve cesaret gösterileri ile dolu olan filmin dövüş sahnelerini farklı kılan tercihler var. Bunlardan biri iki kız kardeşin ve annenin de iyi birer dövüşçü olarak resmedilmeleri ve kızlardan Sekizinci Kardeş’in öykünün sonlarında üstlendiği önemli bir rolle, erkek ağırlıklı hikâyeye yeni bir boyut katması. Aslında senaryonun ilk hâlinde yapılmak zorunda kalınan bir değişikliğin sonucu olarak da ortaya çıkmış bu “feminist” resim; Altıncı Kardeş’i oynayan Sheng Fu çekimler devam ederken geçirdiği bir trafik kazasında hayatını kaybedince, senaryoda onunla ilgili bölümler Beşinci Kardeş’e ve Sekizinci Kardeş’e kaydırılarak yeniden yazılmışlar. Dövüş sahnelerinin diğer farklılıkları ise, akrobasinin dozunun da artırılması ve çeşitli objelerin (mekanik kurtlar, bambu sırıklar, mızraklar, ipler, tabutlar ve hatta yer minderleri vs.) bu akrobasinin önemli birer parçası olarak kullanılması. Oldukça yaratıcı ve orijinal görüntüler getiriyor karşımıza film böylece ve bu görüntüleri tasarlayanları takdir etmeyi gerekli kılıyor.

Karakterlerin özellikle duygularının yoğun olduğu sahnelerde oyuncuların, mimiklerini vurgulu bir şekilde kullandığı ve çizgi romanları hatırlattığı filmde Sheng Fu (Altıncı Kardeş), Kara Wai (Sekizinci Kardeş) ve Chia-Hui Liu (Beşinci Kardeş) hikâyedeki rolleri nedeni ile öne çıkarken, filmin asıl yıldızı senaryonun zorunlu revizyonundan sonra rolünün ağırlığı daha da artan Liu olmuş. İrili ufaklı rollerdeki tüm oyuncularda da gördüğümüz ve bedenlerin ustalıklı kullanımına dayanan performansların en etkileyicisini sunuyor oyuncu ve “saç kazıma” sahnesinde olduğu gibi dramatik anların da hakkını veriyor. Beşinci kardeşin, ailesinin mızrak oyunları ile manastırın sırık oyunlarını birleştirerek adeta yeni bir dövüş stili icat ettiği ve bunu eğlenceli ve heyecanlı bölümlerin ana unsuru yaptığı filmin pek çok sahnesi, yapıtın Shaw Kardeşler şirketinin en güçlü dönemlerine ait olmamasının da sonucu olarak, stüdyoda çekilmiş ama renkli ve egzotik dekorlar bunu bir problem olmaktan çıkarmış. Jenerikte Stephen Shing adı ile yer alan Chin-Yung Shing (Hong Kong sinema sektöründe çalışanların kafa karıştıran, birden fazla isim kullanma geleneği!) imzalı müziklerin; tüm o naralar, tekmeler ve objelerden çıkan sesler arasında çok öne çık(a)madan hikâyeye katkı sağladığı film meraklısının ilgi ile seyredeceği bir yapıt olmayı başarmış, özetlemek gerekirse.

(“The Invincible Pole Fighters” – “Invincible Pole Fighter” – “The Eight Diagram Pole Fighter” – “Görünmez Savaşçı”)

Shao Lin San Shi Liu Fang – Chia-Liang Liu (1978)

“Keşke okumak yerine kungfu öğrenseydim”

Ülkesini işgal eden zalim bir yönetime karşı mücadele etmek için Shaolin tapınağı’nda kungfu sanatının tüm inceliklerini öğrenmeye çalışan bir genç adamın hikâyesi.

Senaryosunu Kuang Ni takma adı ile çalışan Cong Ni’nin yazdığı, yönetmenliğini Chia-Liang Liu adını da kullanan Lau Kar-leung’un yaptığı bir Hong Kong filmi. Bizde özellikle 1970’li yıllarda bolca gösterilen ve ilgi gören, çoğu Hong Kong kökenli “dövüş filmleri”nin en önemli örneklerinden biri olan yapıt, bu türdeki pek çok eserde imzası olan Shaw Kardeşler Stüdyosu’nun prodüksiyonu olarak da ilgiyi hak eden bir çalışma. Klasik dövüş sahnelerini de elbette içermesine rağmen, iki saate yakın süresinin önemli bir kısmını Shaolin tapınağı’ndaki eğitim sürecine ayıran yapıt, bu seçimi ile de farklılaşan, türün başta intikam olmak üzere pek çok ortak temasını içeren, dövüşlerin koreografisinin başarılı olduğu ve bol ses efektli dövüş sahnelerinden hoşlananları kesinlikle tatmin edecek bir çalışma. “Dışarıda fırtına koparken, bir manastırda huzur içinde yaşama”nın anlamı üzerinden, içe kapanmakla mücadelenin doğrudan parçası olmak gibi iki zıt konum arasındaki çelişkiyi tartışmaya açarak düşünsek bir boyuta da sahip olmak gibi bir artısı da olan önemli bir film.

Üç Çinli kardeşin 1958’de kurduğu Shaw Kardeşler Stüdyosu 1960’ların başlarında Asya kıtasının en büyük yapımcı şirketi olmayı başarmıştı. Amerikan Stüdyo sisteminden yola çıkan şirket, pek çok oyuncu ve yönetmenle sadece kendileri ile çalışmalarını garanti edecek anlaşmalar imzalayarak ve oyuncularla yönetmenleri “eşleyerek” bölgedeki rakiplerinden farklı bir yola saparak öne çıkmıştı. Şirketin başarılarından biri de hem geniş kitlelerin sadece Asya’da değil, tüm dünyada ilgisini çekecek popüler yapımlar üretebilmesi hem de 1962’de Cannes’da Altın Palmiye için yarışan ve jüriden görüntüleri ile teknik ödül alan “Yang Kwei Fei” (Yönetmen: Li Han Hsiang) gibi sanatsal değeri olan örnekleri de sinemaseverlere sunabilmesiydi. Günümüzün önemli sinemacılarından olan ve gerek senaryoları gerekse yönetmenliği ile Shaw Kardeşler’in yapımlarından bolca ilham alan Quentin Tarantino o filmlere olan saygısını “Kill Bill” serisinde bu şirketin logosunu göstererek, “Shao Lin San Shi Liu Fang”in başrolündeki Chia-Hui Liu’ya rol vererek ve hatta “pirinç lapası yeme” sahnesini tekrarlayarak açık bir şekilde ifade etmişti.

Film, sert ve baskıcı bir yönetim kuran Manchu hükümetinin yaptıkları karşısında isyan etmeyi seçen ve bunun için Shaolin tapınağına katılıp, orada kungfu sanatını öğrenmeye soyunan San-Te adındaki bir genç adamın hikâyesi üzerine kurulu. On sekizinci yüzyıl başlarında yaşayan gerçek bir karakter Santa-Fe (Chia-Hui Liu) ama senaryo onun öyküsünü oldukça serbest bir biçimde anlatıyor bize. 1970’lerin yaygın sinemaskop anlayışı ile çekilen filmin açılış jeneriği ile birlikte hikâyenin kahramanı Santa-Fe’yi antrenman yaparken görüyoruz. Stüdyo içinde çekildiği açık olan ve değişen görsel atmosferlerin (tamamen boş bir alan, şiddetli yağmur, tepeden şelale benzeri dökülen su, kızıl bir güneş ve gökyüzü vs.) hâkim olduğu sahnelerde Santa-Fe tek başına kungfu hareketlerini sergilerken, Yung-Yu Chen imzalı ve türe yakışan müzik de eşlik ediyor ona. Babası balık ticareti yapan genç bir öğrencidir, o zamanki adı ile Liu Yude. Yaşadığı bölgede Mançu yönetimi vardır ve başta isyan edenler olmak üzere halka sert bir baskı uygulanmaktadır. İdamlar ve işkenceler sıradanlaşmıştır ama bu duruma boyun eğmemeye kararlı milliyetçi gruplar da vardır ve “İnsan ya galip gelir ya da o uğurda ölür” düsturu ile hareket etmektedir bu gruplar. Genç Liu-Yude zamanın okumak değil, dövüşmek zamanı olduğuna inanarak, kungfu öğrenmek için Shaolin manastırına girmeye çalışır ama işi o kadar da kolay değildir; başkeşiş onun isteğini “Bu tapınak sığınılacak bir yer değildir. Ruhun temiz değil, öfke dolu. Burada kalmaya uygun değilsin” sözleri ile ret eder ama kahramanımız onu ikna etmeyi başarır. Sonrası, uzun bir eğitim süreci ve -tahmin edileceği üzere- düşmana karşı, intikam boyutu da olan, bir mücadelenin hikâyesi olur.

Belli bir çizginin üzerindeki tüm kungfu, karate vs. filmlerinde hikâye hep bir felsefe boyutu da taşır; bu filmde de görüyoruz aynı tercihi ve öykünün önemli bir kısmında eğitim süreci anlatıldığı için bu boyut senaryonun temel unsurlarından biri olmuş. Shaolin tapınağında toplam 35 farklı oda var (filmde biz bunların 10’unu görüyoruz) ve her biri eğitimin farklı ruhsal (asıl olan bu) ve bedensel aşamalarını temsil ediyor. Zaman zaman hafif bir komedisi olan sahneler de içeren film bu odalardaki eğitimlerin hemen her birini özenle ve meraklısını kesinlikle mutlu edecek bir biçim ve içerik ile anlatıyor. Örneğin yemeğe erişebilmek için kütüklere basarak bir havuzu geçme çabası hayli eğlenceli ve başarılı görüntüler getiriyor karşımıza. Eğitimler temel olarak, tam da bu tür bir filmden beklenmesi gereken bir prensip üzerine kurulu: Hedefe önce zihinde ulaşmak (“Ruh ve zihin bir olursa, beden de bir olur”). Kahramanımızın bir “Shaolin rekoru” kırarak 5 yılda tamamladığı eğitimin sahneleri yaratıcılık dolu oyunların da sağladığı çekicilikle ve bir belgesele yakışacak uzunlukta sahnelenirken, öykü önemli bir meseleyi de karşımıza çıkarıyor: Zalim bir yönetime karşı aktif bir mücadele içinde olmak veya “ruhsal/fiziksel bir içe kapanma” ile pasif kalmayı seçmek. Shaolin tapınağındakiler elbette ikincisi, kahramanımız ise ilkinden taraf olacaktır; başkeşişin “Tapınağımız huzur dolu olsa da, dışarıda fırtınalar kopuyor” ifadesi ile saptadığı (ya da itiraf ettiği) üzere önemli bir etik meselenin işaretidir bu. Film bu meseleyi elbette bir derinlikle ele almıyor ama hem meraklısının ilgisini uyandıracak şekilde gündeme getiriyor konuyu hem de öykünün kahramanını ek bir mücadele içine sokarak, aksiyon / heyecan arayanlara da göz kırpıyor. Keşişlerin adam öldürememesi ile, direnişin fiziksel mücadele ve bunun sonucu olarak öldürmeyi de gerektirmesinin (“Keşiş öldüremez ama ben öldürebilirim!”) çatışması üzerinden çok farklı bir hikâye de anlatılabilirdi ama Lau Kar-leung’un yapıtı bir aksiyon filmi sonuçta ve anlattığı kadarı ile yetinmeyi terch ediyor film.

Filmin ağırlıklı olarak kungfu’nun kendisine ve eğitime ayrılması bazı aksiyon bölümlerinin veya intikam gibi popüler temaların işlenişinin bir parça geride kalmasına yol açmış doğal olarak ama bunların ilki pek de önemli değil açıkçası; sonuçta ister gerçek bir dövüşü göstersin ister eğitimleri sergilesin, kungfu’lu aksiyonu yeterince kullanıyor hikâye. Eğitimler ile bire bir kapışmaların veya bire çoklu dövüşlerin tümünün zaman zaman sert bir dansı çağrıştıran koreografileri yeterli bir çekicilik yaratıyor film için. Buna karşılık, bir düşmanla mezarlıktaki yüzleşme örneğin, intikam duygusunu yeterince güçlü kılamıyor ve “kötü adam”ın kişiliğinin sadece “kan dökmeye, paraya ve kadınlara” düşkün cümlesinden öteye geçmeyen bir anlatımla ifade edilmesi de doğal olarak yardımcı olamıyor bu duyguyu yaratmaya. Anlaşılan kungfu ustası olmanın aşamalarına odaklanan senaryo, kahramanımızın öğrencilerinin finalde “un dökmek” dışında hikâyede bir işleve sahip olmamaları gibi problemleri de pek dert etmemiş.

Kalabalık figüranlı sahneleri, 1970’lerin modası zumları (çok nadir başvurulan yavaşlatılmış gösterimler dışında yönetmenin tek teknik gösterisi zum tercihleri olmuş), başroldeki Chia-Hui Liu’nun öyküye, öykünün türüne ve karakterine yakışan performansı ve elbette kungfu sahneleri ile dikkat çeken film öncelikle türün meraklıları için elbette; ama diğerleri için de bu türe ısınmak adına doğru bir seçim. ABD’de hikâyenin ruhuna aykırı bir şekilde “The Master Killer” (gerçek bir Shaolin keşişinin birini öldürmesi mümkün değil çünkü ve finalde belirsiz bırakılan dışında, Santa-Fe hikâye boyunca kimseyi öldürmüyor zaten) adı ile gösterilen filmin daha sonra çok da ilgi görmeyen iki -tam anlamı ile olmasa da- devamı da çekilmiş: Bunların ilki olan ve yine Lau Kar-leung’un yönettiği, 1980 tarihli ve komedi türündeki “Shao Lin Ta Peng Hsiao Tzu”da hikâyede önemli bir yeri olmayan Santa-Fe karakterini başka bir oyuncu canlandırırken, Chia-Hui Liu sahte keşiş rolünde çıkmış seyircinin karşısına. Aynı yönetmenin imzasını taşıyan ve yine komedi türündeki üçüncü filmde (“Pi Li Shi Jie”, 1985) ise Chia-Hui Liu öyküde bir yan karakter olan Santa-Fe’yi canlandırmış tekrar. Sadece ülkesinde değil, bizde ve Batı’da da ilgi gören ve örneğin Amerikalı hip-hop grubu Wu-Tang Clan’a pek çok kez esin kaynağı olan film temposu, Yueh-Tai Huang ve Arthur Wong imzalı görüntüleri (özellikle sinemaskopun olanaklarından yararlanan geniş açılı kareler filme önemli bir katkı sağlıyor) ve filme sağlam bir ritm kazandıran kurgusu (Hsing-Lung Chiang ve Yen-Hai Li) ile görülmesi gerekli bir kungfu yapıtı, özetle söylemek gerekirse.

(“The 36th Chamber of Shaolin” – “Master Killer” – “Feleğin 36 Çemberinden Geçenler”)