Hong Wending San Po Bai Lian Jiao – Lo Lieh (1980)

“Sana kadın kungfu’sunu öğretebilirim ama önce kadın işleri yapman gerekiyor; nakış işleme, çocuk bakımı… Ancak ellerin bir kadınınkiler kadar yumuşak olduğunda öğrenebilirsin bu kungfu’yu”

Evlenmek üzere olduğu kadını ve kardeşini öldürten Beyaz Nilüfer Klanı’nın liderinden intikamını almaya yemin eden genç bir Shaolin dövüşçüsünün hikâyesi.

Senaryosunu Tien Huang’ın yazdığı, yönetmenliğini Lo Lieh’in yaptığı bir Hong Kong filmi. Chia-Liang Liu’nun 1977 tarihli “Hong Xi Guan” ve Ho Meng Hua’nın 1979 yapımı “Shao Lin Ying Xiong Bang” filmlerinin devamı (bazı açılardan da ikincisinin yeniden yapımı!) sayılabilecek bu çalışma, kungfu filmlerinden hoşlananların ilk saniyede başlayan ve neredeyse aralıksız süren dövüş sahnelerinin keyfini sürebileceği bir yapıt. Odağında -elbette- bir intikam olan öyküsünün vasatlığını ve hatta neredeyse önemsizliğini, bu tür filmlerde pek örneği olmayan farklı unsurlarla unutturan çalışmayı, hikâyenin öncesini anlatan iki filmi görmeyenler de rahatlıkla izleyebilirler.

Pek çok kungfu filmin yapımcısı olan Shaw Brothers şirketinin çektiği film daha ilk karesinde bizi bir dövüş sahnesinin içine sokuyor ve bu çarpışma açılış jeneriği yazıları ile paralel olarak devam ediyor. Dövüş sahnelerinin koreografisini Chia-Liang Liu’nun üstlendiği filmin başında, iki kardeşin birlikte kaplan-kırlangıç tekniğini kullanarak yaşlı bir adamla dövüştüğünü görüyoruz. İki genç adamın “Beyaz Kaş” diye hitap ettikleri bu adamla kapışması yanmış yıkılmış bir mekânda gerçekleşmektedir ve sonradan öğreneceğimiz üzere burası bir zamanlar Shaolin tapınağıdır. Önceki iki filmi görmeyenler için bu başlangıç bir parça havada kalıyor elbette; çünkü ne bu dövüşün sebebini ne de ortalığın bir yangın yeri hâlinde olmasının sebebini anlayabiliyoruz. Öykü boyunca duyduğumuz bazı konuşmalar da aynı nedenle soru işareti yaratıyorlar zaman zaman; ne var ki bir kungfu filmi seyretmek isteyen ve bundan daha fazlasını hedeflemeyen bir izleyici için tüm bunların herhangi bir problem yaratmayacağı da açık. Sonuç, öykünün gelişmeler açısından pek de önemsenmediği bir çalışma olmuş bu nedenle ama yine de senaryo farklı öğeler ve temalardan akıllıca yararlanarak, hikâyenin alışılmışlığını ve aksamasının olumsuz etkilerini unutturuyor çoğunlukla.

Öykünün işte bu farklı öğelerinden biri, kadın karakter(ler)in ve bir cinsiyet alanı olarak kadın olmanın kullanımı üzerinden çıkıyor karşımıza. Biri öykünün başında yaşamını yitiren iki kadın karakter de iyi birer dövüşçü olarak çiziliyorlar ve bunlardan biri öykünün kahramanı Hung Wen-Ting’i (Chia-Hui Liu) rakibi Beyaz Nilüfer’e karşı eğitiyor da üstelik. Daha önemli olansa, genç adamın tüm cesareti, becerisi ve kendini sıkı bir şekilde eğitmesine karşın, ikili mücadeleleri sırasında dokunmayı bile başaramadığı rakibini alt etme yolu: Hung Wen-Ting’in erkeksi gücü öne çıkaran dövüş stilinin karşısına “kadın kungfu’su”nun yumuşaklığını koyması filmin. Kahramanımızın bu stili öğrenmeye başlamadan önce nakış işlemek ve çocuk bakımı gibi süreçlerden geçmek zorunda olması ve dövüşürken “feminen” hareketler yapmasını, seyircide gülümsemelere yol açacak bir mizah unsuru (“Cinsiyet mi değiştirdin? Bu ne biçim kungfu!”) olarak da kullanıyor senaryo ama önemli olan filmin bu konudaki tercihinin kesinlikle cüretkâr olması. Kungfu filmlerin popülerliğinin doruğunda olduğu yıllardaki seyircisinin çok büyük bir kısmı erkekti ve bu seyircinin önemli bir kısmı da eril bir zihniyete sahipti kuşkusuz. Senaryo bu gerçeğin farkındaydı elbette ve kesinlikle başarılı bir şekilde onları hem eğlendiriyor bu seçimi ile hem de kadının erkekten farklılığının altını olumlu bir öğe olarak çiziyor. Filmin bir diğer çekici ve özgün yanı ise, “kaplan-kırlangıç” dövüş stilini ve geleneksel Çin tıbbı olan akupunkturu (ve iğnelerini!) dövüş sahnelerinin kritik parçaları yapması. Böylelikle film, diğer türlü çok tanıdık gelecek olan dövüş sahnelerine özgünlük katıyor ve öyküdeki bazı boşlukları da önemsememenizi sağlıyor. Kavga sahnelerinde genital bölgelere (özellikle erkeklerinkine) saldırıları veya bu bölgelerin bir silah olarak kullanımını da filmin farklılıkları arasına ekleyebiliriz.

Kungfu sahnelerindeki karakterlerin havalandığı (yüksekten atladıkları veya yükseğe atladıkları, havada uçtukları veya zıpladıkları) anlarda görüntünün kısa süreliğine de olsa sık sık dondurularak estetik bir stilizasyona başvurulan filmin dövüş sahneleri meraklısını tatmin edecek kadar çok ve hayli uzun. Örneğin filmin ilk 20 dakikasının hemen hemen dörtte üçünde tekme, yumruk ve nara seslerinin eşlik ettiği dövüşleri izliyoruz sadece. Kungfu filmlerinin olmazsa olmazı intikam arzusununun da (“Bu utançla nasıl yaşarım! İntikamımı almalıyım!”) kaçınılmaz olarak yerini aldığı öykü, bu arzuyu yeni gerekçelerle sürekli besleyerek kendisininden bekleneni de karşılıyor. Benzer bir klişe olarak, yan karakterlerden biri üzerinden yaratılan küçük komedi anlarını da anmamız gereken yapıtın Eddie Wang imzalı müzikleri de eylemlerin ve duyguların altını çizmekten çekinmeyen içeriği ile dikkat çekiyor. Quentin Tarantino’nun da hayranları arasında olduğu çalışma, öyküsünden çok aksiyon sahneleri ve hemen tüm kungfu filmlerinde olduğu gibi, bu sahnelerdeki yaratıcılığı için keyifle izlenebilir.

(“Fists of the White Lotus” – “Clan of the White Lotus”)