“Kaos, Ludvig. Sen deli gibi plan yap istersen ama hayat kaostur. Bunu kabullenmek o kadar zor mu?”
On sekizinci yüzyılda Danimarka’nın Jutland yarımadasının verimsiz topraklarında kral adına tarım yapmayı başararak bir asalet ünvanı ile ödüllendirilmeyi hedefleyen bir eski askerin, o bölgenin tek hâkimi olduğunu iddia eden zengin toprak sahibi ile giriştiği mücadelenin hikâyesi.
Danimarkalı yazar Ida Jessen’in 2020 tarihli “Kaptajnen og Ann Barbara” adlı romanından uyarlanan senaryosunu Nikolaj Arcel ve Anders Thomas Jensen’in yazdığı, yönetmenliğini Arcel’in yaptığı bir Danimarka, İsveç, Almanya ve Norveç yapımı. Danimarka’da ulusal sinema ödüllerine damgasını vuran ve Venedik’te Altın Aslan için yarışan yapıt, epik sinema örneklerinin son dönemde en çok dikkat çekenlerinden biri. Temelde bir sınıf atlama çabası ve çatışmasını (aristokrasi ve halk arasında) anlatan film, bu öyküye kişisel boyutları fazlası ile katmanın da aralarında olduğu kimi kusurlara sahip olsa da, başroldeki Mads Mikkelsen’in performansı, görsel gücü ve zaman zaman bir western’i de hatırlatan atmosferi ile kendisini ilgi ile izletiyor.
Öykü bir bilgilendirme yazısı ile başlıyor: 1755 yılındayız; Danimarka kralları vergi gelirini artırmak için Jutland’ın geniş bozkırlarını ıslah etmeye çalışmakta ve bunun için de yerleşimcileri oraya gitmeye teşvik etmektedir. Ne var ki “doğanın merhametsiz, toprağın fakir” olduğu bir yerdir bu bozkırlar ve kırlık bölgelerde “ipsiz sapsızlar kol gezmektedir”. “Tarım yapmanın mümkün olmadığı” bu yöreye giden herkes başarısız olmuştur bugüne kadar. Şimdi şansını denemek isteyen ise 25 yıl Alman ordusunda görev yapan ve oradan bir madalyon ile dönen Ludvig’dir (Mads Mikkelsen). Kralın adamları bu sıradan adamı girişiminde maddi olarak desteklemeye yanaşmazlar ama onun öyle bir isteği de yoktur zaten. Tek beklentisi, eğer başarırsa kendisine bir malikâne, hizmetkârlar ve bir de asalet ünvanı verilmesidir. Bu “imkânsız görev”de önünde beklemediği bir büyük problem daha vardır aslında: bölgenin büyük toprak sahibi ve aynı zamanda sulh hâkimi de olan De Schinkel (Simon Bennebjerg). Bu güçlü, zengin ve asalet unvanlı adamın servetini ve konumunu paylaşmaya hiç niyeti yoktur ve bunun için başvuracağı yöntemler de sınırsızdır. De Schinkel’in evlenmeye ikna etmeye çalıştığı kuzeni Edel (Kristine Kujath Thorp) ve kocası ile birlikte, zulmüne uğradıkları De Schinkel’den kaçan Ann Barbara (Amanda Collin) adlı iki kadının, küçük bir çingene kızın (Melina Hagberg) ve Ludvig’in yanında taraf tutan bir rahibin de (Gustav Lindh) katılacağı öykü giderek sertleşecek ve ortaya seyri keyifli ve toplumsal/sosyal meseleleri de ıskalamayan bir film çıkacaktır.
Çekimleri Almanya, İsveç ve Çek Cumhuriyeti’nde gerçekleştirilen filmde bozkırların ıssızlığının görkemini yansıtmak için sık sık geniş açılı çekimlerle oluşturulan sahnelere yer vermiş yönetmen Arcel. Görüntü yönetmeni Rasmus Videbæk ile birlikte epik sinemaya yakışan görüntüler yaratmış ve ortaya görsel açıdan seyir zevki yüksek bir film çıkmış. Gerektiğinde karakterlerin, elbette başta çağdaş sinemanın en usta oyuncularından biri olan Mikkelsen’in olmak üzere, yüzlerine yakın planlarla yaklaşarak epik anlatıma uygun kareler yakalayan kamera, tıpkı sertliği göstermekten çekinmemesi gibi, eylemlerin ve duyguların altını çizmekten kaçınmayarak seyirciyi elinde tutuyor öykü boyunca. Bir adamın, bedeli ne olursa olsun hayalinin peşinde koşma inadının ve sonuna kadar gitmesinin hikâyesine yakışan bir görsellik bu ve belki filmin de en büyük kozlarından biri.
Ludvig’in peşinde olduğu asalet ünvanının onun için taşıdığı önemde geçmişinin çok büyük bir payı var. Bahçıvanlıktan askerliğe geçen ve annesi aşçı olan Ludvig’in babasının kimliğinde yatıyor bu önem asıl olarak. De Schinkel ile Ludvig’in ilk karşılaşmalarında ilkinin takındığı kibirli bakışın nedeni de onun “asil” bir soydan gelmesi ve aralarındaki asalet farkı kuşkusuz. Bu farkı öykünün odak noktalarından biri olarak kullanıyor senaryo ve finaldeki tercih bu yüzden daha da etkileyici oluyor. Ne var ki bu sınıf meselesinin gücünü azaltan iki problemi var senaryonun. Öncelikle, “gerçekten değerli olan”ın ne olduğunun keşfinin bu kadar geç olması ikna edici olmadığı gibi, bir parça da âni oluyor açıkçası. Daha önemli sorunsa, filmin “kötü adam”ının son derece uç noktalara giden bir kötücülükle çizilmiş olması. Öyle ki hikâyenin toplumsal, sosyal ve sınıfsal boyutları geriye itiliyor neredeyse ve sonuç da geriye nerede ise sadece kişisel boyutları kalan bir öykü oluyor. Bu adamın “bir şey istediğinde, onu almadan bırakmayan” bir karakteri olması tarihsel gerçeklere dayalı olabilir (filme kaynaklık eden roman Jutland’da o dönemde gerçekten yaşananlardan esinlenmiş ve Ludvig de gerçek bir karakter) ama senaryonun seçimleri onun “şeytan”lığını o denli öne çıkarıyor ki, sınıf meselesinin bu derece önemli olmasının arkasındaki asıl faktörün bu adamın kendisi olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz. Bu “bireye indirgeme”nin bir başka tartışmalı örneği, iki erkek arasındaki sert mücadele alanlarından biri olarak bir kadının aşkının belirlenmiş olması; bu tercih de çatışmayı ister istemez kişisel alana taşıyor. Oysa “su isteme” sahnesi gibi kısa ve hayli vurucu bir bölümle çok şey anlatabilen bir film var karşımızda.
Halkın batıl inançlarının gücünü ve bunun yol açtığı önyargıları, Romanlara karşı duyulan korku ve nefret üzerinden gösteren filmin iki karakterin eylemleri (iki ayrı sahnede öpüşme ve ilişkiyi kadınların başlatmasının sembolik bir anlamı var kuşkusuz) ve aynı iki karakterin kritik bir eylem için yaptığı iş birliği aracılığı ile feminist bir tavra göz kırptığını söylemek de mümkün. Bu birden fazla ilgi garantili temaya el atma çabasının arkasındaki liberal bakışa, “katilleri tek tek temizleme” sahnesi gibi Hollywoodvari bölümleri de ekleyince, Nikolaj Arcel’in Amerikan sinemasına hayli yakın durduğunu söyleyebiliriz. Bu kendi başına bir sorun değil elbette; sonuçta iyi anlatılmış, iyi oynanmış ve görselliği ile çok güçlü bir çalışma bu. Ne var ki, örneğin yukarıda anılan “bireyselleştirme”yi de ekleyince, filmin epik olmakla yetinip, bunu daha derinleştirmemeyi seçmesi sonucunu doğuruyor bu tercihler.
Oyuncuların tümünün, karakterinin fazlası ile tek boyutlu çizilmesine rağmen Simon Bennebjerg de dahil olmak üzere, rollerinin hakkını verdiği filmin sadece bu alandakinde değil, genel olarak tümündeki çekiciliğinin en önemli kaynaklarından biri Mads Mikkelsen kesinlikle. Rol aldığı her filmde karakterini gerçek kılan ve onun eylemlerini/duygularını elle tutulur kılan bir oyuncu Mikkelsen ve burada başardığı tam da bu. Ludvig karakterinin zorlu hedefine gözünü dikerken, duygularını özenle gizleyen birisi olması Mikkelsen’in işini kolaylaştırıyor gibi görünse de, aslında onun tüm duygularını gözleri aracılığı ile dile getirmesi ve bir bakıma, gözleri ile konuşması karşısına hayli zor bir görev çıkarıyor: sadeliğini koruyan, yüz mimiklerine neredeyse hiç başvurmayan bir performansla, ortaya sahiciliğini hep koruyan bir karakter çıkarıyor oyuncu ve bu görevi tam anlamı ile başarıyor.
(“The Promised Land” – “Toprak Uğruna”)