Dream Scenario – Kristoffer Borgli (2023)

“Senin avantajın şu, Paul: Senin etkin, sadece bir tek sosyal alan ile kısıtlı değil. Sadece TikTok kullananlar için ünlü değilsin veya ne bileyim, sadece New Yorker okuyanlar için. Sen uyudukları zaman insanların zihnindesin. Bu da demek oluyor ki rüya gören herkes senin hedef kitlen olabilir”

Sıradan bir profesörün hayatının, pek çok insanın düşlerinde onu görmeye başlaması ile bir kaosa dönüşmesinin hikâyesi.

Norveçli yönetmen Kristoffer Borgli’nin senaryosunu yazdığı ve yönettiği bir ABD ve Kanada ortak yapımı. Birdenbire pek çok insanın düşlerinde belirmesi ile viral olan bir üniversite hocasının yeni ünü ile başının derde girmesini anlatan film gerçeküstü öğeler barındıran bir komedi ve drama karışımı. Borgli’nin daha önceki iki uzun metrajlı filmi gibi şöhret ve pazarlama temaları üzerinden ilerleyen yapıt, öykünün kahramanını canlandıran Nicolas Cage’in eğlenceli ve güçlü performansı ile dikkat çekiyor ama ikinci yarısından sonra yönünü bulmakta zorlanan ve bir parça dağılan öyküsünün sıkıntısını çekiyor zaman zaman. Buna karşılık Borgli’nin bu üçüncü uzun metrajlı filmi ilginç konusu ile yine de kendisini izletmeyi başaran bir çalışma.

Kristoffer Borgli ilk uzun metrajlı filmi olan ve 2017’de çektiği “DRIB”de gerçek bir öykü anlatırken, bir enerji içeceği ile ilgili pazarlama kampanyasının virallerden, internet ünlülerinden yararlanma stratejisinin bekklenmeyen sonuçlarını ele alıyordu. Borgli’nin bu ilk film gibi, yine senaryosunu kendisinin yazdığı, 2022 tarihli “Syk Pike” (İlgi Manyağı) ise erkek arkadaşının hızla artan ününü kıskanan bir kadının dikkat çekmek için başvurduğu tehlikeli bir yöntemi ele alan bir kara komediydi. Yönetmenin üçüncü filmi olan “Dream Scenario” adlı çalışması da işte bu iki filmin açtığı yoldan ilerliyor ve yine ün, ünlü olmak, viraller ve internet çağındaki pazarlama taktiklerinin ana konuları olduğu bir öykü anlatıyor. Böylece Norveçli sinemacı günümüz dünyasında sınır tanımayan pazarlama taktiklerini ve en sıradan insanı bile eline geçiren ünlü olma, tanınma arzusunu filmografisinin ana ilgi alanı olarak seçmişgörünüyor ilk üç uzun metrajlı yönetmenlik çalışmasında.

Paul Matthews (Nicolas Cage) bir üniversitede evrim biyolojisi dersi veren bir profesör ve ergenlik çağındaki iki kızı ve eşi (Julianne Nicholson) ile sıradan ve mutlu bir yaşamı vardır. Yazmayı hayal ettiği ama henüz başlayamadığı kitabının hayalini kurmakta ve uzun süre önce birlikte çalıştığı ve şimdi kendisine ait olan fikirleri kullanarak akademik bir makale yazan bir kadına da öfke duymaktadır. Bir rüya olduğunu kısa süre sonra anlayacağımız açılış sahnesinde olduğu gibi, profesörümüz birdenbire ve aralarında daha önce kendisini hiç görmemişlerin de olduğu farklı insanların düşlerinde belirmeye başlar. Bu absürt düşlerin ortak özelliği ise, düşü gören kişinin zor durumda olması ama birden ortaya çıkan Paul’ün tanık olduğu bu duruma hiç müdahale etmemesi ve yardımcı olmamasıdır. Cage’in başarılı performansı ile çekici olmaktan uzak bir akademisyene dönüştürdüğü ve ses tonu, sözleri, konuşma biçimi ve vücut dili ile Woody Allen’ın kendisinin canlandırdığı entelektüel karakterleri eğlenceli bir şekilde hatırlattığı Paul’ün hayatı, karşılaştığı bu gerçeküstü durum nedeni ile kaosa sürüklenecektir. Kendisini düşünde gören kişilerin sayısı sürekli artmakta ve tuhaf bir şekilde kazandığı şöhret ile ne yapacağını bilememektedir profesörümüz; öte yandan da, özgüven eksikliği ve içten içe hep istermiş gibi göründüğü ünün neden olduğu karmaşık duyguların arasında kalacaktır Paul. Onun viral ününü kullanmak isteyen pazarlama şirketinin girişimleri ve Paul’ün düşlerdeki pasif duruşunun değişmeye başlaması ise işleri daha da karıştıracaktır.

Modern çağda insanın ünle ilgili gizli/açık bağımlılık ilişkisini odağına alan film, bu tema üzerinden ayrıca pazarlama/reklam yöntemlerinin aşırı uçlara çekinmeden gitme cüretkârlığını da ele alıyor ve eleştirilerinden birinin konusu yapıyor. Paul’ün “hımbıl akademisyen” olarak bu ünü -belki kendisi de farkında olmadan- arzulaması ve beklemediği bir şekilde ve zamanda sahip olduğunda ise, onunla başının derde girmesi öyküye ek bir boyut katıyor kuşkusuz. Elbette son yılların gözde tartışmalı kavramı “cancel culture” da var dikkat edilmesi gereken. Türkçede genellikle “iptal kültürü” olarak kullanılan bu ifade, uygunsuz bir davranışta bulunduğu kabul edilen -ve genellikle ünlü olan-kişinin dışlanması, boykot edilmesi anlamına geliyor; bir bakıma, daha önce o kişiye atfedilen tüm meziyetlerin, ünün vs. “iptal edilmesi” demek bu. Öyküde Paul bu tecrübeden de geçiyor yine hiç beklemediği bir şekilde ve senaryonun ele aldığı meselelere bir yenisi daha eklenmiş oluyor. Bununla da yetinmiyor senaryo ve “influencer”ları da katıyor ele aldıkları arasına ve hatta bir ara konu tamamen onlara odaklanıyor. Tüm bu temaların, konuların her biri ilginç ama sonuç; evet, ilgiyi hak eden ama özellikle ikinci yarısında tüm bu malzeme ile nereye gideceği konusunda kendi kafası da karışmış görünen bir çalışma olmuş.

Hollywood’a giden Avrupa kökenli sinemacıların yaratıcılıklarının (ve özgünlüklerinin) az ya da çok Hollywood’un kalıpları ile sınırlanmasının örneklerinden biri de bu film olmuş görünüyor ve ortalamanın üstünde bir Hollywood yönetmeninin sinema dilinin havasını hissettiğimiz bir sonuç var ortada. Bu “uyum”da kuşkusuz Avrupalı sinemacıların da artan küreselleşme ve filmleri özellikle temaları ele alış biçimi ve teknik özellikleri açısından tek tipleştiren Netflix vs. gibi mecraların sinema sanatını ve sinemacıları belli tercihlere ve özellikle de sinema diline zorlamasının da payı var elbette.

2006’da ABD’de yaşanan ve sonradan bir pazarlama kampanyası olduğu anlaşılan gerçek bir olaydan esinlenmiş görünen filmin senaryosunu da yazan Kristoffer Borgli bir takım göndermelerle bu tür işlerin meraklılarının ilgisini çekebilir burada. Örneğin Paul’in kızının okulunda sahnelenen oyunda “All in the Golden Afternoon” şarkısı seslendiriliyor; bu şarkı Clyde Geronimi, Hamilton Luske ve Wilfred Jackson’ın yönettiği Disney animasyonu “Alice in the Wonderland” (Alice Harikalar Diyarında, 1951) filiminde yer alıyor ve Paul’ün kızı da bu sahnede bir tavşan kıyafeti içinde çıkıyor karşımıza. Alice’in öyküsünü bilenlerin takdir edeceği gibi çok doğru ve hoş bir gönderme bu. Açılış sahnesindeki “kırılan cam masa” ise Freud ile Carl Jung arasındaki bir tartışmaya gönderme ve her ikisi de düşler ve anlamları üzerine en çok çalışan bilim adamları arasında yer alıyor bilindiği gibi.

(“Rüya Senaryo”)