Sigurno Mjesto – Juraj Lerotić (2022)

“Eğer bunların hiçbiri olmasaydı, sana şöyle diyebilirdim: Bak, bu senin oturduğun apartman; yirmiye kadar say, sonra ben koşarak kadraja gireceğim”

İntihar girişiminde bulunan bir adama yardımcı olmaya çalışan ağabeyinin ve annesinin hikâyesi.

Almanya doğumlu Hırvat sinemacı Juraj Lerotić’in senaryosunu yazdığı ve yönetmenliğini üstlendiği bir Hırvatistan ve Slovenya ortak yapımı. Kendi küçük kardeşinin intihar ederek hayatını kaybetmesinden yola çıkan Lerotić’in, bu bağlamda otobiyografik sayabileceğimiz öyküsü olan film son derece kişisel ama bir o kadar da evrensel bir tema olan kendi hayatına son verme arzusunun bu duygunun sahibi ve etrafındakilere yüklediği ağır yükü özenle ve duygusallığı dozunda tutarak anlatan ilginç bir çalışma. Belki de, bir trajedinin neden olduğu travması ile, bu trajedinin öyküsünü anlatarak alt etmeye çalışmış bu ilk uzun metrajlı filmi ile Lerotić ve ortaya ilgiyi hak eden bir yapıt çıkmış. Zor bir sorunla baş etmeye çalışan bireylerin modern toplumlardaki yalnızlığını ve resmî görevlilerin empatiden uzak davranışlarının bu yalnızlığı daha da artırmasını da anlatan film başvurulan her yolun çıkmaz olduğu bir çaresizliği dokunaklı bir zarafetle anlatıyor. Juraj Lerotić’in başrolü kendisinin oynaması ise seyrettiğimiz filmi çok daha etkileyici kılıyor ama öte yandan ödül de aldığı bu ilk oyunculuk denemesinin etik boyutunu düşünmemizi de gerekli kılıyor.

Juraj Lerotić pek çok festivalden ödülle dönen ve ilk uzun metrajlı çalışması olan bu filmden önce iki kısa film ve bir de Hırvat televizyonu için bir belgesel çekmiş. Bu kısa filmlerden biri olan 2010 tarihli ve ödüllü “Onda Vidim Tanju”nun görüntü yönetmenliğinde kardeşi Jakov Lerotić’in imzası vardı ve 1985 doğumlu bu yetenekli isim 2016’da, henüz 30 yaşındayken yaşamına son verdi. Bir aile bireyinin, sevdiğiniz bir insanın yaşamına son vermesi büyük bir trajedi kuşkusuz ve bir sinemacı olarak Juraj Lerotić bu trajedi ile baş edebilmenin yolu olarak, onun öyküsünü anlatmayı seçmiş. Zor ve tehlikeli bir seçim bu, özellikle de kardeşini kurtarmaya çalışan ağabey rolünü üstlenmesi ve böylece bir bakıma, kendini canlandırması nedeni ile. Sonuçta hayal edilen değil, gerçek bir acı burada tanık olduğumuz ve yönetmen/senarist Lerotić bu acıyı bir anlamda, gözlerimizin önünde tekrar yaşıyor; kardeşini canlandıran oyuncuya sarıldığında, o sevgi gösterisinin, artık dokunması mümkün olmayan gerçek kardeşi ile olduğunu hissetmemek mümkün değil. Üstelik Lerotić kimi diyaloglarla imalı göndermeler de de bulunuyor gerçekte yaşananlara ve öyküde de bir filmci olarak çıkıyor karşımıza. Bu bağlamda değerlendirince filme bir parça kuşku ile yaklaşanların, hatta onu bir “snuff” filmi (gerçek ölümleri/cinayetleri gösteren ve kâr amaçlı çekilen filmler) olarak nitelendirenlerin olması anlaşılabilir bir durum. Ne var ki öykünün Juraj Lerotić’in gerçekte yaşadıklarını anlatttığını bilmeyen bir seyirciye özellikle dayatılan bir duygu yok burada ve filmin sahici, yalın, zarif ve dokunaklı dili bir “art niyet”in düşüncesini bile geçersiz kılıyor. Sonuçta seyrettiğimiz yakıcı bir gerçekliğin öyküsü ve herkesin şu ya da bu şekilde empati kurabileceği ya da kurması gerekeceğini bildiği bir trajedi anlatılan burada.

Oyun oynayan iki çocuğun, yürüyen bir iki kişinin olduğu sessiz bir sokaktayız açılış sahnesinde. Kameranın öykü boyunca zaman zaman yapacağı gibi uzaktan görüntülediği bu sahneye bir adam koşarak giriyor. Bir apartmana girmeye çalıştığını anlıyoruz; defalarca çaldığı zile cevap veren olmayınca, kapıyı tekmeleyerek açıp giriyor binaya. Tüm bu görüntüleri sabit ve tek plan bir çekimle karşımıza getiriyor kamera ve sonra bir dairenin kapısını yine kırarak girdiğini görüyoruz aynı adamın ve boynunda ve kolunda kanayan kesikler olan bir adama yardım etmeye çalıştığını. İntihar girişiminde bulunan adamın adı Damir (Goran Markovic), onu kurtarmaya çalışan ağabeyinki ise Bruno’dur (Juraj Lerotić). Bu sert açılıştan sonra hastane ve karakolda geçen sahneleri, iki kardeşin annelerinin de (Snjezana Sinovcic) dahil olduğu bir öykü ile izliyoruz.

Bruno ve annesi intihar girişiminden sonra Damir’i sağlığına kavuşturmak ve tekrar benzeri bir girişimde bulunmamasını sağlamak için devamlı yanında duruyorlar ve bu çabaları sırasında da düzenin iki temel kurumu ile, güvenlik ve sağlık sistemleri ile sürtüşmeli ilişkiler yaşıyorlar. Burada temel sorun, bu sistemlerin parçalarını oluşturan bireylerin ve onların uyguladığı bürokratik süreçlerin “empati eksikliği”; gerek polisler gerek sağlık çalışanları mekanik bir anlayışla yapıyorlar işlerini ve onların gücüne, yardımına ve desteğine ihtiyaç duyanları birer vaka olarak görüyorlar sadece. Aslında görevlerini yapmamaları veya güçlerini/konumlarını kötüye kullanmaları ile ilgili önemli bir sıkıntı yok ama Bruno’nun annesi ile birlikte içinde bulunduğu durumda onları rahatlatacak bir yaklaşıma sahip değil bu çalışanlar. Biri kardeşini, diğeri çocuğunu hayatta tutmaya çalışan iki insanın denedikleri her yolun bir çıkmaza girmesinde onların da payı olduğunu düşündürüyor film bize. Acil durumdaki bir hastaya psikiyatri randevusunun en erken 1 ay sonraya verilebilmesi, sistemin her unsurunun asıl olarak sadece kendi süreci ve sorumluluğu ile ilgilenip, bireyleri yalnız bırakması ve doktorun kapısında 1 haftadır bekleyenler gibi eleştirel örnekler var filmde ve hatta bir sahnede Bruno kardeşi ile konuşurken ona “hastaneye dava açtığını (bunun nedenini filmin finalinde anlıyoruz) ve ilgili doktorların isimlerini filmde hiç değiştirmeden kullandığını” da söylüyor ama bunlar belki de finaldeki eylemde onların ve onlar üzerinden resmî kurumların sorumluluğunun da olduğunu kabul ettirmek için kulanılmış.

Damir’in ruhsal sağlığının temeli ve geçmişi konusunda çok fazla bilgi vermiyor senaryo; Bruno doktor ile konuşmasında 2 yıl önce babalarını kaybetmelerinin ve sonra da kız arkadaşından ayrılmasının kardeşini çok etkilediğini ve kaygıları nedeni ile onu psikologa götürdüğünü söylüyor ama sorunun daha köklü nedenleri olup olmadığı ve ne kadar geriye gittiği ile ilgili daha fazla şey öğrenemiyoruz. Bunun temel nedeni, filmin aslında Damir’den çok; Bruno, annesi ve onların mücadeleleri ile ilgili olması olsa gerek. Genel olarak bakıldığında, filmin yaralı bir insanın eylemlerinin etrafındaki insanlarda da yara açmasının kaçınılmazlığı hakkında olduğunu düşünersek, bu seçimin öykü açısından bir mahzuru olmadığını söyleyebiliriz rahatlıkla.

Öykünün bir süprizi var ama bunu epey baştan söylüyor bize senaryo ve dolayısı ile sürprizin ne olduğundan değil, onun öyküye kattığı farklılıktan beslenmeyi seçiyor ki bu da yapıtı bir “filmcinin filmi” kılıyor. “Sadece senin için yazdığım sözleri söyleyebilirsin” diyor Bruno hastanede yanında olduğu Damir’e bir senarist ve yönetmen olarak. Bu cümlenin ima ettiğini, aynı konuşmadaki bir diğer cümlesi çok daha açık bir biçimde ortaya koyuyor. Aslında gerek bu imalı cümle, gerekse olan biteni net olarak ortaya koyan diğer cümleden de önce bir görsel oyun o sürprizin ifşasına giden yolu açıyor. Hastane yatağındaki Damir’in üzerindeki pijama konuşmanın ortasında değişiveriyor ve işte o andan itibaren filmi farklı bir gözle ve yeni bir bakış açısını ekleyerek izlemek gerekiyor; bu yapıldığında, öykünün etkileyiciliği ve duygusal bağlamdaki derinliği daha da artıyor. Sevgi ve sitemi, minnettarlığı ve öfkeyi, kavuşmayı ve özlemeyi aynı anda içeren bakışları ile karakterleri daha iyi anlayabiliyorsunuz böylece.

Görüntü yönetmeni Marko Brdar ile birlikte farklı bir kamera kullanımı tercih etmiş Juraj Lerotić. Bazen sabit ve hatta uzun planlar çeken kamera, zaman zaman da olan bitene belli bir mesafeden bakmayı seçiyor ve çerçevelemeleri bir doğallık hissi verecek şekilde, mükemmellikten uzak tutuyor. Örneğin hastane odasında konuşan iki karakteri çeken kamera odanın dışında kalmayı seçiyor ve görüntüyü kapının iki kenarındaki duvarla ve adeta dikkat edilmemiş bir havada sınırlıyor. Dikkat çekecek sayıda sahnede karşımıza çeken bu “kusurlu” seçimi, filmin hayal edilen üzerine kurulu öyküsü ile ilişkilendirebiliriz. Tıpkı hayal ettiğimiz görüntülerde zihnimizin sadece o ânın asıl unsurlarına odaklanması ve diğerlerini kaba hatları ve hatta bulanık olarak resmetmesi gibi, Brdar ve Lerotić de bizi Bruno’nun hayalî görüntüsünün dışına çıkarırken bazen, bazen de o görüntünün hayalî gerçekliğini hatırlatıyor sanki. İkilinin Bruno ve annesinin sistemin içinde çabaladığı anlardaki iç mekân çekimlerindeki sıkışmışlık ve çaresizlik duygusunun güçlü bir şekilde yaratılması da ikilinin başarısının bir başka örneği.

En trajik ânı göstermeyerek ama sesler ve karakterlerin hareketliliği ile ima ederek, doğru bir seçimde bulunan Lerotić’in son sahne olarak karşımıza getirdiği de oldukça etkileyici. Damir’i 1 yıl önce ve bir yaz vaktinde, iki eli şortunun ceplerinde ve yüzünde kaygıdan uzak, mutlu bir gülümseme ile gösteriyor bize film; etrafındaki çocukların denize atlarkenki neşeli sesleri bu mutluluk tablosunu daha da güçlendiriyor. Bu son görüntü bir yandan Juraj Lerotić’in, kardeşini hep nasıl hatırlamak istediğini anlatan doğru ve vurucu bir veda olurken, bir yandan da bizim -bazen ne yazık ki cevabını bilemediğimiz- “Neden?” sorusunu sormamızı sağlıyor. Lerotić, Goran Markovic ve Snjezana Sinovcic’in, “güvenli bir yer”in gerekliliğini ve varlığının gerçekçiliğini sorgulatan öyküdeki abartıdan uzak, içten ve sade performanslarının da övgüyü hak ettiği başarılı ve bir gün içinde geçmesinin öyküsünün yoğunluğunu artırdığı bir ilk film, özetlemek gerekirse.

(“Safe Place” – “Güvenli Bir Yer”)