Uçurum İnsanları – Jack London

Amerikalı yazar ve gazeteci Jack London’ın 1903 tarihli kitabı. London’ın yirminci yüzyılın başlarında Londra’nın doğu bölgesindeki yoksulluğu ve insanlık dışı koşulları, 1902’de kılık değiştirip bizzat deneyimleyerek okuyucunun karşısına çıkardığı çalışma, Britanya İmparatorluğu’nun parlak bir döneminde yaşanan, hayal edilemez sefaleti detaylı bir şekilde anlatıyor ve farklı istatistiklerle ve raporlarla gerçekliğini de doğru bir şekilde destekliyor. İşçi sınıfının Londra’nın özellikle Whitechapel isimli bölgesinde içinde bulunduğu koşulları anlatan daha eski kitaplar da yazılmıştı ve bunlardan biri olan Alman filozof Friedrich Engels’in 1845 tarihli “Die Lage der Arbeitenden Klasse in England“ (İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu) adlı kitabı işçi sınıfı üzerine yazılmış en önemli eserlerden biri olarak kabul edilir. Engels’in bir “dışarıdan gelen gözlemci” olarak tanık oldukları üzerine kurulu olan kitabını bir adım daha ileri taşıyor Jack London kendi eseri ile ve doğrudan o koşulların içinde yaşayanların arasına katılıyor. Gerçeklerin sertliğini tüm çıplaklığı ile sergilemekten çekinmeyen London’ın, kalemine yansıyan öfkeyi de hissettirdiği kitabı Batı uygarlığının karanlık yüzünü ve tarihini, sömürülenlerin gerçeklerinin o günden bugüne pek de değişmediğini ve zenginlik olan bir yerde mutlaka bir yoksulluğun da bulunmak zorunda olduğunu anlamak ve unutmamak için okunmayı hak eden bir çalışma. Friedrich Nietzsche’nin 1886 tarihli “Jenseits von Gut und Böse” (İyinin ve Kötünün Ötesinde) adlı kitabında yazdığından, “Uçuruma yeterince uzun süre bakarsan, uçurum da sana bakar”, yola çıkarak söylersek, London okuyucuyu “uçurum”a bakmaya ve uçurumdakilerin korkunç bakışları ile de yüzleşmeye zorluyor bu kitabında.

Danimarka asıllı Amerikalı Jacob Riis 1890’da yayımladığı “How the Other Half Lives” adlı kitabında New York’ta on sekizinci yüzyıl sonlarında yoksulların yaşamlarını kendi çektiği fotoğraflarla görsel olarak anlatmıştı. London’a kendi kitabı için ilham veren bu kitap olmuş ama farklı bir yol seçmiş kendi çalışması için yazar. İşsiz bir Amerikalı denizci kılığına girerek o yoksulluğun bir parçası olmuş London ve 1902 yaz aylarında yedi hafta boyunca “Uçurum”un sakinlerinden biri olarak yaşamış. Aslında İngiliz yazar James Greenwood 1866’da yoksulların yatak ve yemek karşılığında çalıştırıldığı ve “workhouse” denen bir yere kılıp değiştirerek girmiş, oradaki bir gününde karşılaştığı iğrenç ve tiksindirici koşulları gazete yazıları ile İngiliz halkına aktarmış ve epey ses getirmişti; ama onunki sadece 1 gün süren bir tecrübeydi ve genel olarak bir bölgenin resmini çizmiyordu.

Editör Veysel Atayman kitabın tatmin edici bir incelemesi olarak niteleyebileceğimiz önsözünde “gerek yazılış yöntemi gerekse içeriği bakımından oldukça aşılmış sayılabilecek” sözlerini kullansa da, London’ın “suratımıza bir yumruk indirmeyi başardığını” söylemekten de geri kalmıyor. Benzer yıllarda aynı yerlerde yaşayan insanların hayatını Charles Dickens “alt sınıf insanlarına gösterdiği o ünlü acıma duygusu, merhameti” ile anlatırken, London’ın “sosyalist bilinci” ile bir adım ileriye giderek oluşturduğunu söylüyor eserini. Atayman’ın, içerdiği resmi raporlar, istatistiksel veri vs. ile metnin “edebiyat düzleminden bir tür “kullanmalık metin” düzlemine dönüştüğü” eleştirisi ise bir parça haksız görünüyor; bir metni ille de belli bir sınıfa sokmak ve “edebi” olmasını beklemek çok da doğru değil. London’ın kitabını bir gazetecilik çalışması olarak nitelemek ve bu çalışmayı akıcı ve güçlü bir kalemi olan bir edebiyatçının yaptığını söylemek mümkün çünkü. Bir eleştiri getirmek gerekirse, kitaptaki sefalet örneklerinin zaman zaman tekrara düştüğü söylenebilir belki ama bu da önemli bir sıkıntı değil kesinlikle. Kitaba getirilen eleştirilerden biri London’ın çizdiği korkunç resme bir çözüm önermemesi olmuş. Her ne kadar kendi kısa önsözünde ve kitabın “Yönetim” başlığını taşıyan son bölümünde yönetimin değişmesi gerektiğini net bir şekilde yazsa da (“Bu yönetimin temizlenip atılması kaçınılmazdır”) London, bir politik düzen çözümünü işaret etmiyor ama kitaptan bunu beklemek de yanlış; sonuçta bir korkunç durumu saptamak ve okuyucu onunla yüzleştirmek amacını taşıyan bir “gazetecilik” çalışması bu okuduğumuz.

Kitabın her bir bölümünün başında çok doğru seçilmiş görünen bir alıntıya yer vermiş London: farklı ünlü isimlere ait olan bu sözlerin nedense bazılarının sahipleri ile ilgili olarak çeviride kısa da olsa bir dipnotla bilgilendirme yapılmaması çeviri ile ilgili bir editör hatası olmuş. Örneğin Thomas Ashe (İrlandalı devrimci ve politikacı) veya Stephen Crane (Amerikalı yazar ve şair) gibi isimlere tüm okuyucuların hâkim olamayacağını düşününce, neden kimi çok daha fazla bilinen başkaları için açıklama verilirken, bu isimlerin ihmal edildiğini anlamak zor açıkçası.

Jack London yedi hafta boyunca yaşayacağı Doğu Yakası’na girerken çeşitli önlemleri de almış güvenliği için (Londra’daki Amerikan konsolosunu bilgilendirmiş örneğin) ve gerektiğinde “sığınabileceği” bir mekânı da ayarlamış önceden. Kuşkusuz bu önlemlerin sağladığı bir rahatlığa sahip olarak, Uçurum’dakilerin arasına girse de, onlara göre çok daha avantajlı bir konumdaymış London. Bu durum onun oradaki yaşamı aynen deneyimleme çabası ile bir parça ters düşüyor elbette ama yazarın süreli olan bu deneyiminin bize aktardığı sertliğin dozunu kesinlikle azaltmamış. Bu sert resmi ise farklı örneklerle ve farklı boyutları ile kitabın başından sonuna okuyucunun önüne koymuş yazar. Jack London’ın çizdiği resimdeki önemli ve ilginç olgulardan biri Uçurum’un Londra’nın zenginlerin ya da orta sınıfının yaşadığı bölgelerine yakınlığı (“herhangi bir yerden yapılacak beş dakikalık bir yürüyüş sizi bir yoksul mahallesine çıkaracaktır”); bir diğeri ise şehirler büyüdükçe, “uygarlık ilerledikçe” ve hatta refah arttıkça yoksulların ve emekçi sınıfın şehrin merkezinden hep daha da uzaklara “sürülmesi”. London’ın anlattığı dünyadaki pek çok olgunun günümüz dünyasında da sürdüğünün örneklerinden sadece ikisi bu. Resmî makamların, parkların çevresini evsizlerin geceleri girip uyumasını engellemek için sivri uçlu demirlerle çevirmesi gibi önlemleri ise, günümüzde şık binaların çevreleri için de alınmasını da düzenin değişmediğinin örneklerinden bir diğeri olarak gösterebiliriz elbette.

Uçurum’da yaşayanlar için “450.000 yitik ve ümitsiz insan” tanımlamasını yapan London, bazen sözcüğün kendisini de kullanarak, tanık olduğunun bir sınıf meselesi olduğunu da vurguluyor. Yukarıda birkaç örneği verilen, “bugün de aynen süren” sorunların bir başkası olarak gösterebileceğimiz bir diğer olgu da yine aslında sınıf konusuna getiriyor bizi. London’ın konuştuğu evsizlerin bazıları içinde bulundukları sefaleti düzenli ve insanca bir ücret alabilecekleri bir iş bulamamalarına bağlarken, bu işssizliğin sorumlusu olarak da yabancı göçmenleri gösteriyorlar; çünkü “bu göçmenler daha düşük ücretlerle onların yerini alıyor ve bu iğrenç düzenin ayakta kalmasına neden oluyorlar”dı. Bugün Batı ülkelerinde başta faşizme yakın duranlar olmak üzere, sağ politikacıların ve seçmenlerinin sıklıkla başvurduğu bir söylem bu bilindiği gibi.

“Sancak Taşımak” (Bütün gece sokaklarda yürümek anlamına gelen bir ifade ve sokakta yatmaları yasak olan evsizlerin Uçurum’da geceyi nasıl geçirdiğini anlatmak için kullanılıyor) başlığını taşıyan bölümün bir örneği olduğu gibi ve aralarında VII. Edward’ın Taç Giyme Töreni’nin Uçurum’a yansımasının anlatıldığı “Taç Giyme Günü” bölümünün de bulunduğu pek çok farklı yerinde kitabın, London kıvrak ve güçlü edebiyatçı kimliğini öne çıkarıyor. Sınıf meselesine değindiği satırların yanında, örneğin “Mülkiyet İnsana Karşı” gibi bölümlerde ise daha doğrudan bir politik yaklaşım benimsiyor zaman zaman ve gerçek örneklerle saptamalarını destekliyor.

London’ın eserini önemli ve değerli kılan yanlarından biri de, Uçurum’da yaşamanın, insanları ahlaki türden olanı da dahil olmak üzere nasıl korkunç derecede yozlaştırdığını farklı örneklerle ve çok açık bir dil ile anlatması. Her türlü hijyenden ve mahremiyetten uzak yaşayan ve çocukları da sadece olumsuz ve sefil yaşamlara tanık olarak büyüyen insanların “doğal” kabul edebileceğimiz yozlaşması ahlakın da bir sınıf meselesi boyutu olduğunu hatırlatıyor bize. Son bölümünde, Uçurum’daki yaşamlar üzerinden yola çıkarak, “insanlık gerçekten uygarlaştı mı” sorusunu soruyor ve kitaba genel olarak hâkim olan karanlık ve rahatsız edici havasına uygun bir kapanış yapıyor London.

Jack London’ın kitabına getirilen ve bir ölçüde haklılığını teslim etmemiz gereken eleştiri ise, Uçurum’da yaşayanlarla ilgili olumsuz örnekleri art arda sıralaması ve tekrara düştüğü gibi, o yaşamların acınası durumunun altını o sınıfa acıma ile bakan birinin perspektifinden çizmesi. O sefil yaşamların içinde bile dostluk, sevgi ve neşe gibi duyguların var olduğunu, yoksulun da “insan olduğunu” anlatmayı ihmal ettiğini söylemek mümkün yazarın ama tanık oldukları karşısında hissettiği dehşet bir ölçüde hafifletiyor bu tercihi. Yazarın, kitabın kendisi için önemini anlatırken, “Başka hiçbir kitabım, genç kalbimi (26 yaşındaymış London Uçurum’daki iki hafta geçirirken) ve gözyaşlarımı bu denli etkilemedi” demesi açık bir şekilde anlatıyor onun eserine de yansıyan bu duygularını. Osman Çakmakçı’nın başarılı ve rahat okunan çevirisini de anmamız gereken baskıda, “Blood is thicker than water” (Kan bağından doğan ilişkiler diğer tüm ilişkilerden daha önemlidir) sözünün “Kan sudan daha yoğundur” olarak çevrilmiş olması ise ilginç bir hata olmuş açıkçası.

(“The People of the Abyss”)

(Visited 8 times, 2 visits today)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir