The Naked Prey – Cornel Wilde (1965)

“Yüz yıl önce Afrika uçsuz bucaksız, karanlık ve bilinmeyen bir yerdi. Bu toprakların kana bulanmış yollarında sadece birkaç kâşif ve misyoner, fil dişi avcıları ve kötü şöhretli köle avcıları hayatlarını tehlikeye atıyordu. Büyük ödül; parıldayan fil dişleri ve durmaksızın devam eden kabile savaşlarında bizzat kendi kralları ve şefleri tarafından satılan ya da köle tüccarları tarafından ele geçirilen kan ter içindeki kölelerdi. Aslan ve pars, uçsuz bucaksız yaban sürülerinin ortasında vahşice avlanmaktaydı. Hemcinsini anlama iradesinden yoksun kalan insanoğlu ise hayvanlaştı ve onların yaşam tarzı, kendi yaşam tarzı oldu”

Bir safari rehberinin, gruptaki kibirli bir avcının hediye vermeyi reddederek yerli bir kabileye saygısızlık etmesi üzerine, kendisini ölümcül bir avın hedefi olarak bulmasının hikâyesi.

Senaryosunu Clint Johnston ve Don Peters’in yazdığı, yönetmenliğini Cornel Wilde’ın yaptığı bir Amerikan filmi. Özgün Senaryo dalında Oscar’a aday olan ve öyküsü Amerikalı kâşif ve kürk avcısı John Colter’ın 1809’da Amerika’da yerlilerle olan bir mücadelesinden esinlenerek yazılan film, bir avcı(lar) ve avcı hikâyesini Hollywood’un “beyazlar vahşilere karşı” örneklerindeki klişelerden -bu alanda yine de önemli sorunları olsa da- uzaklaşması ile dikkat çekiyor öncelikle. Wilde’ın yönetmenlik dışında başrolü de üstlendiği yapıt, düşük bütçesinin kısıtlarını aşması, tüm çekimlerin Afrika’da (Güney Afrika, Botswana ve Mozambik ve Zimbabve) yapılmasının getirdiği otantik havası, diyaloglara değil aksiyona yaslanması ve bundan belli bir çekicilik yakalaması, ve farklı türden düşmanlara karşı verilen hayatta kalma mücadelesinin temposunu hiç düşürmemesiyle de ilgiyi hak ediyor.

Kâşif ve kürk avcısı John Colter’ın 1809’da Montana’da Blackfoot adındaki yerli kabileden kaçış öyküsünden esinlenmiş senaryo yazarları. Kendisini yakalayan yerliler Colter’a otuz saniye avans vermişler kaçması için ve sonra peşine düşmüşler. Colter’ın koşmak, tırmanmak ve nehirde kütüklerin altına gizlenerek sürüklenmek gibi farklı yollarla gerçekleştirdiği bu kaçış eyleminin dikkat çeken bir özelliği, yerlilerin bu beyaz adamı kaçış oyunu öncesinde soymaları yüzünden, çıplak gerçekleştirilmiş olması. Clint Johnston ve Don Peters yola onun hikâyesini anlatmak üzere çıkmışlar ama Güney Afrika’da film çekmenin çok daha düşük maliyetli olması, vergi avantajı, mekânların egzotik olması ve Güney Afrika hükümetinin sağladığı önemli lojistik nedeniyle öykülerini bu ülkeye taşımışlar. Kapanış jeneriğinde teşekkür edilen bu hükümetin başında, Apartheid’in (Güney Afrika’da 1948 ile 1994 yılları arasında devlet eliyle uygulanan resmi ve yasal ırk ayrımcılığı sistemi) Mimarı olarak anılan Hendrik Verwoerd’in olduğunu bilmekte yarar var elbette. Colter’ın hikâyesi Clint Johnston ve Don Peters’ten önce ve sonra da ilham verdi sinemacılara. Washington Irving’in senaryosundan Hobart Bosworth’un 1912’de çektiği, ABD yapımı kısa ve sessiz filmi “John Colter’s Escape” doğrudan Colter’ın macerasını anlatırken; Samuel Fuller’ın 1957 Amerikan yapımı “Run of the Arrow“ ve Richard Lang’ın 1980 ABD ve Hollanda yapımı “The Mountain Men” (Dağ Adamı) filmlerindeyse, bu maceradan da esinlenilmişti. 2022’de “Into The Wild Frontier” adlı TV dizisinin bir bölümündeyse doğrudan Colter’ın hikâyesi anlatıldı. Son olarak Cornel Wilde’ın bu yapıtı yönettiği filmler içinde en sevdiği olarak tanımladığını ve devamının üzerinde çalışırken hayatını yitirdiğini de belirtelim.

Öykü fil dişi avı için safariye çıkan bir grubun görüntüleriyle açılıyor. Jeneriklerde adı “The Man” olarak geçen beyaz rehberin (Cornel Wilde) yönettiği gruptaki avcılardan biri olan ve daha kârlı olduğuna inandığı köle ticaretine başlamayı düşünen adamın (Gert van den Bergh), topraklarından geçtikleri bir kabileye hediye vermeyi ret etmesi tüm grubun yaşamını tehlikeye sokar ve The Man’in bir ava dönüştüğü ölümcül bir oyunun başlamasına neden olur. Yerlilerin diğerlerinin aksine ona işkence etmeyip, kaçmak için fırsat da vermelerinin nedeni onun kendilerine saygılı davranması ve hediye verilmesi için elinden gelen çabayı göstermesidir.

Clint Johnston ve Don Peters’in ortak senaryoları çeşitli açılardan klasik Hollywood’un “beyaz adam vahşilere karşı” öykülerinin bazı öğelerini tekrarlarken, farklı yollarla da onlardan uzak durmaya çalışmış ve bu ikinci çabayı filmin prodüksiyon unsurları da desteklemiş. Yerel bir Afrika müziğinin eşlik ettiği açılış jeneriğinde Güney Afrikalı sanatçı Andrew Tshidiso Motjuoadi’nin resimleri kullanılmış örneğin; apartheid döneminde siyahların olduğu bölgelerdeki yaşamları titiz ve empati içeren bir bakışla ele alan resimleri ile bilinen ve filmden sadece üç yıl sonra, henüz 33 yaşında yaşamını kaybeden sanatçının Güney Afrikalıların gündelik yaşamlarını gerçekçi bir şekilde yansıtan çizimlerinin seçilmiş olması önemli ve değerli bir ayrıntı kuşkusuz. Filmin bu hassasiyeti, jenerikte müziğin “Afrikalılar tarafından ve Afrika enstrümanları ile çalınan Afrika müziği” olduğunun yazılmasında da gösteriyor kendisini. Tema şarkısının The Principal Warriors adlı Afrikalı bir grup tarafından seslendirildiği ve Andrew Tracey’nin hazırladığı özgün melodilerin de kullanıldığı filmin tamamen Afrika’da çekilmiş olmasını da prodüksiyonun Afrika’ya yaklaşımı içinde değerlendirebiliriz. Kuşkusuz “Afrika müziği” gibi bir terminoloji, tüm bir kıtayı, örneğin Avrupa için düşünülmeyecek şekilde, tek bir kültür/etnisite olarak görmenin sonucu ama henüz böyle bir hassasiyetin pek de olmadığı bir dönemde çekildiğini unutmayalım filmin.

Senaryo açısından bakıldığındaysa, olumlu olarak ilk göze çarpan tercih, siyahların da duyguları olan birer insan olarak gösterilmeleri birden fazla kez. Klasik Hollywood benzer bir öyküde siyahları ayrı birer birey olarak göstermezken, burada onların da insanca duyguları olan, örneğin ölen arkadaşları için gözyaşı döken insanlar olarak gösterilmesi dikkat çekiyor. “The Man”in diğer beyazlardan -iyi anlamda- farkının kaynağının, onun siyahların geleneklerine ve isteklerine saygılı davranması ve iz sürücülüğü, hassas kulakları vs. ile “siyahlaşmış” olması olarak gösterilmesini de atlamamak gerekiyor. Tüm bunlar önemli elbette ve pek çok sahnede yerlilerin Batılı çizgi roman estetiğine başvurularak gösterilmesi ve daha da önemlisi, acımasız şiddet ve işkenceye başvuran vahşiler olarak sergilenmesine az ya da çok bir denge getiriyor. Ne var ki her ne kadar olayların başlama nedeni olarak, yerlilerin kendi topraklarından geçenlerden hediye istemesine beyazların saygı göstermemesi gösterilse de filmin çok uzun sahnelerde onların eğlenerek işkence yapmalarını göstermesinden rahatsız olmamak mümkün değil. Sadece savaşçı genç erkeklerin değil, yaşlıların, kadınların ve hatta çocukların insanları işkenceden geçirip katlettiği ve bunu kabile şeflerinin (Ken Gampu) abartılı kahkahasını da taklit ederek ve tezahüratlarla yaptığı sahneler çünkü bunlar. Zaman zaman abartılı olmalarının bu sahnelerde bir kara mizah yaratılmak istendiğini düşündürebilir ama sonuçta karşımızda bir beyaz adamın peşindeki ona yakın siyaha karşı verdiği cesur mücadelenin öyküsü var ve üstelik de hikâyede en önemli kurşunu bir beyaz askerin atması ile birlikte düşünmek gerekiyor bunu. Yine de haksızlık etmemek adına, ters yönden iki örnek de verelim: kabilenin vahşiliğinin karşısına bir başka kabilenin barışçı havasını koyuyor film ve finalde de biri dostluk, diğeri karşılıklı saygıyı ifade eden iki farklı gelişmeyi de gösteriyor bize.

Kalabalık bir figüran kadrosunun yer aldığı filmde öykünün kahramanının sadece peşindeki yerlilere değil, vahşi hayvanlara, açlığa ve susuzluğa karşı verdiği mücadeleyi de izliyoruz ve bu sırada her zaman öyküyle bağlantısı olmayacak şekilde belgesele yakın görüntüler de çıkıyor karşımıza. Öyküsü Afrika’da geçen pek çok anaakım filmin aksine, başta gün batımı / gün doğumu olmak üzere klişe Afrika manzaralarına başvurulmamasını da filmin artıları arasına ekleyebiliriz. 1869 tarihli bir folk şarkısının (“Little Brown Jug”) bir beyaz ve siyah arasındaki beklenmedik dostluğun ifadesine dönüştüğü yapıt, Cornel Wilde’ın sonraki iki filmi olan “Beach Red” (1967, Ateş Sahili) ve “No Blade of Grass” (1970, Ölümü Beklerken) ile birlikte, zorlu ve şiddet dolu topraklarda hayatta kalmaya dair öykü anlatması ile adı konulmamış bir üçlemedeki ilk çalışma olarak da kabul ediliyor bugün. Birkaç kovalamaca sahnesinde görüntünün gereksiz hızlandırıldığı filmde kahramanın adı jenerikte “The Man” olarak geçse de, baştaki sahnelerde kendisine “Larry” olarak seslenildiğini de belirtelim ilginç bir not olarak.

Az sayıda diyalog kullanımıyla da farklılaşan ve çekiciliğini hemen sadece aksiyonu ve geriliminden alan film Macar asıllı Amerikalı sinemacı Cornel Wilde’ın yönetmen olarak en iyi çalışması kabul ediliyor bugün. 1936 Olimpiyat’ı için Amerikan takımına seçilecek kadar iyi bir eskrimciyken, Olimpiyat başlamadan sporu bırakıp önce tiyatroda, sonra da sinemada oyuncu olarak çalışmış ve hatta Charles Vidor’un “A Song to Remember” (Unutulmaz Şarkı, 1945) filmiyle Erkek Oyuncu Oscar’ına aday olan Wilde bu “ava dönüşen avcı” hikâyesinde, kurgusunda da kendisini gösteren bir hamlık ve doğrudanlık üzerine kurmuş sinema dilini ve ortaya eğlenceli bir sonuç çıkmış. Son bir söz olarak, yapıtla ilgili eğlenceli bir bilgi daha verelim: Amerikalı ünlü sinemacılar Joel ve Ethan Coen kardeşler 1970‘te (o tarihte Joel 16, Ethan 13 yaşındaymış) bu yapıtı bir Super 8 kamera ile yeniden çekmişler ve “Zeimers in Zambezi” adındaki bu filmlerinde komşuları Zeimers adındaki “av”ı oynarken, Ethan “mızraklı yerli” karakterini canlandırmış!

(“Ölüm Avı”)

Storm Fear – Cornel Wilde (1955)

“Sen hiç parasızlıktan aç kaldın mı? Sen annenin aç kaldığını gördün mü hiç? Ben hepsini yaşadım ve bunu yapmak zorundaydım”

Çetesi ile yaptığı bir soygundan sonra abisinin çiftliğinde saklanan bir adamın ve onun gelişi ile yaşanan olayların hikâyesi.

Daha çok oyunculuğu ile bilinen Cornel Wilde’ın yönettiği sekiz sinema filminden ilki. Clinton Seeley adlı pek tanınmayan bir Amerikalı romancının eserinden ünlü senarist Horton Foote tarafından sinemaya uyarlaması yapılan eser asıl olarak bir kara film veya suç filmi olsa da dramını da öne çıkaran bir çalışma. Wilde’ın yönetmenliğin yanısıra baş rolü ve yapımcılığı da üstlendiği siyah beyaz film kendisini ilgi ile seyrettiren ama dram tarafının senaryodan (veya romanın kendisinden) kaynaklanan nedenlerle yeterince güçlü işlenememesinin sancılarını çeken bir çalışma olmuş.

Çete reisi rolündeki Cornel Wilde ve pek umarsamadığı kadın sevgilisi rolündeki Lee Grant filmin çekildiği tarihte McCarthy soruşturmaları kapsamında komünistlik kuşkuları nedeni ile Hollywood tarafından kara listede yer alıyorlarmış. Wilde’ın filmin yapımında üç temel rolü üstlenmiş olmasını da açıklayan bir durum bu aslında. Daha sonraki yıllarda “Tender Mercies” ile orijinal senaryo dalında ve “To Kill a Mockingbird” ile uyarlama senaryo dalında Oscar kazanan Foote tarafından yazılan senaryo ve yine Oscar ödüllü Elmer Bernstein imzalı müzikler gibi potansiyel olarak güçlü yanları olan film Wilde’ın aksamayan yönetmenliği ama vasatı da pek aşamayan oyunu ile sanki bir fırsatı kaçırmış gibi görünüyor daha çok. İlk bölümü hemen tamamen evin içinde geçen ve sık sık bir tiyatro oyunu havasını veren (olumsuz anlamda söylemiyorum bunu) film ikinci yarısında kar fırtınasının kapadığı yolları kullanarak bir dağı aşmaya çalışan karakterlerini gösteriyor bize. Bunu yaparken de özellikle ilk bölümde yeterince akıcı ve ikna edici olmasa da karakterler arasındaki ilişkiler ve sırları ortaya döküyor. İşte kaçırılan fırsat tam da bu alanda kendisini gösteriyor. Üç farklı erkeğin cinsel ilgi alanında yer alan kadının (Jean Wallace senaryonun yeterince güçlü bir destek vermemesine rağmen aksamadan oynuyor ve filmin çetedeki kadını oynayan Lee Grant ile öne çıkan iki isminden biri oluyor) hikâyesi zaman zaman örneğin bir Tennessee Williams’ın elinde çok çarpıcı yönlere sapabilecek bir potansiyeli hissetirse de film bunu süratle bir kenara koyup daha yüzeysel gelişmeler ile ilerlemeyi tercih ediyor. Oysa o gerilimli ve korkulu anlarda rujunu sürüp saçlarını açan kadının geçmişteki trajedileri ve şu anda içinde bulunduğu durumun neden olduğu dehşet duygusu akıllıca tasarlanmış şık bir cinsel gerilim ile birlikte sunulabilse film kesinlikle çok daha üst bir düzeye çıkabilirmiş. Bunun yerine hikâye bu potansiyelini sadece anın gerilimini artırmak için kullanıyor ve böylece ciddi bir fırsatı tepiyor. Böyle olunca da finaldeki “yeni aileyi” nasıl karşılamak gerektiği konusunda seyircisini ikilemde bırakıyor örneğin. Benzer şekilde çocuğun babası ve amcası arasında kalması, babanın iktidarsız (her anlamda) karakteri ve sert fiziksel güç karşısındaki ezikliği de bir parça zayıf kalıyor seyirciyi etkilemek açısından.

Kaçırılan fırsatlara ve çocuk karakterine kimi anlarda inandırıcılığı zorlayacak şekilde yüklenen misyona rağmen Wilde’ın bu ilk yönetmenliğinin sonucu yine de ilgiyi hak ediyor. İlk bölümünde karakterler arasındaki çatışma ve ikinci bölümde karla kaplı dağlarda yapılan yolculukta karakterlerin birer birer elenmesi kesinlikle filmi seyre değer kılıyor. İki kadın oyuncusunun başarılı performanslarının da süslediği film her biri “yaralı” olan karakterleri ile 1950’lerin B sınıfı kara filmlerinin ilginç bir örneği olarak nitelenmeyi de hak eden bir çalışma.

(“Fırtına Öncesi”)