Beş Şehir – Onur Ünlü (2009)

“Eğer şiir okusaydın bilirdin ki âşık adam sınanmaz”

Bir polis, bir tezgâhtar kız, bir öğretmen, bir sokak satıcısı ve küçük bir çocuğun iç içe geçen, bir sokak kedisi ve trenlerin de birer parçası olduğu, yaşam ve ölüm arasında gidip gelen aşk/tutku/sevgi hikâyeleri.

Onur Ünlü’nün yazdığı ve yönettiği bir Türkiye yapımı. Adını Ahmet Hamdi Tanpınar’ın kitabından alsa da onunla ilgisi olmayan yapıt; beş değil ama üç şehire uğrayan ve ölüm kavramını sinemamızda örneği görülmediği kadar odağına alan ilginç öyküsü, bu öykünün Ünlü’ye has fantastik unsurları ve hayli trajik öğeleri komedi ile hemen hiç aksamayan bir şekilde buluşturabilmesi ve içerik açısından doyurucu olmasa da, görsel açıdan trenleri ve rayları bir leitmotif olarak kullanması ile ilgiyi hak eden bir çalışma. Melodrama da kayan trajedisini ve anlattığı acıları süsler, hatta eğlenceli kılar görünen yaklaşımı ve tıpkı filme isim seçiminde olduğu gibi, öykünün içeriğinden uzak düşen oyunbazlığı ise Ünlü’nün filminin eleştiriye açık yönleri.

Sinemamızda ölmeyi, öldürmeyi, ölümcül hastalıkları vs. bu denli merkezine yerleştiren ve bu kavramları hemen tüm karakterlerinin yaşamlarının ana parçası yapan başka bir film var mıdır, bilmiyorum. Ünlü İstanbul, Eskişehir ve Afyon’a uğrayan bir öykü (ya da öyküler) anlatıyor bize bu ölüm odaklı filminde. Hikâyenin birden fazla ana karakteri var ve her biri kendilerine ayrılmış bölümlerde karşımıza çıktığı gibi, başta final olmak üzere zaman zaman öyküleri çakışıyor da tümünün. Aydın (Tansu Biçer) İstanbul’a yeni tayin edilen bir polis, Dilek (Beste Bereket) Beyoğlu’nda bir şekercide çalışan bir üniversite öğrencisi, Osman (Ege Tanman) kronik bir hastalığı olan bir ilkokul öğrencisi, Tevfik (Bülent Emin Yarar) Osman’ın okulunda çalışan bir öğretmen, Şevket (Ahmet Rıfat Şungar) bir sokak kedisi (Şebnem Sönmez) ile arkadaş olan ve onunla konuşabilen bir seyyar satıcıdır. Aydın, Dilek’le aynı dükkânda çalışan Mehtap’a (İpek Erdem) karşılıksız bir ilgi beslemektedir; Şevket ise yine karşılığı olmayan bir ilgiyi Dilek’e karşı duymaktadır; Osman hastalığının neden olduğu engeline rağmen okulun folklor ekibine girmeye ve ekipteki bir kızın arkadaşı olmaya çalışmaktadır; Dilek ailesi ile paylaşacağı acı bir sırrı saklamaktadır; Tevfik öğretmen ise eşi Nesrin (Aylin Çalap) ile birlikte, kardeşi Hasan’ın (Aşkın Şenol) sürekli çok acı çeken hasta karısına bakmakta ve kadının dayanılmaz sıkıntısı karşısında; vicdan azabı ile ondan kurtulma arzusu arasında gidip gelmektedir.

Onur Ünlü ayrı ayrı hikâyeler olarak da görülebilecek filminin her bir bölümüne kendisine odaklanılan karakterin ismini vermiş ve dozunda tuttuğu fantastik unsurlarla bu öykülerin her birini bir şekilde ilginç ve çekici kılmayı da başarmış. Karakterler arasındaki ilişkiler ve hikâyelerinin çakışmasında herhangi bir zorlama havası yok ve bu da ek bir zenginlik katıyor filme. Özgün karakterler yaratmış Ünlü ve tümünün eylemleri/kararları/duyguları hemen hep bir merak duygusu yaratıyor ve onların ilginçliği de yapıtın önemli kozlarından biri olmuş. Dramdan melodrama trajediden absürt olana gidip gelirken, hikâye belli bir tutarlılığı hiç yitirmiyor ve bunu da eklemek gerek senaryonun başarıları arasına. Karakterler arasındaki bağlantıyı unutarak, her bir bölümünü ortak öğeleri ve temaları olan birer kısa film olarak görmek de mümkün ki bu da değerli bir başarı. Belki bu aynı zamanda, filme bakmanın da en doğru yolu; çünkü Ünlü’nün bu çalışmasını ortak meseleleri olan farklı karakterlerin tek bir hikâyesi olarak ele aldığımızda, sonuç o derece tatmin edici olmuyor. Bir başka ifade ile söylersek, filmin başarısı tek tek parçaların güzelliğinin toplamını geçemiyor; çünkü hepsi birlikte değerlendirildiğinde, ek ya da yeni bir duygu geçmiyor seyirciye.

Aydın karakterinin politik eylemlere müdahalede görevlendirilecek, hatta bir polis olabilecek fizik ve beden diline sahip olmaması bilinçli bir seçim olsa gerek. Onun zaman zaman ortaya koyduğu “sert erkek” tavrını da düşününce, Ünlü’nün buradan bir mizah unsuru yaratmaya çalıştığını söyleyebiliriz; böyle olmalı, çünkü gerçekçilik açısından bakıldığında başka bazı örneklerle birlikte bu da öykünün inandırıcılığını zedeliyor çünkü. Bırakın günümüzü, 2009’da da sıradan insanların, polis olduğunu söyleyen, hatta kimliğini gösteren birisine filmdeki tepkiyi ver(ebil)mesi mümkün değil örneğin. Türkiye’de yaşayan ortalama bir insanın bu sahneyi ne gerçekçi bulması mümkün ne de eğlenceli. Burada sorun sadece “gerçekçi” olunmaması değil; öyle olsaydı, solcu göstericileri acımasızca coplayan bir polisin Ahmet Kaya şarkısına (“Beni Vur”) sazı ve sesi ile eşlik etmesi eğreti dururdu. Oysa tam tersine eylemcilerle polisin çatışmasına uzanan bu sahne filmin, özellikle görsel açıdan en başarılı bölümlerinden biri.

Filmin görsel alandaki performansı oldukça üst düzeyde seyrediyor her zaman. Onur Ünlü özellikle yavaşlatılmış çekimlerle karşımıza gelen sahnelerde hayli estetik bir hava yaratıyor ve işte tam da bu hava sayesinde, bir patlama ile sonuçlanan tost yeme sahnesi -bizi hazırlıksız yakalamasının da katkısı ile- hiç rahatsız etmediği gibi, filmde her zaman yakalanamayan trajedi-komedi birlikteliğinin en önemli ve çekici örneklerinden biri oluyor. Ünlü trenler ve rayları bu bağlamda bir görsel öğe olarak ve biçimsel açıdan başarı ile kullanıyor. Ölümler, kavgalar raylar üzerinde gerçekleşiyor, trenler sık sık ön veya arka planda görüntünün bir parçası oluyor ve karakterleri bir yerden bir yere taşıyorlar. Tren bir görsel unsur olarak ve bazen de işitsel olarak öyküleri ve karakterleri birbirine bağlıyor çekici bir biçimsellikle. Ne var ki içerik olarak bakıldığında, aynısını söylemek zor; daha çok ve tıpkı filme bir ad seçerken olduğu gibi, Ünlü oyun oynamayı, oyunun öyküye bir anlam/boyut katmasından daha çekici bulmuş sanki.

“Benim yerinde olsaydın, kedicik, benim yerimde olmayı istemezdin” gibi, alıntılar yapmayı mutlu edecek replikleri bolca barındıran filmin tüm öykülerinin göbeğinde ölüm yer alıyor. Kendini ya da başkasını öldürme ya da öldürmeyi düşünme, birinin ölümüne göz yumma, birinin elinden ya da bir hastalıkla gelen ya da gelecek olan ölüm öykünün temelini oluşturuyor. Ölümle oyun oynamak, ölümle yüzleşmek ya da yüzleşememek, ölümü bir kurtuluş yolu olarak görmek, ölüme boyun eğmek vs. baştan sona hemen her sahnenin parçası ve nerede ise üzerine kurulu olduğu bir unsuru oluşturuyor. Bu hassas konuyu -bir bedenin çöp tenekesine bırakılması dışında- tutarlı ve sömürmeyen bir tutum ile ele almış Onur Ünlü ve bu açıdan takdiri hak ediyor. Yine de yukarıda da yazıldığı gibi, bir adım geriye çekilip tüm resme bakıldığında, filmin zaman zaman, ölüm de dahil tüm temaları ve biçimsel tercihleri çekici ile bir oyuna, reklam estetiği ile anlatılmış bir öyküye dönüştüğünü de söylemek gerekiyor.

Kapkaç sahnesinin araya sıkıştırılmış durduğu ve öyküye bir şey katmış görünmediği filminde Ünlü ilk uzun metrajlı filmi olan ve 2007’de çektiği “Polis” filminin seyirci tarafından “anlaşılmaması” ve “tuhaf“ bulunması ile dalgasını da geçmiş. Karakterlerinin tümünün karşılarına çıkan bir gerçekle baş etmeye çalıştığı ve bunu başaramadığı film dozunda absürtlüğü, tek tek hikâyelerinin yaratıcı bir elden çıkmış içerikleri ve mizansen başarısı ile ilgiyi hak eden bir çalışma. Ana oyuncu kadrosunun tümünün sağlam, gerçekçi ve sadeliğe -öykünün içeriğine rağmen- yakın duran performansları ile ilgiyi hak eden bir çalışma.