“Onu öldürmek istiyorum ama beş dakika sonra ona çikolata alıyorum. Keşke kendisi yapsa ama öylesi fazla rahat olurdu. Küçük de olsa bir risk almak lazım… birazcık ittirmek”
Bir yargıcın, sorunlu bir ilişkisinin olduğu ve depresyondaki kız kardeşinin hayatına bir erkeğin girmesi ile hissettiği kıskançlığın ve aldığı önlemlerin hikâyesi.
Senaryosunu Marco Bellocchio, Piero Natoli ve Vincenzo Cerami’nin yazdığı, yönetmenliğini Bellocchio’nun yaptığı bir İtalya, Fransa ve Almanya yapımı. Altın Palmiye için yarıştığı Cannes’da başrollerdeki Michel Piccoli ve Anouk Aimée’ye ödül getiren film Bellocchio’ya da David di Donatello ödülü kazandırmıştı yönetmenlik çalışması ile. Başyapıtı olduğunu söyleyebileceğimiz “I Pugni in Tasca” (Cepteki Yumruklar) adlı yapıtında olduğu gibi yine aile ilişkilerini, bu kez erkek ve kız kardeşlere odaklanarak ama geçmişten sahnelerle aslında tüm aileyi içine alarak, odağına koyuyor Bellocchio ve karanlık bir mizah da içeren öyküde, Piccoli ve Aimée’nin de müthiş katkıları ile ilginç bir sonuç elde ediyor. Özellikle İtalyan sinemasının en politik olduğu dönemlerin sonlarında çekilen film, eril zihniyeti ve yargıcın temsilcisi olduğu adalet sistemi üzerinden toplumsal düzeni eleştirmesi ile, apolitik görünümün ardında kayda değer bir eleştiri üretmeyi başarıyor ve “I Pugni in Tasca”da da yönetmen ile çalışmış olan Nicola Piovani’nin çekici müziklerinin de katkısı ile kesinlikle ilgiyi hak ediyor.
Mauro (Michel Piccoli) ve Marta (Anouk Aimée) birlikte yaşayan, orta yaşlarda iki kardeş; ikisi de bekâr olan kardeşlerden Mauro yargıçtır ve derin bir depresyonda olan (“Hiçbir şeyden tatmin olmuyor, herkesi suçluyor”) kardeşi ile yakından ilgilenmektedir. Kardeşinin rahatsızlığına bir çözüm olur (aslında zaman zaman kendisinin yapmayı düşündüğü eylemi kız kardeşi kendisi gerçekleştirir!) düşüncesi ile onu Giovanni adında yetenekli ama suça da karışmış ve manipülatif eğilimleri olan bir oyuncu (Michele Placido) ile tanıştırır Mauro ama sonucun onun beklemediği bir noktaya, Marta’nın mutluluğu ile birlikte özgürlüğüne de uzanmakta olduğunu görünce, gelişmelere müdahale eder. Bu müdahalenin sonucu ise beklenmedik bir sürpriz olacaktır seyirci için.
İlk sahnede Mauro’yu evinin penceresinden bakarken görüyoruz; yerde üzerinde kanlı beyaz bir örtü olan bir ceset yatmaktadır. Polis, rahip ve fotoğraf çeken biri vardır cesedin yanında ve konuşmalarından, ölenin bir kadın olduğunu anlıyoruz. Bu ceset, onunla ilişkisi olan adam ve öykünün iki kahramanı olan kardeşleri birbirine bağlayacak öykü bu şekilde başlıyor ve sonrasında sert, karanlık bir mizah içererek ve zaman zaman soğuk bir tavır almaktan da çekinmeyerek devam ediyor. İki kardeş arasındaki sorunlu ve tuhaf ilişki ve intihar temasının hep kendini hissettirmesi, yapıtı soğuk ve sert kılan öncelikle. Özellikle ilk yarım saatinde, karakterler arasındaki bağlantı ortaya çıkana ve bazı sahnelerin anlamı netleşene kadar daha da güçlü olan müphem hava da destekliyor bu nitelemeleri. Senaryonun iki kardeş üzerinden aile kurumuna -sonuçları aracılığı ile en azından- eleştirel bir şekilde bakarken, onların sorunlu ilişkisinin karşısına bir başkasını, bir anne ve çocuğu arasındaki koymasını atlamamak gerekiyor tam da bu noktada. Evdeki işleri yapan kadın ve çocuğu arasında, ev sahiplerinkinin tam karşısında duran sıcak ve sevgi dolu bir bağ olduğunu görüyoruz. Finalde “çocuğun yanına uzanan kadın” görüntüsü bu bağlamda çok kritik bir öneme sahip ve filmin aileyi bir kurum olarak koşulsuz ve kategorik bir şekilde eleştirme niyetinin de olmadığını gösteriyor. Bellocchio asıl olarak işlevsiz ya da yanlış işleyen aile ilişkilerinin peşine düşüyor filmde ve bunu da kesinlikle, ilgiyi hak eden bir şekilde yapıyor. Bir bebeğin vaftiz töreninde, Marta’nın varlığının neden olduğu gerilim, tereddüt ve kaos bir parça kara mizah ile de güçlü bir şekilde resmediyor bu işlevsizliği.
Senaryo eril bakışa iki farklı ilişki üzerinden eleştiri getiriyor: Mauro ile Marta ve Giovanni ile eski sevgilisi arasındaki ilişkiler bunlar ve biri manipülasyon ve diğeri yönetmek (ve birkaç sahnede ima edildiği üzere ensest bir ilgi) üzerinden kuruluyor bu baskı. Öykünün kara mizah anlayışına uygun olarak iki erkeği ilginç bir şekilde bir araya getiriyor Bellocchio ve erkeklerden biri yargıçlık konumunu kullanarak diğeri üzerindeki otoritesini kullanmaktan çekinmiyor. Mauro’nun Giovanni’nin ne ile suçlandığını bildiği halde (aslında tam da bu nedenle), onu önce kız kardeşi ile bir araya getirmesi ama bu beraberliğin sonucunun kendi otoritesinin ve yönetme gücünün (ki aslında kız kardeşe farklı boyutları olan bir bağlılık bu) azalmasına neden olacağını anlar anlamaz gelişmeleri durdurmak için harekete geçmesi eril iktidara yönelik bir eleştiri kuşkusuz. Mauro’nun bu iktidar oyununda içine düştüğü durumdaki acınası halini farklı sahnelerle karşımıza getiriyor film ve finalde de bunların en etkileyicisi ile küçük bir şok yaratıyor izleyiciye. “Hiçbir önemim yok, kimse beni dinlemiyor” sözünü duyuyoruz bir sahnede onun ağzından; kız kardeşinin ve evdeki hizmetçi kadının kendisine karşı birlikte hareket etmesine verdiği bir tepki bu ve bir yandan da onun acizliğini gösteriyor.
Bir İtalyan öyküsünde başrolde iki Fransız oyuncuya vermek ilginç bir seçim gibi görünebilir ama 1960, 70 ve 80’li yıılarda Fransa ve İtalya ortak yapımcılığı ile pek çok film çekilmesi açıklayıcısı olabilir bu durumun. Yine o yıllarda İtalya’da çekilen hemen tüm yapımlarda olduğu gibi oyunculara dublaj yapılmış; İtalyanlar bu konuda hayli tecrübeli ve yetkin olsa da, yine de zaman zaman Piccoli ve Aimée’ye yapılan dublajı hissediyorsunuz. Bunun hiç rahatsız edici olmamasını sağlayan ise iki usta oyuncunun kusursuz performansları oluyor. Cannes’daki ödüllerin de birer kanıtı olduğu gibi, ayakta alkışlanacak oyunculuklar sergiliyor her iki yıldız da ve öykünün sertliği, karanlığı ve kara mizahından kaynaklanan zorlukları mükemmel bir başarı ile aşıyorlar. En ufak bir aksamanın karakterleri ve öykünün bazı bölümlerini inandırıclıktan uzaklaştıracağı bir yapıtta bu başarı çok daha değerli olsa gerek. Piccoli’nin acizliğin doğurduğu mizahı sade bir özenle yaratması ve Aimée’nin karakterine çok yakışan bir mesafeli olma hâline çok doğru bir soğuklukla girebilmesi filmin en çekici yanlarından biri ve hizmetçi rolündeki Gisella Burinato ve Giovanni karakterini canlandıran Michele Placido da sağlam oyunculukları ile bu çekiciliği daha da artırıyorlar.
Zaman zaman geriye dönüşlerle Mauro, Marta ve diğer kardeşlerin çocukluklarından bölümler getiriyor karşımıza Bellocchio ve bu sahnelerde geçmiş ile bugünü bir araya getirmekten de çekinmiyor. Ne var ki bu bölümlerin, görsel olarak kesinlikle çok başarılı olsalar da, içerik olarak beklenen etkiyi yaratmakta bir parça yetersiz kaldıklarını kabul etmek gerekiyor. Yine de şunu da eklemek gerek: bu durum bir problem değil kesinlikle; sadece, hedeflendiği kadar vurucu değil bu sahneler. Buna karşılık gerek yukarıda anılan vaftiz sahnesinde gerekse aralarından birinin hastaneye yatırılması üzerine kardeşlerin konuştuğu sahnede film tam anlamı ile ulaşıyor hedefine ve aile dinamikleri üzerine eğlenceli ve gerçekçi şeyler söylüyor. Özellikle Mauro karakteri üzerinden Bunuel’in yapıtlarını da çağrıştıran filmin dönemin İtalyan toplumundaki kaos ve karamsarlığın izlerini taşıdığını da söylemek mümkün. 1974 ile 1976 arasında başbakanlık da yapmış olan İtalyan politikacı Aldo Moro’nun Marksist-Leninist Kızıl Tugaylar (Brigate Rosse) örgütü tarafından kaçırılarak öldürülmesinin izlerinin taze olduğu ve İtalyan halkının karamsarlığa ve bir çeşit toplumsal depresyona girerek içine kapandığı bir dönemde çekmiş filmini Bellocchio ve “boşluğa atlayanlar” bir toplumun da resmini çizmiş sanki.
(“A Leap in the Dark” – “Leap Into the Void” – “Boşluğa Atlayış”)