Los Colonos – Felipe Gálvez Haberle (2023)

“Buraya evimize gelip sanki suçluymuşuz gibi bizi itham ediyorsunuz. Bir sürü barbar yerliyi öldürdük, gerekirse yine öldürürüz. Siz kuzeyde siyasetle uğraşırken, biz burada çalışıyorduk! Babam arazi ıslahı için gittiği her iş gezisinden daha da yaşlanmış olarak dönüyor. Bizim çabalarımız ve o ölü yerliler sayesinde dünyanın bu ücra köşesindesiniz. Bu “yaşanmaz”, “ıslah olmaz” yerde, başkentinizin kirli sokaklarında cirit atan binlerce çocuğa yiyecek verdik biz!”

Bir eski İskoç asker, bir Amerikalı paralı asker ve bir melez adamın Yirminci Yüzyıl’ın başında Şili’de zengin bir toprak sahibinin çok geniş bir alana yayılan mülkünde yaptıkları yolculuğun hikâyesi.

Senaryosunu Felipe Gálvez Haberle, Antonia Girardi ve Mariano Llinás’ın yazdığı, Gálvez Haberle’nin yönettiği bir Şili, Arjantin, Birleşik Krallık, Fransa, Tayvan, Almanya, Danimarka ve İsveç ortak yapımı. Yönetmeninin ilk uzun metrajlı filmi olan yapıt, pek çok festival ve yıl sonu değerlendirmelerinde ödüller alırken, Cannes’da Belirli Bir bakış bölümünde gösterilmiş ve bu bölümde sinema yazarları tarafından verilen FIPRESCI ödülünü kazanmıştı. Beyazlar tarafından “keşfedilen” pek çok ülke için geçerli olduğu gibi, modern Şili devletinin temelinin de katliam ve sömürü ile atılmasının öyküsünü modern bir western üslubu ile anlatan film, gerçek ile kurgu karışımı olan öyküsünün sert gerçeklerini gizlemeyen, Simone D’Arcangelo’nun görüntü çalışmasının müthiş bir seyir keyfi kattığı ve işlenen suçlara karakterlerin biri üzerinden bizi de tanık etme hedefine ulaşmış önemli bir çalışma.

Öykü Thomas More’un 1516’da tarihli “Utopia” adlı kitabından bir alıntı ile açılıyor: “Koyunlar artık öyle açgözlü, öyle doymak bilmez olmuşlar ki insanları bile yiyor, silip süpürüyorlar”. Bir zamanlar çok uysal ve sakin olan koyunların değişiminden söz eder More burada ve film işte bu açgözlülüğün ve yıkıcılığın insanlardaki örneklerinden birini anlatıyor bize. Koyunların aksine, insanların açgözlülüğünün ezelî ve ebedî olduğu açık ama bu alıntının varlığını, insanların doğası ile ilgili bir umuda yormak da mümkün.

Öykü 1901’de Tierra del Fuego (Ateş Toprakları) adındaki takımdalarda başlıyor. İlk gördüklerimizin koyunlar olması ve ardından çok sert bir sahnenin gelmesini yukarıda anılan alıntı ile ilişkilendirebileceğimiz filmin bu ilk sahnesinde bir araziye çit çekenleri izliyoruz. Yaşanan bir kazaya çok sert ve “gerçekçi” bir tepki veren Teğmen Alexander MacLennan (Mark Stanley) eskiden İngiliz ordusunda çarpışan bir askerdir ve şimdi bölgede çok geniş bir alandaki toprakların sahibi José Menéndez (Alfredo Castro) için çalışmaktadır. Bu zengin adam yerlilerin, sürülerine verdiği zarardan rahatsızdır ve MacLennan’dan koyunları Atlantik’e kadar götürebilecekleri güvenli bir rota bulmasını ister. Teğmen yanına Segundo (Camilo Arancibia) adındaki yarı yerli yarı beyaz bir genç adamı almayı yeterli görür bu yolculuk için ama Menéndez, Meksika’dan gelen Texaslı bir Amerikalı olan Bill’i de (Benjamin Westfall) çok iyi bir rehber olması ve iyi silah kullanması yüzünden yanlarına ekler. Bu üçlünün çıktıkları yolculukta yaşananlar ve karşılaştıkları insanlar, Şili’nin -aslında Amerika kıtasındaki tüm devletlerin- katliamlarla inşa edildiğini hatırlatırken bize, yönetmen Felipe Gálvez Haberle bu öykünün uzun bir bölümünü bir western havası ile anlatarak sinema sanatı açısından değerli bir başarı elde edecektir.

Felipe Gálvez Haberle’nin öyküsünü anlatmak için western türüne -elbette modernleştirerek- başvurması doğru bir seçim olmuş. Bu türün en yaygın temalarından biri mülkiyetti; Amerika’yı istila eden beyazların yerli halkın topraklarına katliamlar aracılığı ile el koyması, el koydukları bu topraklar için kendi aralarındaki kapışmaları, “Batı’nın altınları” için girişilen kanlı ve trajik maceralar vs. bu türde ya doğrudan ya da dolaylı olarak hemen hep yer alıyordu. Haberle de Menéndez karakteri üzerinden bu mülkiyet temasını bir devletin kuruluşu ile ilişkilendirerek anlatıyor öyküsünü. Birlikte yolculuğa çıkan üç adamın yol boyunca aralarındaki ilişkiler, gerilimli sessizlikler ve diyaloglar da bir western’e yakışacak türden. Bazı sinema yazarlarının Bill karakterini bir parça “western klişesi” olarak görmesi ise, doğru bir bakış içermekle birlikte, yönetmenin hedeflerine uygun olması ve öykü/tür ile uyumu sayesinde rahatsız etmiyor. At sırtında yapılan uzun yolculuklar, sert bakışlı erkekler, geniş ve boş alanlar filmin western havasını desteklerken, senaryonun diyaloglar ve eylemler kadar, sessizlikler ve hareketsizliklerle de gerilimi yaratmayı başarması da Felipe Gálvez Haberle’nin amacına uygun bir başarı olmuş. Görüntü yönetmeni Simone D’Arcangelo’nun özellikle atları görüntülerken başvurduğu yakın planları ve zaman zaman da toprakların devasa boşluklarını vurgulayan geniş çekimlerini de bu bağlamda takdirle anmak gerek.

Filmin türünün eril havasını da farklı öğelerle eleştirisinin kapsamına alması dikkat çekiyor. Finalde boyun eğen ile direnenin cinsiyetleri bunun en bariz örneği ama başkalarını da göstermek mümkün. Arjantinli grupla karşılaşma sahnesinin tümü; erkekler arası fiziksel kapışmalardan, erkeklerin kadın bedenine yaptıklarına (bu sahnede Segundo’nun seçimi de, farklılığı ama yine de aynı şiddeti üretmesi ile önemli) kadar bu eleştirinin destekleyicisi olmuş. Segundo’nun öykü boyunca sessizlik içinde yaptığı seçimlerin Kiepja/Rosa’nın (Mishell Guaña) tarafından yine sessizlikle ama ters yönde tekrarlanması bu yaklaşımın vurgusunu daha da artırıyor.

Öyküde iki kez seslendirilen bir şarkının üzerinde durmakta da yarar var: farklı isimlerle de bilinen geleneksel bir ninni olan “Hush-a-Bye” adlı parçayı önce beyaz bir yerleşimci kadın piyanosunun başında ve kendisine eşlik eden iki küçük kızı ile birlikte seslendiriyor. Kapanış jeneriğindeyse, aynı şarkıyı faşist Pinochet diktatörlüğü tarafından işkence edilerek öldürülen Şilili müzisyen Victor Jara ve aynı ülkeden bir folk müziği grubu olan Cuncumén birlikte söylüyorlar. Böylesine sert bir öykü/tarih için hayli masum bir şarkının seçilmesi ve kapanışta da şarkının Şili’nin kanlı tarihinin modern dönemindeki bir trajedisinin kurbanlarından birine seslendirilmesi kuşkusuz ince bir düşüncenin ürünü ve filmin çekiciliğini de artırıyor.

José Menéndez gerçek bir karakter aslında; bu İspanyol iş adamı Arjantin ve Şili’de geniş toprakların ve bugün hâlâ ayakta olan pek çok büyük şirketin de kurucusuydu. Tierra del Fuego takımadalarının dört yerli kabilesinden biri olan Selk’nam halkına uygulanan soykırımın da aktörlerinden biri olan bu beyaz yerleşimcinin eylemlerini sorgulamak için karşısına çıkan, başkentten gelen görevlinin sahneleri devletlerin geçmişleri ile yüzleşmek konusundaki ikiyüzlülüğünü gösteriyor bize. Onun adaleti değil, imajı ve “barışmayı” öne çıkaran yaklaşımı ve finalde bir yerli kadına “ulusun bir parçası olmak”la ilgili ısrarı bu riyakârlığın güçlü örneklerinden biri. Gerçek ile kurgunun iç içe olduğu öyküdeki MacLennan ve Segundo karakterleri de gerçek kişilerden esinlenerek yaratılmış; bunların ilki bugün bölgede adı lanetle ve “Kızıl Domuz” lakabı ile anılan, İskoçyalı bir eski asker, ikincisi ise işlenen suçlarla ilgili mahkeme kayıtlarında adı geçen ve Menéndez’in mülklerinde çalışan bir melezdi.

Fransız müzisyen Harry Allouche’un sahnelerin içeriğini ve atmosferini çok iyi destekleyen, zaman zaman dramatik boyutu artan kasvetli müziklerinin eşlik ettiği filmde yerlilerin katliam sahnelerinde, sisler içindeki siluetler olarak görüntülenmesi ve adeta isimsiz birer kurbana dönüştürülmesi yapıtın sorgulanmaya açık yönlerinden biri. Senaryonun suçların faillerinin kötülüğüne odaklanıp, kurbanların öykülerini ihmal ettiğini söylemek mümkün ve onları sessizliğe mahkûm etmesini neyse ki finaldeki sembolik de olsa güçlü direniş unutturuyor bir parça. Amerikalı yazar Stanley Corkin 2004’te yayımlanan “Cowboys as Cold Warriors” adlı kitabında western türünün Soğuk Savaş dönemindeki evrimini incelerken, bu türdeki filmlerin Amerikan kimliğini ve değerlerini nasıl inşa ettiğini ve yansıttığını anlatmış ve şöyle yazmıştı: “Eleştirel toplumsal düşünceler için western’i bir araç olarak kullanan senarist ve yönetmenler, filmlerinin egemen muhafazakâr ideolojiler tarafından sınırlandırılmasına gönüllü olarak izin verdiler”. Felipe Gálvez Haberle’nin filmi kesinlikle böyle yanlış bir konumda durmuyor elbette ve hatta tam tersine, o egemen ideolojilerin ikiyüzlülüğünün altını ısrarla ve güçlü bir biçimde çiziyor. Uygarlık tarihinin barbarlık tarihi olarak da anılabileceğini, hatta anılması gerektiğini hatırlatan yapıt tüm oyuncularının gerçekçilikten hiç ayrılmayan performanslarıyla da ilgiyi hak eden bu ilk film, “yerleşimci” sözcüğünün geçmişte ve bugün (Filistin topraklarındaki İsrailli yerleşimciler!) taşıdığı kanlı anlamı unutmamak için de izlenmesi gereken bir sinema yapıtı.

(“The Settlers” – “Sömürgeciler”)