“Sakin bir hayat sürmek, para biriktirmek ve Türkiye’ye gitmek istiyorum. Güneş, kum, deniz, iş…”
Almanya’da yaşayan ve küçük suçlara bulaşmış üç göçmen kökenli arkadaşın ve içlerinden birinin yeni bir hayata başlama çabasının aralarındaki sıkı dostluğun gerekleri ile çatışmasının hikâyesi.
Yönetmenliğe iki kısa filmle (1995’te “Sensin – Du Bist Es!” ve 1996’da “Getürkt”) başlayan Fatih Akın’ın ilk uzun metrajlı çalışması. Akın senaryosunu da yazdığı filmde, doğup büyüdüğü Hamburg’un Altona semtinde geçen bir öykü anlatıyor ve bir bakıma kendisinin ve kendisi gibi, Almanya’ya 1960’lar ve 70’lerde işçi olarak gitmiş ailelerin çocuklarının suçla örülü yaşamlarını getiriyor karşımıza. Türk, Sırp ve Yunan kökenli üç arkadaşın suç, uyuşturucu ve romantizm içeren ve bir ilk filmin özgünlüğü ve serbestliğini, bir yandan da kimi acemiliklerini taşıyan bir yapıt bu ve dinamik anlatımı ile göçmenlerin çok kültürlü bir topluma dönüştürdüğü Almanya’nın 1990’lı yıllarını gösteren çekici bir fotoğraf çekiyor. Gösterdiği dünyayı yaratan olgularla pek ilgilenmemesi ve Türk karakteri bir parça idealleştirmesi gibi sorunları var ama yine de günümüzün önemli sinemacılarından birinin doğuşunu müjdeleyen bu çalışma kesinlikle ilgiyi hak ediyor.
Zonguldak kökenli bir ailenin çocuğu olarak Hamburg’un Antona semtinde doğmuş Fatih Akın ve ilk filminde burasını öyküsünün mekânı yaptığı gibi, kendi çocukluğundan ve ilk gençliğinden de ilham almış karakterleri ve hikâyeyi yazarken. O da buradaki karakterler gibi küçük suçlar işlemiş, uyuşturucuya bulaşmış ve içine girdiği küçük çetelerden ağabeyinin yardımı ile kurtulmuş. Öykünün Türk karakteri Cebrail’in bu bağlamda Fatih Akın’ın kendisinden ya da benzer yaşamları olan Türkiye kökenli göçmenlerden esinlenerek yaratıldığını söyleyebiliriz rahatlıkla. Cebrail’i (Mehmet Kurtuluş) hikâyenin başında cezaevinden çıkarken görüyoruz; şartlı tahliye edilmiştir genç adam ve artık yaşamına bir çekidüzen vermesi gerektiğini düşünmektedir. Bobby (Aleksandar Jovanovic) ise Sırp kökenlidir ve Yunan kökenli olan Costa’nın (Adam Bousdoukos) çaldığı malları satmaktadır. Costa’nın Cebrail’in kız kardeşi Ceyda (İdil Üner) ile sevgili olması ve hemen tüm zamanlarını birlikte geçirmeleri bu üç genç adamın yaşamlarını sıkı sıkıya birbirine bağlamıştır ve Cebrail’in artık temiz bir hayat sürme arzusu ile Bobby’nin daha büyük bir suç dünyasına girme planının eş zamanlı olarak ortaya çıkması bu bağları zorlayacaktır. Bobby’nin Alman Sevgilisi Alice (Regula Grauwiller) ile ilişkilerinde baş gösteren problemler ve Cebrail’in de bu problemlerin parçası olması işleri daha da zorlaştıracaktır.
Filmin oyuncu kadrosu gibi Hamburglu olan Alman besteci Ulrich Kodjo Wendt’in Türk müziğine oldukça yakın duran ve bir bakıma öykünün ana karakterinin Cebrail olduğunu da ima eden müziğinin eşlik ettiği bir sahne ile açılıyor film. Bir amatör kameradan çekilmiş havası taşıyan ve görüntüleri bol grenli olan bu sahnede yağmurlu bir havada kavga eden gençleri izliyoruz ve bir bıçağın çekildiğine tanık oluyoruz. Bu farklı görselliği daha sonra devam ettirmiyor Akın ama kameranın genelde hareketli olması ile genç bir sinema dili tercih ediyor genellikle öykü boyunca. Öykünün üç başkarakterini tek tek, kısa ve eğlenceli bölümlerle tanıtıyor bize film; bu bölümleri çekici kılan bir tercih de bu üç kişinin karakterlerini anlamamıza yardımcı olacak unsurların kullanılması. Örneğin Cebrail cezaevinden çıktığında kapıda bekleyen ailesini görüyoruz; herkes sarılıp öperken onu, babası sarılmadan önce sıkı bir tokat atıyor oğluna! Daha sonra Cebrail’in ağabeyinin düğün töreninde tüm bu karakterleri bir araya getirerek devam ediyor öykü ve aralarındaki ilişkileri ve doğacak gerilimleri yavaş yavaş açıyor bize.
Kendisi de, filmde önemli bir yeri olan Neco adlı bağımlı ve satıcı bir karakteri canlandıran Fatih Akın ailesine de rol vermiş filmde; gelecekteki eşi Monique Obermüller bir seyahat acentası çalışanını canlandırırken, babası (Mustafa Enver Akın), annesi (Hadiye Akın) ve ağabeyi (Cem Akın) Cebrail’in ailesi olarak çıkıyorlar karşımıza. Anne çok az görünüyor filmde, Cem Akın sağlam bir performans veriyor ama Mustafa Enver Akın amatör bir kısa filmde rastlayacağınız türden bir performans sunuyor. Kadın oyunculardan öne çıkan Regula Grauwiller olurken, başrollerdeki erkek oyuncuların tümü tam da Fatih Akın’ın hedeflediği ve öykünün gerektirdiği gibi doğal, ham ve sert oyunculuklar sergilereyek filmin gerçekçi görünümüne katkı sağlıyorlar. Onların başarısında, Akın’ın yazdığı öyküye ve karakterlerine hâkim olmasının ve böylece bu üç oyuncuya güçlü bir malzeme sağlamış olmasının önemli bir payı olsa gerek.
Üçü de Balkan ülkelerinden gelen göçmen ailelerinin çocukları olan Cebrail, Bobby ve Costa’nın öyküsü farklı etnik kökenlerden olmak üzerine çeşitli değinmeler ve zıtlaşmaları da barındırıyor. Örneğin bir Arnavut karakterden (Muhamer rolünde Ralph Herforth var) “Annem bana hep Sırplara bulaşma derdi” sözünü duyuyoruz veya Türk Cebrail’in kız kardeşi ile Yunan Costa arasındaki ilişki imalara ve esprilere konu oluyor zaman zaman. Bu etnik boyutun üzerine pek gitmiyor Akın’ın senaryosu ve daha çok Almanya’nın çok kültürlülüğünün ve karakterlerin yaşadıkları bölgenin kimliğinin göstergesi olarak kullanıyor onu. Senaryonun eksik bıraktığı ise, bu üç adamın yaşadıkları hayatların arkasında yatan sosyal olguları hiç ele almaması. Etnik kökenleri midir onları bu yola sürükleyen (çetecilerin hiçbirinin Alman olmaması bunu düşündürüyor açıkçası) örneğin ya da Astona’nın toplumsal veya ekonomik yapısı mı? Bu konuya hiç girmiyor senaryo; küçük suçluların dinamik ve zaman zaman da eğlenceli öyküleri ile yetiniyor çoğunlukla ve temel çatışma noktası olarak Cebrail’in “temiz bir yaşam sürme” kararı ile diğerlerinin bunu zorlaştıran seçimlerini koyuyor. Bunun üzerine eklenen romantizm boyutu ise fazlası ile beklendiği, daha doğrusu önceden ima edildiği gibi ilerliyor ve özel bir çekicilik katmıyor öyküye. Burada belki de üzerinde asıl durulması gereken, Cebrail’in Costa ve Bobby’e göre kayırılıyor olması senaryo tarafından. Diğerlerine göre hep daha sağduyulu davranışları, daha doğru seçimleri oluyor onun ve hata yaptığında da bunun nedeni ya diğerlerini koruma arzusu ve onlara bağlılığı ya da vicdanı oluyor. Fatih Akın Cebrail’i daha güçlü, daha cesur çizmekle yetinmiyor ve onun dinini, Costa’nınkinden daha farklı da ele alıyor. Costa’nın dinsel inancının sonuçları zaman zaman mizah konusu yapılırken, Cebrail’inki için bu hiç söz konusu olmuyor ve hep belli bir hassasiyetle yaklaşıldığını görüyoruz müslümanlıkla ilgili sahnelere. Costa’nın kilisedeki sahnesi ile, Cebrail’in camideki sahnesi arasındaki fark bariz bir örneği bu durumun. Tüm bu farklılıklar tek başlarına ele alındığında bir eleştirinin konusu olamazlar kuşkusuz ama bir arada değerlendirildiklerinde, Akın’ın bu belirgin tercihi sorgulanmaya açık duruyor kesinlikle. Cebrail’in “Türkiye’de asla yalnız kalmazsın. Orada herkes herkesi tanır. Her yerde bir eş dost vardır. Sımsıcak, hayat dolu bir yerdir” sözlerinin, doğru ya da yanlış, Cebrail’in bir hayali mi yoksa filmin iddiası mı olduğu net anlaşılmıyor örneğin.
Karakterlerin zaman zaman kendi dillerinde de konuştukları ve etnik kökenleri ile ilgili müzikleri dinledikleri ya da şarkıları söyledikleri filmde Akın’ın Sezen Aksu sevgisi de, daha sonraki filmlerinde de göreceğimiz gibi, gösteriyor kendisini ve onun 1995 tarihli “Davet” ve 1988 tarihli “Kavaklar” şarkılarını duyuyoruz. Bu şarkıların ikincisi çok doğru bir sahnede kullanılması ile ve sözlerinin (“Beni hoyrat bir makasla / Ah eski bir fotoğraftan oydular / … / Orda kaldı yanağımın yarısı / Kendini boşlukla tamamlar / Ah omuzumda bir kesik el / Ki hâlâ, hâlâ durmadan kanar”) görüntüye uyumu ve yakıcılığı ile güçlü bir duygusal etki yaratıyor. Alice adlı Alman kadının ki tek kelime Türkçe bildiğine tanık olmuyoruz öyküde, tek başına olduğu bir sahnede Sezen Aksu’nun “Davet” şarkısını dinlemesi ise pek gerçekçi değil açıkçası. Evet, şarkının sözleri sahnenin devamına uygun ama Alice değil, Cebrail ile başlayan bir sahne tutarlı kılardı bu şarkının kullanımını.
“İki türlü insan vardır…” kalıbının pek de yeni görünmeyen bir kullanımı, “Oğlum beraber namaz kılsak güzel olmaz mı? Biliyorsun filmler bittiği gibi hayat da bitecek” gibi zorlanmış görünen diyaloglar ve “sevişme sırasında çıkarılan kolye”ye yapılan vurgunun sonradan unutulması gibi sıkıntıların da olduğu filmin bu ve diğeri problemleri yapıtın genel çekiciliğini çok da zedelemiyor. Öykü boyunca hep Almanca konuşan Yunan kökenli Costa’nın iki ayrı sahnede etnik bağlarına sığınarak Yunanca bir şarkı söylemesi ile sağlanan etkileyiciliğe ulaşılan farklı anları, Akın’ın genç bir yönetmen olarak serbest ve uçarı bir sinema dili kullanması ve Hamburg’un farklı kültürlerin karışımından kaynaklanan zengin ve renkli havasını -Türk kültürü verilen yer açısından diğerlerini gölgede bıraksa da- gerçekçi bir biçimde canlandırması ile film kendisini ilgi ile izletmeyi başarıyor. Frank Barbian’ın kamera çalışmasının dinamizmi destekleyen bir biçimi benimsediği ve Akın’ın zaman zaman cazip bir hamlık ve kendiliğindenlik havası taşıyan görselliğin içinde, Pietà (Hristiyan sanatında, çarmıhtan ölü olarak indirilen İsa’yı kucağında tutan Meryem temasına verilen isim) göndermesi olarak görebileceğimiz görüntüde olduğu gibi özenle yaratılmış karelere de sahip olan film başta “küçük suçlular”ın çıkmazı ve “suç dünyasına bir kez girildi mi, kaçmanın imkânsızlığı” temaları ile ilgilenenler başta olmak üzere herkesin ilgisini hak eden bir çalışma ev başarılı bir romantik/dramatik/etnik gansgter öyküsü. Üç arkadaşın birlikte eğlendikleri bir akşam seyrettikleri filmin Yuen Woo-Ping’in 1978 tarihli ve başrolünde Jackie Chan’ın yer aldığı “Jui Kuen” (Bizde “Küçük Dev Adam” ve “Altın Yumruk” adları ile biliniyor) olduğunu belirtelim merak edenler için ve Fatih Akın’ın doğuşunu müjdeleyen yapıtı rahatlıkla önerelim son olarak.
(“Short Sharp Shock” – “Kısa ve Acısız”)