“Ama sürükleniyor bulutlar uzaklara / Ulaşmaya çalışıyorsun onlara faydasızca / Sürükleniyor bulutlar uzaklara / Ve ben de sana”
Biri tramvay sürücüsü, diğeri başgarson olan bir karı kocanın peş peşe işsiz kalmaları ile içine düştükleri zorlukların ve bir çıkar yol aramalarının hikâyesi.
Aki Kaurismäki’nin yazdığı ve yönettiği bir Finlandiya, Fransa ve Almanya ortak yapımı. Finlandiya’da yılın en iyi filmi seçilen yapıt kazandığı diğer pek çok ödülün yanında, Altın Palmiye için yarıştığı Cannes’da Ekümenik Jüri’nin özel ödülünün de sahibi olmuştu. Bu son ödülün tanımının (Ödülün amacı, “İnsanların gizemli derinliklerini, onları ilgilendiren şeyleri, acılarını, başarısızlıklarını ve umutlarını ortaya çıkarmak için sinemanın gücüne tanıklık eden sanatsal kalitedeki eserleri onurlandırmak”tır) adeta somut karşılığı olan yapıt, Kaurismäki’nin filmografisine aşina olanların hemen tanıyacağı mizahın ve işçi sınıfı odaklı yaklaşımının en parlak örneklerinden biri. Yönetmenin “Finlandiya Üçlemesi”ndeki ilk film (Diğerleri 2002 tarihli “Mies Vailla Menneisyyttä” (Geçmişi Olmayan Adam) ve 2006 tarihli “Laitakaupungin Valot“ (Alacakaranlıktaki Işıklar)) olan çalışma, bir çiftin hikâyesini kendine has senaryosu ve mizanseni ile çekici biçimde anlatırken, başrol oyuncularının (Kati Outinen ve Kari Väänänen) ve aslında kadronun tümünün “poker surat” denilen oyunculukları ile güçlü bir etkileyiciliğe ulaşıyor. Hümanist ve halkı seven bir sinemacıdan, bu sevginin tüm izlerini taşıyan ve dayanışmanın güzelliğini hatırlatan başarılı bir komedi-dram.
Kaurismäki bu film için hazırlıklara başladığında, niyeti 1986 tarihli filmi “Varjoja Paratiisissa”nın (Cennetteki Gölgeler) devamını çekmekmiş aslında ama o filmin başrol oyuncularından Matti Pellonpää’nın henüz 44 yaşındayken ölmesi üzerine, tüm senaryoyu yeniden yazmış ve ortaya bu yapıt çıkmış. Yönetmen, bir sahnede Pellonpää’nın çocukluk fotoğrafını (Ilona adındaki karakterin hüzünle baktığı, çerçeveli fotoğraftaki çocuk) kullanarak bu başarılı oyuncuyu anmış ve filmi de ona ithaf etmiş.
Filmlerinin alamet-i farikalarından biri olarak sıkı bir soundtrack seçmiş yine Kaurismäki ve bu şarkılardan biri olan “Lonesome Traveller”ı piyanoda çalıp söyleyen, şarkının da bestecisi olan Shelley Fisher’ın görüntüsü ile açmış öyküyü. Bir restorandayız; burasının başgarsonu olan Ilona (Kati Outinen) işinde başarılı bir kadındır ve maddi durumları çok iyi olmasa da, vatman olan kocası Lauri (Kari Väänänen ) ile mutlu bir yaşamı vardır. Ne var ki önce eleman azaltma gerekçesi ile Lauri, ardından da sahibi borçlarını ödeyemediği için restoranın satılması ile Ilona işsiz kalacaktır. Bundan sonrası ise iş arayışları, talihsizlikler ve proletaryanın çıkışsızlığının çözümlerinden biri olan dayanışma duygusunu içeren bir öykü olacaktır ve Kaurismäki de bu öyküsünü içtenliğinden asla kuşku duymayacağınız bir şekilde anlatacaktır bize.
Filmi ülkesi Finlandiya’nın eknomik açıdan sıkıntılı olduğu bir dönemde çekmiş Kaurismäki ve işsizliğin odağında olduğu bir hikâye anlatmış. Proleteryaya olan sevgisinin her karesine sindiği filminde doğrudan bir sermaye veya işveren eleştirisine soyunmamış yönetmen; hatta restoran sahibi örneğinde onu oldukça sevecen birisi olarak çizerek ve Lauri’nin işsizliği örneğinde olduğu gibi “düşman”ı doğrudan işaret etmeyerek, onu adeta görünmez kılmış. Bu tercih Kaurismäki’nin “sessiz” sinemasına uygun elbette ama saptamalarının ve eleştirisinin gücünü azaltmıyor yapıtın. Tıpkı oyuncuların “mimiksiz”, “poker surat”lı performansları gibi, kendisini doğrudan ortaya koymayan ve “eksik bırakılan”ı seyircinin tamamlamasını talep eden bir tercih bu; sonuç ise kesinlikle sadece doğruluğu ile değil, sinema sanatı açısından etkileyiciliği ile de dikkat çekiyor. Tüm sözleri, hatta absürt olanları bile tam bir ciddiyet ile dillendiren karakterlerin, buna rağmen sahici görünmelerinin arkasında yatan en önemli faktör de bu etkileyicilik olsa gerek. Örneğin yaralanan elini tedavi ettirmesi için hemen hastaneye gitmesi söylenen, restoranın kapısındaki görevlinin iş yerinin kapanmasını beklemek istediğini söylemesi ve bunu “ya (ben yokken) isyan çıkarsa” ifadesi ile gerekçelendirmesi tüm absürtlüğü ile hem mizahın kaynağı oluyor hem de bu adamın -bir emekçi olarak- işine bağlılığının ve dolayısı ile Kaurismäki’nin hayata proletaryanın tarafından baktığının bir göstergesi oluyor. Yönetmenin içinde yaşanılan düzene ve dünyada olup bitenlere “politik” ve eleştirel bakışını bir şekilde hep yansıttığı bir çalışma bu ve Ilona’nın televizyonda izlediği bazı kotü haberlere (Filipinler’de selde ölenler, Nijerya’da askeri cuntanın idam ettiği muhalifler) verdiği tepki tam da yönetmenden beklenecek bir şekilde yerleştirilmiş öyküye. İşsizliğin, bir işe yaramadığını hissetmenin ve parasızlığın yakıcılığını absürt mizahının parçası yaparak kendine has eleştirel komedinin örneğini vermiş burada usta sinemacı.
Her ikisi de çalışan karı kocanın evlerindeki kanepe ve kitaplıktan (“Hatta sonrasında birkaç kitap da alabiliriz!”) sonra uzaktan kumandalı ve renkli televizyonu da ancak taksitle alabildikleri bir yaşamla yetinmek zorunda kaldığı bir dünyayı anlatıyor bize Kaurismäki. Banka müdürünün borçlu olanla değil, onun borcunu fırsat bilerek iş yerine el koyan şirketle görüşmeyi seçtiği bir düzen bu ve film bu düzenin karşısına sıradan insanların sadeliğini ve dayanışmanın güzelliğini koyuyor pek çok kez yaptığı gibi. Tüm bunları elbette yine kendine has bir mizah, yalın bir dil ve hiç telaşı olmayan bir sinema anlayışı ile yapıyor. “Hayat kısa ve berbat, yaşıyorken keyfini çıkar” sözünü duyuyoruz karakterlerin birinden ve peş peşe gelen talihsizliklerin neden olduğu olumsuz sonuçların asıl yaratıcısının yaşadığımız düzen olduğu farklı örneklerle anlatırken sağlanılan o absürt doğallığın etkileyiciliğinde işte bu telaşsızlığın önemli bir payı var. Örneğin restorandaki müzik sahnesinde şarkıyı baştan sona dinletiyor bize yönetmen ve zaman zaman insanların yüzlerine yakın planlarla yaklaşarak, duygularının bize geçmesini sağlıyor. Senaryonun adeta özel bir mizah yaratmaya çalışmadan, gülümsetmeyi başarması ve bunu sürekli kılması da destekliyor bu başarıyı ve ortaya güçlü bir sonuç çıkıyor.
Bir sinema fuayesinde karşımıza çıkan film afişleri (Jim Jarmusch’un 1991 yapımı “Night on Earth” (Dünyada Gece), Robert Bresson’un 1983 tarihli “L’argent” (Para) ve Jean Vigo’nun 1931 yapımı “L’Atalente” filmlerinin afişleri bunlar) ile yönetmenin, sinema sanatına bir saygı duruşunda da bulunduğu yapıtı bir sevgi filmi olarak nitelemek de yanlış olmaz. Ilona ve Lauri arasındaki ilişki sevgi, güven ve koruma içgüdüsü ile dolu ve aralarındaki dayanışmadan da (öykünün sınıfsal dayanışma teması ile birlikte düşünmek gerekiyor bunu kuşkusuz) aldığı güçle oldukça sıcak bir hikâye izleme olanağı veriyor bize. Etkileyici kapanış planının, eşlik eden Rauli Badding Somerjoki şarkısının da (39 yaşında yaşamını yitiren Somerjoki’nin son konserinde de seslendirdiği “Pilvet Karkaa, Niin Minäkin” (Bulutlar Uzaklaşıyor, Ben de Öyle) şarkısı bu) katkısı ile sahip olduğu ve başka örnekleri de olan hüzün ile, işte bu dayanışmanın desteği ile baş ediyor karakterler.
Kaurismäki’nin adeta hiç özel bir çaba harcamadan anlattığı ve dramdan mizaha uzanan, karakterlerine sevgisini ve saygısını hep ön plana çıkaran, tüm o “poker surat”lı oyunculuklarla duygu yelpazesindeki her bir rengi bize zarafetle geçiren ve eleştirisini de esirgemeyen bir film bu. Timo Salminen’in sade görüntü yönetmenliğinden aldığı destekle, Kaurismäki’nin karakterleri adeta etraflarındaki objelerle çerçevelemesi ve özellikle Ilona’yı sık sık sanki poz verir gibi görüntülemesindeki özeni de atlamamak gerek. “Ben orta sınıf bir yönetmenim. Hiç başyapıt çekemeyebilirim; ama eğer pek çok iyi film yaparsam, birlikte bir değerleri olacaktır” demiş bir röportajında Fin sinemacı ama aslında kendisine yakışır bir alçak gönüllülüğün ifade kullanmış. Evet, o “büyük” filmlerden değil onun yapıtları ama her biri insanı insana anlatan, insan sevgisini özünde barındıran ve dünyada hüküm süren düzenin insan doğasına aykırılığı üzerinden üretilmiş bir eleştiriye sahip filmografisindeki tüm çalışmalar.
(“Drifting Clouds” – “Sürüklenen Bulutlar”)