Trei Kilometri Pâna la Capatul Lumii – Emanuel Pârvu (2024)

“Anne, kızamık değil bu. İlaçla geçen bir şey değil”

On yedi yaşındaki bir gencin yaz için geldiği ailesinin köyünde homofobik bir saldırıya uğramasının ortaya çıkardığı dram, yozlaşma, ön yargılar ve ikiyüzlülüklerin hikâyesi.

Senaryosunu Emanuel Pârvu ve Miruna Berescu’nun yazdığı, yönetmenliğini Pârvu’nun yaptığı bir Romanya filmi. Cannes’da Altın Palmiye için yarışan ve LGBTQ temalı filmlere verilen Queer Palm ödülünü kazanan film Saraybosna’da büyük ödülü aldığı gibi, Romanya’nın Oscar’a aday gösterdiği filmi de olmuştu. Ön yargıların hâkim olduğu ve kilisenin bir güç odağı oluşturduğu küçük bir yerde eşcinsel olmanın zorluğuna odaklanan hikâye, genç oğlanın ortaya çıkan sırrı ile sadece kendisinin değil, aynı zamanda ailesinin ve toplumun baş etme çabalarını da anlatıyor bize. Batılı toplumlarda çoğunlukla aşılmış bir durumun, Romanya gibi Doğu Avrupa ülkelerinde neden olduğu skandal, sinema için yeni bir hikâye değil kuşkusuz ama Pârvu’nun sade sineması ve bireysel özgürlüklerin kilise, devlet ve toplum baskısı altında nasıl ezildiğini hatırlatan öyküsüyle yapıt sadece genç kahramanını değil, başta ebeveynleri olmak üzere etrafındakileri de detaylı ve ikna edici şekilde ele alabilmesiyle de ilgiyi hak ediyor.

Adi (Ciprian Chiujdea) yaz tatili için geldiği ailesinin (babayı Bogdan Dumitrache, anneyi Laura Vasiliu canlandırıyor) memleketinde bir gece saldırıya uğrar. Adi’nin babası ile karakola giderek şikâyette bulunması hem bir sırrı ortaya çıkaracak, hem de saldırının beklenenenden çok daha farklı ve büyük gelişmelere yol açmasına neden olacaktır. Saldırının faillerinin babası olan ve Adi’nin babasına verdiği borcun ödenmesini bekleyen Zentov (Richard Bovnoczki), soruşturmayı yürüten komiser (Valeriu Andriuta), kasabanın rahibi (Adrian Titieni), Adi’yle iyi bir dostluğu olan genç kız (Ingrid Berescu) ve soruşturmaya dahil olan bir sosyal hizmetler görevlisinin de (Alina Berzunteanu) katılacağı hikâye günümüz Rumen toplumunda bireyleri baskı altına alan farklı güçlerin ve önyargıların resmine dönüşecektir.

Rumen oyuncu, senarist ve yönetmen Pârvu üçüncü uzun metrajlı yönetmenlik çalışması olan bu filmde öyküsünü kendisini genellikle geri çekerek ve, hikâyeyi ve karakterlerini öne çıkararak anlatıyor. Film açısından bunun hem olumlu hem olumsuz sonuçları olmuş görünüyor. Seyrettiğimizin samimi ve sahici olmasını sağlıyor bu tercih ve ikna ediyor bizi gördüklerimize. Öte yandan benzer hikâyeleri farklı karakterlerle ve farklı toplumlardaki karşılıkları ile izlemiş olanlara bir parça fazla tanıdık gelebilir gördükleri. Bu olumsuzluğa, tam anlamıyla yeterince olmasa da, denge getiren ana unsur ise senaryonun ülkenin büyük şehirlerden uzak yerlerinde yerel güçlerin işleyiş dinamiklerinin nasıl bir baskı aracına dönüşebildiğini göstermesi ve kilise ile -burada küçük ölçekli olsa da- sermayenin gücünü beslediğini sergilemesi. Belki öykünün en güçlü yanı da hayatta kalabilmek için sıradan insanların uzlaşmak, taviz vermek ve boyun eğmek zorunda kaldığını anlatabilmesi bize.

Pârvu kendini geri çekse de genel olarak, birden fazla sahnede yoruma açık bir tercihte bulunmuş. Açılışta bir deniz kenarında iki erkeği konuşurken gördüğümüz ama seslerini duymadığımız sahneyi hayli uzaktan çekmiş yönetmen; bu kişilerin kimliği ve ileride öğreneceklerimiz için bir merak duygusu yaratması bu tercihin açıklayıcısı olabilir ama birkaç sahnede daha aynısını görüyoruz. Konuşanları hayli uzaktan görüyoruz o sahnelerde yine ama seslerini yanlarındaymışız gibi duyuyoruz ve konuşmanın ortasında bu kez onları yakın planda görüntülemeye başlıyor kamera. Dolayısıyla Pârvu’nun bu görsel seçimleri biçimsel bir oyun gibi görünüyor daha çok. Benzer şekilde yine birkaç sahnede kamera bazı karakterleri çerçeve dışında bırakıyor ya da çerçeveden çıkmalarına müsaade ediyor. Bu tercihleri de çok anlamlandırmak mümkün değil; çünkü öykünün geri kalanında öyküsünün sadeliği ile uyumlu, yalın bir sinema diline başvurmuş yönetmen. Başlardaki saldırı sahnesini hiç göstermeyip bu saldırının sonuçlarından ilerlemeyi tercih etmesi ise filmin sadeliğine uygun ve kesinlikle doğru bir tutum olmuş. Böylece sertliği, onu gösterme kolaylığı üzerinden değil, neden olduğu durumlar ve duygular üzerinden yaratmış Pârvu.

Romanya’da eşcinsel ilişkiler suç olmaktan 2001’de çıkarıldı ve bu gelişmede ülkenin Ocak 2007’de sonuçlanan AB’ye katılım süreci etkili, hatta belirleyici oldu. Filmin 2023’te çekilmesi, kâğıt üzerinde tanınan hakların özellikle büyük şehirler dışındaki yerlerde kabulü ve benimsenmesinin oldukça uzun süreler alabildiğini gösteriyor bize. Adi’nin ona sevgiyle bakan ailesinin, öğrendikleri gerçeğe verdikleri tepkiler ve oğullarına karşı duydukları sevgiyle hayal kırıklığı ve öfkeyi bir arada hissetmeleri bu “kabullenme(me)”nin bir örneği kesinlikle. Öykünün kahramanı on yedi yaşındaki Adi olsa da, aslında anne ve babası da seyrettiğimiz hikâyenin asıl kahramanları arasında; hatta Adi’nin olan bitene bakışının zaman zaman hayli geride kaldığını söylemek gerekiyor. Onların verdikleri tepkiler, içine düştükleri ikilem ve eylemleri Adi’nin akıbeti kadar önemli senaryoda ve vermek zorunda kaldıkları kararın sonuçları da yıkıcı kesinlikle; bu yıkıcılığı son sahnede Adi’nin yaptığı ve yapmadıkları çok iyi anlatıyor bize. Bu son görüntüde genç adamın uzun bir süre sırtının kameraya (ve onun sembolü olduğu seyirciye ve geride bıraktığı herkese) dönük olması bir ret edişe, yüzünün gün doğumunda ufka yönelik olmasıysa bir umuda işaret ediyor. Senaryonun olumlu ya da olumsuz bir sonu seyirciye empoze etme niyetinin olmamasını ve dolayısıyla gerçekçi bir bakıştan uzaklaşmamasını da anmakta yarar var yeri gelmişken.

Rahibin “Covid aşısı olmuş muydu?” sorusu bu aşıyla ilgili komplo teorilerine bir gönderme olarak biraz da mizahi bir unsur katarken filme, senaryonun yerel dinamikler üzerine iyi bir resim çizmesi de dikkat çekiyor. Büyük şehirler dışındaki yerlerde daha da kolay olan yozlaşmayı, oralarda siyasetin gücüyle paranın gücünü birleştirerek nasıl küçük iktidarlar kurulduğunu ve bu güç sayesinde başta adalet olmak üzere tüm sistemlere nasıl hâkim olunduğunu anlatan bir çalışma bu. “Şeytan çıkarma”dan “manastıra kapatma”ya bir Batılı seyirci için 2023’te bir AB ülkesinde yaşanması pek gerçekçi bulunmayacak unsurların senaryoda yer alması da öykünün ilginç yanlarından biri. Sosyal hizmetler görevlisiyle peder arasında “şeytan çıkarma” hakkındaki tartışma bu açıdan dikkat çekiyor ve resmî görevlinin din adamına cevap vermemesi de yoruma açık. Pederin kadına, doktorlara güvendiği için çocuğuna örneğin zorla aşı yaptırırken, kendileri gibi yine işinin uzmanı olmuş ve üniversitede teoloji okumuş kişilerin inanç ve eylemlerini neden sorguladığını sorması ilginç bir tartışmanın konusu; bu ifadelerin cevaplanmaması ise Pârvu’nun pederin yanında durduğunu değil, kadın görevlinin çaresizliğinin resmi olarak görülmeli. Öykünün bitmesi ile başlayan ve kapanış jeneriği boyunca dinlediğimiz şarkının seçimi ise yoruma açık: Fratii Peste (Fratii Kardeşler) adındaki grubun seslendirdiği “Fata Din Tramvai” adlı şarkının sözleri öykü ile pek uyumlu değil; çünkü tramvayda görüp âşık olduğu kadını bulmaya çalışan ve bunun için Tanrı’dan da yardım isteyen bir adam anlatılıyor şarkıda.

Adi’yi canlandıran ve ilk kez oyunculuk yapan Ciprian Chiujdea aslında bir yardımcı rolde yer alacakken, yönetmenin Adi’yi kendisi de eşcinsel olan birisinin canlandırması düşüncesiyle almış başrolü. Emanuel Pârvu LGBTQ bireyler hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığı için Chiujdea’dan özellikle diyalogları yazarken yardım aldığını söylemiş ama öykünün tümü ve diyalogların tamamı düşünüldüğünde bu yardıma gerçekten pek de ihtiyacı olmamış görünüyor; çünkü öyküde en çok konuşan Adi değil, etrafındakiler. Yine de “Çocuğun öbür tarafta mı?” gibi bir sorunun eşcinsel bireylerin günlük yaşamlarından buraya taşındığı düşünülebilir. Chiujdea’nın sade ve duygularını bastırmış görünen performansının, içindeki fırtınayı saklamak zorunda olan bir bireyin soğukluğu ile iyi örtüştüğü filmde, başta babayı oynayan Bogdan Dumitrache olmak üzere, diğer oyuncular da sade ve sağlam performanslar sunmuşlar. Ilica karakteri ve onun Adi ile ilişkisinin yeterince güçlü işlenemediği ve adının kasabanın modern hayatın değerlerinden uzak, geleneksel tutuculuğun ve önyargıların içinde takılıp kalmışlığına bir gönderme olduğu film, kısaca söylemek gerekirse, eksikliklerine rağmen ilgiyi hak eden sade ve gerçekçi bir çalışma.

(“Three Kilometres to the End of the World” – “Dünyanın Sonuna Üç Kilometre”)