See No Evil – Richard Fleischer (1971)

“Endişe edecek bir şey yok. Zaten yalnız da olmayacağım, bahçıvan buralarda bir yerde olacak”

Geçirdiği bir kazadan sonra kör olan bir genç kadının, bir süre yaşamak için geldiği ve akrabalarına ait olan bir malikânede yaşanan korkunç cinayetlerin failinden kurtulmaya çalışmasının hikâyesi.

Senaryosunu Brian Clemens’in yazdığı, Richard Fleischer’ın yönettiği bir Birleşik Krallık ve ABD ortak yapımı. İngiltere’de “Blind Terror” adı ile gösterime giren yapıt, ABD’de ise “See No Evil” ismi ile vizyona çıkmış ve bugün de genellikle bu ikinci adla bilinen bir çalışma. Başroldeki Mia Farrow’un performansı ile övgü aldığı ve psikolojik gerilim türünde değerlendirilebilecek olan film için Fleischer, “eğlencelik” ifadesini kullanmış ve amacını da “seyirciyi korkudan öldürmek” olarak belirtmişti. ABD’de beklenen gişe gelirini elde edememesinde senaryodaki bazı inandırıcılık problemlerinin ve kaçış öyküsünün uzatılmış görünmesinin payı varmış gibi görünen film, yine de eski usul gerilim/korku yapıtlarından hoşlananların sevebileceği, başta zum kullanımı olmak üzere 1970’lerin havasını taşıyan ve “ucuz” ama eğlenceli bir çalışma. Katilin kimliğini uzun süre gizli tutması üzerinden yaratılan merak duygusu da ek bir seyir keyfi katabilir meraklısına.

Sarah (Mia Farrow) atı ile birlikte geçirdiği bir kazada gözlerini kaybeden bir genç kadın ve öykünün başında teyzesi, eniştesi ve kuzeninin onu tren istasyonundan alıp kırsal bölgedeki malikânelerine getirir. Hastanedeki günlerinden sonra bir süre orada kalmayı planlayan Sarah’ın kendisine ilgisi hiç azalmamış görünen erkek arkadaşı Steve (Norman Eshley) ile bir at gezintisi için dışarıda olduğu bir sırada eve giren bir adam ortalığı kan gölüne çevirir. Malikâneye dönen Sarah görme yetisini kaybetmiş olması yüzünden, evde yaşanan katliamı çok geç fark edecek ve katil şimdi de onu hedefleyecektir.

Mia Farrow’un rolüne hazırlanırken körler için kurulmuş bir hastanede bir süre gözlem yaptığı film, son anlarına kadar katilin kimliğini seyirciye belli etmiyor ve onun sadece bacaklarını ve ayaklarındaki yıldızlı çizmeleri görüyoruz. Açılışta bir sinema salonundan çıkıyor bu çizmeler ve gösterilen yapıtlar X ratingli iki filmdir: “The Convent Murders” (Manastır Cinayetleri) ve “Rapist Cult” (Tecavüz Tarikatı). Gerçekte olmayan bu filmlerin isimlerinin şiddet ve seks içeriği öykünün kötü adamı için ilk fikri veriyor bize ve hemen ardından gelen birkaç görüntü de benzer bir doğrudanlıkla bu fikri pekiştiriyor: Bir oyuncakçının vitrinindeki oyuncak silahlar, bir gazete manşetindeki “Machine Guns Blaze in Jail Riot Battle” (Cezaevindeki İsyanda Makineli Tüfekler Ateş Saçtı) başlığı, bir mağazanın vitrinindeki televizyon ekranlarındaki cinayet ve çığlık atan kadın görüntüleri ve kötü adamın çalan jenerik müziğine yürürken parmaklarını şıklatarak eşlik etmesi (“West Side Story”nin (Batı Yakasının Hikâyesi, Robert Wise ve Jerome Robbins, 1961) gerilimli açılış sahnesine bir gönderme olduğunu düşünebiliriz bunun). Bir parça “kaba” görülebilir bu açılış ama film öykü boyunca hemen hep bu sularda kalarak bilinçli bir seçim yapıyor ve seyircisini böyle eğlendirmeyi seçiyor. İlk kez bu sahnede duyduğumuz Elmer Bernstein müziği başarılı ama örneğin istasyondan Sarah’ı alan ailenin arabasının malikânenin bahçesine girişi sırasındaki bölümde olduğu gibi, zaman zaman gereksiz bir epik havaya da sahip. Bir başka ifade ile söylersek, müzik öyküyü aşan bir dramatik tona bürünüyor bu ve benzeri sahnelerde. Aslında filmin müziklerini önce o tarihlerde Mia Farrow ile evli olan André Previn hazırlamış ama yapımcı Leslie Linder sevmemiş bu çalışmayı ve David Whitaker’dan yenisini hazırlamasını istemiş. O da beğenilmeyince, Hollywood’un tecrübeli ve on dört kez aday gösterildiği Oscar’ı 1968’de “Thoroughly Modern Millie” (Tatlı Kızın Aşkı”) ile kazanan Bersntein’a emanet edilmiş müzikler.

Kötü adamın yüzünü son sahneye kadar göstermeme kararı klasik bir oyun olmanın ötesinde bir başka anlama daha sahip burada; öykünün kahramanı Sarah’ın gözlerinin görmüyor olmasına bir gönderme bu ve seyircinin kendisini onun yerinde hissedebilmesi amaçlanıyor. Ne var ki bu hedef sık sık havada kalıyor; çünkü Sarah ile katilin doğrudan karşı karşıya kaldığı sahne sayısı, gerilimi de olumsuz olarak etkileyecek şekilde, pek de fazla değil. Bu durumda bu gizleme oyunu temel olarak sadece katilin kimliğini merak etme etrafında dönüyor diyebiliriz. Farklı karakterlerle ilgili yaratılan “o mu? sorusu ise, çok etkileyici olmasa da, iş görüyor. Senaryo katil ile asıl kurbanı yeterince bir araya getirmemesi ve olacakları önceden hissettiren ve bazıları tanıdık gelecek konuşmalar ve gelişmeler barındırması yanında, asıl sorununu uzamış ve üstelik öyküye pek de katkısı olmamış görünen kimi sahneler (dört cesedin ardından gelen ve gerilimi birden sıfırlayan romantik at gezintisi gibi, görsel yanı güçlü ama “yanlış” düşünülmüş sahneler) ve Sarah’ın kaçışı bölümlerinin gereksiz unsurlarla odağını yitirmesi üzerinden yaşıyor. Bu bölümleri kurtaran ise asıl olarak Mia Farrow’un oyunculuk performansı ve, Richard Fleischer’ın ve görüntü yönetmeni Gerry Fisher’ın hareketli bir kamera ile yakaladıkları görüntüler oluyor. Bu görüntüler pek çok sahnenin tedirgin ve tekinsiz havasını hissetmemizi sağlıyor ve gerilimi bize de geçiriyor.

Sarah’ın, etrafındaki cesetlerin farkında olmadan evin içinde gezindiği sahne gibi etkileyici anları olan film kahramanının körlüğünü de bazı iyi düşünülmüş sahnelerde akıllıca kullanıyor. Örneğin Sarah’ın cesetleri birer birer keşfettiği sahne, onun göremediği ama anladığı bir katliamın neden olduğu dehşet duygusunu daha da artırıyor. Benzer şekilde, sapık bir katilden kaçan kurbanın bir ormanda kaybolduğu ve nerede olduğunu bilemediği sahne de hayli başarılı filmin hedefleri açısından. Tüm bu bölümler, Farrow’un ilgili sahnelerin doğası gereği fiziksel bir boyutu da olan oyunculuğu ile ek bir çekiciliğe de sahipler. Bunun yanında, senaryonun başta malikânenin bahçıvanının ölümü ve kadına verdiği bilgiler olmak üzere inandırıcılığa uzak düşen ve zorlama tesadüfler de içeren epey örnek içerdiğini de söylemek gerekiyor. Çingenelere karşı olan önyargı açısından durduğu nokta, tahmin edilebilir olsa da doğru olan öykü bu açıdan modern ama “prens prensesi kurtarır”ı iki kez karşımıza getirmesi ile de bir parça eskimiş bir tutum takınmış.

Gerilimi belki biraz mekanik ve basit, zaman zaman da gerçekçilik problemleri var ama Farrow’un öykü başlar başlamaz, karakteri için sempati uyandırmayı başaran ve maruz kaldığı kötülüğü yanıttan başarılı oyunculuğu, başta İngiliz kırsalı olmak üzere mekânların öyküye yakışır biçimde kullanılması ve “ucuz” olmaktan çekinilmeyip, hatta bunun eğlence aracı yapılması ile Fleischer’ın filmi görülmeyi hak eden bir çalışma. “Kör bir kadının karşılaştığı dehşet” hikâyesi izlemek isteyenler, Terence Young’un 1967 tarihli “Wait Until Dark” (Karanlığa Kadar Bekle) adlı filmini tercih edebilirler ve etmeliler de öncelikle ama 1970’lerden gelen bu film de klasik sinema dili ve sunduğu “ucuz eğlence” ile keyifle seyredilebilir.

(“Blind Terror” – “Korkunun İçinde”)

10 Rillington Place – Richard Fleischer (1971)

“Polis kime inanır; sana mı yoksa on yıl özel polislik yapan bana mı?”

İngiliz seri katil John Christie ve onun olduğu binaya eşi ve çocuğu ile birlikte kiracı olarak taşınan saf Timothy Evans’ın hikâyesi.

Filmde danışman olarak da görev yapan Ludovic Kennedy’nin 1961 tarihli “Ten Rillington Place” adlı kitabından uyarlanan senaryosunu Clive Exton’un yazdığı ve Richard Fleischer’ın yönettiği bir Birleşik Krallık yapımı. Gerçek bir olayı anlatan yapıt; Richard Attenborough ve John Hurt’ün güçlü oyunları ile karakterlerine çarpıcı bir güç getirdikleri, sinemanın farklı türlerinin tümünde başarılı eserlere imza atmış yönetmenin klasik sinemanın özlediğimiz tadını hatırlatan yalın ve çekici sinema diline sahip ve öyküsünün idam cezasının neden bir insanlık suçu olduğunu tartışılmaz bir şekilde kanıtlayan gerçekliği ile başarılı bir çalışma. Zaman zaman bir parça “düz” görünmesinin, hikâyenin iki baş karakterinin eylemlerinin gerçekteki doğaları ile örtüştüğünün unutulmaması gereken yapıt, ilginç bir film olarak, izlenmeyi hak ediyor.

“Bu gerçek bir hikâyedir. Mümkün olan tüm sahnelerde resmî belgelerdeki ifadeler kullanılmıştır” yazısını görüyoruz açılışta. Jenerik yazılarına bir duvardaki “Rillington Place” tabelasının yer aldığı bir sabit görüntü üzerinde duyulan bir siren sesi eşlik ediyor. Bu ses John Dankworth’un imzasını taşıyan gerilimli ve arada bir korku atmosferine de bürünen başarılı müziğe dönüşürken, kamera aşağıya kayıyor ve gece vakti ıssız sokakta el feneri ile yürüyen bir kadını getiriyor karşımıza. Kapısında 10 numarasını gördüğümüz evin ziline basıyor kadın ve giriş kattaki dairesinde gelene gizlice bakan ve tekinsiz bir görünümü olan bir adam (Richard Attenborough) açıyor kapıyı kadına. 1944’te Londra’dayız ve adamın adı John Christie’dir. Kadın bir türlü iyileşmeyen bronşitinin tedavisi için gelmiştir buraya ama sonu; onu önce havagazı ile kendinden geçirip, ardından bir iple boğarak öldüren ve ardından da bedenine cinsel saldırıda bulunan Christie’nin kurbanı olmak olacaktır, kendinden önceki ve sonraki başkaları gibi. Beş yıl ileriye geçiyoruz; 1949’da aynı kapıyı bu kez, bir bebekleri olan genç bir çift çalıyor: Tim (John Hurt) ve karısı Beryl (Jusy Geeson). Maddi olanakları kısıtlı olan çift, küçük daireyi pek istemeseler de tutmak zorunda kalacaklar ve sonrasında her ikisinin de kurban olacağı bir öykü başlayacaktır.

Amerikalı yönetmen Richard Fleischer 1959’da “Compulsion” ve 1968’de “The Boston Strangler” (Boston Canavarı) filmleri ile gerçek katilleri konu alan iki öykü daha anlatmıştı bizlere. İlki Cannes’da Altın Palmiye için yarışan bu filmlerde, sinemanın hemen her türünde olduğu gibi suç filmlerinde de becerisini ortaya koyan Fleischer 1971’de seyircinin karşısına bu ikisinden geri kalmayan bir başarılı örnek daha çıkardı. Filmin hem zamanında hem günümüzde hatırlanmasına ve bilinmesine neden olan unsurlardan biri idam cezasının, diğer pek çok nedenin yanında, geri döndürülmesi mümkün olmayan korkunç bir hataya açık olması nedeni ile de çağ dışı bir cezalandırma yöntemi olduğunu gerçek bir öykü üzerinden anlatması. Adalet mekanizmasının hatalara açıklığı ile (film kısıtlı süresi içinde bu mekanizmanın problemlerini yeterince öne çıkaramıyor ve soruşturma / yargılama sürecindeki eksiklikler yeterince işlenmiyor) bir insanın hayatını nasıl yanlış bir şekilde yok edebildiğinin bu gerçek örneği, hiçbir anında idam cezasının yanlışlığını tartışma konusu yapmasa ve hatta bunu ima bile etmese de ve belki tam da bu nedenle, bu konuda yazılacak bir manifestoya sağlam bir delil sağlayabilecek bir güç ve önem taşıyor.

Hikâyenin gerçekliğini, sadece resmî belgelerdeki ifadelere mümkün olduğunca sadık kalarak getirmemiş karşımıza film; kullanılan mekânlar da öykünün gerçekçiliğine katkı sağlıyor. İç sahnelerin hemen tamamı stüdyoda çekilmiş ama olayın yaşandığı evin dışardan çekilen görüntülerinde 10 numaralı evin kendisi ya da bire bir aynısı olan 7 numaralı ev kullanılmış. Çekimlerden kısa bir süre sonra sokak üzerindeki evlerin önemli bir kısmı dönüşüm kapsamında yıkılmış ve yenileri inşa edilmiş. 10 numaralı evin yerine inşa edilen evde oturanların zaman zaman “elektriğin izah edilemeyen bi şekilde kesilmesi” gibi “tuhaf” olaylar yaşadıklarını söylemesi ise popüler kültür etkisinin neticesi olsa gerek. Timothy’nin bir süreliğine gitmek zorunda kaldığı memleketinde geçen sahneler de, Galler’de Merthyr Vale adlı kasabada çekilmiş gerçek mekânları kullanma titizliğinin bir örneği olarak. Bu gerçekçiliğin iki diğer kaynağı ise başta Richard Attenborough ve John Hurt olmak üzere oyuncuların doğal performansları ve yönetmenin klasik sadeliğini hep özenle koruyan sinema dili olmuş. Attenborough’un neredeyse aldığı her nefesi de hissetmemizi sağlayan konuşma biçiminin etkileyiciliğini artırdığı oyunculuğu ve Hurt’ün karakterinin doğasını ham bir sertlikle çizen performansı filmin en önemli kozlarından biri bu bağlamda.

Öykünün, gerilimini “kim yaptı”dan değil, “nasıl yaptı” ve “gerçek ortaya çıkacak mı” sorularından almasına rağmen seyircinin ilgisini hep diri tuması filmin başarılarından biri. “Karbon monoksit ve CO2 çelişkisi” gibi ipuçları; John Christie’nin Tim’i, saflığından da yararlanarak sürekli manipüle etmesi (“Asılmak mı istiyorsun, istediğin bu mu?”); John Hurt’ün usta oyunculuğunun Tim karakterine sağladığı etkileyicilik; görüntü ile sesin uyumunun örneği küçük oyunlar (bir kravata uzanan el ve başlayan bir bebek ağlaması) ve John’un yalandaki ustalığı ile Tim’in bu konudaki beceriksizliğinin güçlendirdiği çelişkiler gibi farklı unsurlar bu gerilimi üretirken, kapanıştaki bilgilendirme yazılarına eşlik den nefes sesi bu duyguyu son kareye kadar taşıyor. Fleischer, sadelik tercihi ile, çok fazla kamera oyunlarına başvurmuyor ve bu sayede, başvurduğunda da hedeflediği gücü yakalıyor. Örneğin katilin “operasyon” sahnelerinden birinde kamera yukarıdan çekim yapıyor bir süre ve daha sonra, film boyunca görmediğimiz bir şekilde elde taşınan kameranın sağladığı hareketlilik ve eğik açı ile çekici bir teknik oyun oynuyor.

Filmin idam cezasına eleştiri içeren hikâyesinin bir boyutu daha var anılması gereken; 1967’de liberal bir bakışla belirlenen kurallarla serbest bırakılana kadar mevcut olan kürtaj yasağının kadınların hayatlarını nasıl kararttığının da farklı örneklerini görüyoruz filmde ve tıpkı idam cezasında olduğu gibi, bu konuda da, olanları hikâyesinin doğal bir parçası yaparak eleştirisini, özellikle altını çizmemesine rağmen sert bir şekilde dile getiriyor film. 1970’lerde yönetmenlerin bolca başvurduğu zum kullanımının da örneklerini gördüğümüz filmin bu “vurgulamadan anlatma” tercihinin çarpıcı bir örneği olan infaz sahnesi de hayli önemli. Süslemeden, uzatmadan ve gerçeğe sadık kalarak çekilen bu çok kısa sahne, bir insanı devletin öldürmesi demek olan idamın soğuk gerçeğini yalın bir sertlikle çarpıyor yüzümüze. Politik şarkıları ile bilinen, komünist İngiliz besteci ve şarkıcı Ewan MacColl’un hakkında “The Ballad of Tim Evans” adlı şarkıyı yazdığı olayı anlatan filmin çekildiği tarihte ülkede idam cezasının tekrar yasal olmasının tartışılıyor olmasının Richard Attenborough’un rolü kabul etmesinin ana nedeni olduğunu da belirtelim yeri gelmişken.

Timothy Evans’ın zihinsel sıkıntılarını “saf”lıkla değiştirme tercihinin bu karakterin bazı eylemlerini (ya da eylemsizliğini) anlamlandırmada sıkıntı yarattığı filmin iç mekânların ruh daraltan karanlığını ve sıkışıklığını iyi yansıtan görüntüleri de dikkat çekiyor. Aralarında John Schlesinger’ın “A Kind of Loving”, Lindsay Anderson’ın “This Sporting Life” ve Joseph Losey’in “King and Country” filmlerinin de olduğu pek çok başarılı yapıtta imzası olan İngiliz Denys Coop’un kamera çalışması özel bir takdiri hak ediyor başarısı ile. Günümüz sinemasının gerçek olayları bile süsleyerek abartmaya özen gösteren örneklerine alışkın bir seyirci için bir parça düz ve kuru görünebilir filmin dili ama bu hikâye için en doğru olanı yapıyor Fleischer ve öldürme eyleminin ham sertliğini olduğu gibi yansıtıyor; bu sayede, her zaman sorunlu olan adalet mekanizmasının nasıl da sıradan insanlar aleyhine işlediğini hatırlamamızı sağlıyor.

(“Londra Canavarı”)

The Spikes Gang – Richard Fleischer (1974)

The_Spikes_Gang“Ben de arkamda çok ölü veya ölmekte olan adam bıraktım. Onları bana seslenirlerken terk ettim. Yapman gereken kulaklarını ve gözlerini kapamak ve koşabildiğin kadar hızlı koşmaktır. Siz çocuklar biraz daha büyük olsaydınız ve bu işin içinde daha uzun süredir olsaydınız, hayatta kalmanın tek yolunun bu olduğunu bilirdiniz”

Evlerini terk ederek yeni bir hayatın peşine düşen üç küçük kasaba gencinin bir kanun kaçağı ile karşılaşmalarından sonra değişen hayatlarının hikâyesi.

Giles Tippette’in “The Bank Robber” adlı romanından uyarlanan bir film. Senaryosunu Irving Ravetch ve Harriet Frank Jr.’ın yazdığı western türündeki filmi Richard Fleischer yönetmiş. Romanın adı Lee Marvin’in keyifli biçimde oynadığı banka soyguncusuna odaklanırken, film adının da vurguladığı gibi üç gencin atıldıkları macera ile değişen hayatlarına ve bu banka soyguncusu ile ilişkilerine eğiliyor ağırlıklı olarak. Fleischer’ın klasik ama bir parça fazla düz bir sinema dilini tercih ettiği film, tam olarak tarzını da oturtamamış görünüyor ve bir gençlik filminden western’e veya yumuşak bir atmosferden çok sert bir havaya sık sık kayarak seyircinin ilgisini de dağıtıyor. Yine de Marvin’in ve genç maceracıları canlandıran üç oyuncunun (Gary Grimes, sinema kariyerine sonraki yıllarda yönetmenliği de ekleyen Ron Howard ve Charles Martin Smith) başarılı oyunculukları, Grimes’ın canlandırdğı karakterin babası ile sevgi ve nefret içeren ilişkisi üzerinden western türüne getirilen yeni bir duygu ve bir “baba arayışı” gibi çekici bir temanın varlığı ile ilgiyi hak ediyor bu film.

Bir banka soygunundan sonra kaçarken vurulan bir adamı yaralı olarak bulan ve ailelerinden gizli olarak onunla ilgilenen ve kendini toparlayıp kaçmasını sağlayan üç genci anlatıyor film temel olarak. Üç gençten diğerlerinin arasında doğal bir lider gibi davranan gencin babası ile sorunlu bir ilişkisi var (kemer ile dövülerek cezalandırılıyor örneğin) ve bir diğerinin de benzer bir problemi olduğunu bir konuşmasından anlıyoruz. Bu gençler karşılarına çıkan kanun kaçağını bir baba figürü yerine de koyuyorlar pek de farkında olmadan ve onun yaşam şekli ile vaat ettiği “özgür yetişkin hayatı” için evlerinden kaçarak kanun dışı bir hayatın parçası oluyorlar. Aslında baba arayışı ile zenginleştirilmiş bu büyüme hikâyesi western türü ile birlikte düşünüldüğünde sıkı bir potansiyel vaat ediyor. Ne var ki ne senaryo bu potansiyeli gereğince değerlendirebiliyor ne de Richard Fleischer filme çekicilik sağlayacak bir katkıda bulunabiliyor. Gençlerin ilk suçlarını işlemeleri gibi önemli bir anı yeterince ikna edici bir şekilde karşımıza getiremeyen ve hikâyenin inandırıcılığını zedeleyen senaryo hafif bir komedinin hemen arkasından sert bir sahneye yer vererek, trajik bir sona doğru ilerlediği açık olan bir hikâyeye sık sık gereksiz bir hafifliği olan sahneler yerleştirerek ve dramatik gerilim anlarını çekici şekilde inşa edemeyerek başarı çıtasının altında kalıyor çoğunlukla ve Fleischer da bu sorunlu senaryonun kusurlarının üzerini örtecek bir dinamizm yaratamıyor ve film bir türlü seyirciyi etkisi altına alamıyor.

Gerçek babaya duyulan sevgi ve nefret, yeni “baba”nın ihaneti, gereğinden erken büyümeye kalkan gençlerin trajedisi veya özgürlük arayışı gibi çekici temaları var filmin yeterince derinlikli işlenememiş olsa da ve ya hak ettikleri kadar üzerinde durulmamaları ya da vurgularının görsel olmaktan çok sözel olmaları (görsel olduğunda da monoton bir görsellik içinde kaybolmaları) nedeni ile bu temalar dikkat bile çekmiyor zaman zaman. Bu kusurlarına rağmen dört oyuncusunun karakterlerine çok iyi oturan oyunculukları, Fred Karlin’in başarılı müziği ve western setlerinin doğal çekiciliği sayesinde ilgi toplamaya aday yine de bu film.

(“Demir Mızraklılar”)

Bandido – Richard Fleischer (1956)

“Bana bir kez yalan söyleyenin ikincisine fırsatı olmaz”

1916 Meksika devrimi sırasında Amerikalı bir paralı askerin hikâyesi.

Amerikan sinemasının Meksika devrimi sırasında yaşananları elbette tipik bir Amerikan bakışı ile ele aldığı pek çok örneği var. Hollywood’un becerikli yönetmenlerinden Richard Fleischer’ın bu filmi onlardan biri ve senaryosunun sıradan olarak özetlenebilecek zayıflığının öne çıkmasına rağmen hem Fleischer’in aksamayan anlatımı hem de başrol oyuncularının performansı ile kendisini seyredilebilir kılan bir çalışma olmayı beceriyor.

Daha önce Fleischer ile bir Jules Verne uyarlaması olan “20000 Leagues Under the Sea – Denizler Altında 20000 Fersah” filminde de birlikte çalışmış olan senarist Earl Felton’ın hikâyesinin sıradanlığı filmin en zayıf yanı kesinlikle. Onca olaya, çatışmalara ve potansiyeli yüksek gerilim anlarına rağmen hikâye hemen hiçbir anında seyircisinde yeterince heyecan yaratamıyor. Ne eğreti duran ve inandırıcı olabilen aşk hikâyesi yardımcı oluyor hikâyeye ne de karakterlerin sürekli farklı yerlerde zorlama ile yaratılmış karşılaşma anları. Sinema tarihçileri senaryonun bu probleminin tek kaynağının senarist Felton olmadığı konusunda hemfikir. Felton’ın ilk senaryosu başroldeki Robert Mitchum’un ve yönetmen Fleischer’ın filme katılmak için imza atmalarını sağlayacak çekiciliğe sahipken yapımcı şirketin müdahalesi sonucu bu senaryo çöpe atılmış ve Felton çekimler sırasında nerede ise baştan yazmış senaryoyu. Sonuçta ortaya çıkan da sıradanın ötesine geçememiş ne yazık ki. Üstelik filmin çekici yanlarından biri olması gereken aşk hikâyesi de oldukça sakil durmuş ortaya çıkan sonuçta. Meksika devrimi sırasında geçip de bu devrime nerede ise hiç dokunmamasını da bir başka eksisi olarak söylemek gerekir.

Senaryosu bir yana bırakılırsa, Max Steiner’in klasik Hollywood döneminin havasını bolca taşıyan ve filme de yakışan görkemli müziği ve filmin çekildiği Acapulco bölgesinin etkileyici güzelliğini perdeye filme katkıda bulunacak şekilde yansıtan Ernest Laszlo’nun görüntüleri filmin en çekici yanlarından ikisi. Her ikisi de Oscar ödüllü olan bu iki isim klasik sinemaya yakışır bir iş çıkarmışlar kesinlikle. Filmin bir diğer başarısı da başrol oyuncularından geliyor. Paralı asker rolündeki Robert Mitchum kendisinin üzerine kurulu senaryonun da yardımı ile karakterini eğlenceli kılmayı başarıyor ve senaryonun açıkçası üzerine gitmeyerek hata ettiği bir alanı, mizahı da kendi mütevazi ölçüsünde de olsa yaratmayı başarıyor. Meksikalı devrimcilerin komutanı rolündeki Gilbert Roland da Mitchum’dan geride kalmıyor ama Mitchum’un, bir başka deyişle beyaz adamın zekâyı ve liderliği temsil ettiği senaryoda kaba gücün temsilcisi olarak bir parça silik duruyor. Yönetmen Fleischer ise elindeki zayıf senaryoya rağmen aksamayan bir tempo elde etmeyi ve seyirciyi hikâye boyunca diri tutmayı başarıyor. Beyaz adamın Meksika devrimini kurtardığı, aşık iki karakterin üç yıl önce çekilmiş “From Here to Eternity – İnsanlar Yaşadıkça” filminden esinlenmiş görünen ve oldukça zorlama görünen bir deniz kenarındaki aşk sahnesinin parçası olduğu film hikayesi ile değil ama Hollywood’un klasik işbilirliğini gösteren yanlarına odaklanarak seyredilebilir ve eğlenceli bir film özet olarak.