Tulitikkutehtaan Tyttö – Aki Kaurismäki (1990)

“Veda etmeye geldim. Her şey yolunda ve bir daha asla görüşmeyeceğiz. Hiçbir şey için endişelenmene gerek yok”

Sıkıcı ve zor bir yaşam süren, okuduğu romantik kitaplardaki aşkı arayan bir işçi kadının tek gecelik kalan bir ilişkisinin sonuçlarının hikâyesi.

Aki Kaurismäki’nin yazdığı ve yönettiği bir Finlandiya ve İsveç ortak yapımı. Fin sinemacının “Proletarya Üçlemesi”nin sonuncu çalışması olan yapıt yaşamının her alanına sıkıcılığın, zorluğun ve sevgisizliğin hâkim olduğu bir emekçi kadının, çok bağlandığı umudunun çökmesi ile yaşananları, karanlık ve sosyal gerçekçi bir öyküyle ve yönetmenin özgün sinema tercihleri ile anlatıyor. Kaurismäki’nin pek çok filminde rol alan ve favori oyuncularından biri olan Kati Outinen’in başrolde tam da sinemacının tercih ettiği “duygulardan -çoğunlukla- arıtılmış” görünen performansı ile sürüklediği hikâye, Fin sinemacının güçlü filmografisinin en öne çıkan örneklerinden biri ve sade dürüstlüğü ile de dikkat çekiyor.

Iris (Kati Outinen) bir kibrit fabrikasında çalışan, annesi (Elina Salo) ve üvey babası (Esko Nikkari) ile birlikte yaşayan, evin tüm işlerini de üstlendiği gibi, kazandığı parayı da onlara veren bir genç kadın. Erkek kardeşi (Silu Seppälä) üvey baba ile anlaşamadığı için evden ayrılmış ve yalnız yaşamaktadır. Annesinin doğum günlerinde hediye ettiği Anjelik kitaplarındaki romantik maceralardan çok uzak bir yaşam süren Iris bir gece bir adamla (Vesa Vierikko) tanışır ve geceyi onun evinde geçirir. Ne var ki bundan sonrası onun hayal ettiği türden bir romantik öykü olarak gelişmeyecek ve bir suç hikâyesine dönüşecektir.

1986 tarihli “Varjoja Paratiisissa” (Cennetteki Gölgeler) ile başlayan ve 1988 yapımı “Ariel” ile süren “Proletarya Üçlemesi”ndeki sonuncu yapıt olan film (aslında 2023 tarihli “Kuolleet Lehdet” (Sararmış Yapraklar) adlı film de bu üçlemeye 33 yıl sonra eklenen bir yapıt olarak kabul ediliyor) bir alıntı ile açılıyor: “Büyük ihtimalle ormanın ortasında, çok uzaklarda soğuktan ve açlıktan öldüler”. Alıntının kaynağıysa, birlikte yazdıkları on üç kitaptan oluşan macera ve romantizm dolu tarih romanları ile tanınan Fransız yazarlar Anne ve Serge Golon’un (İngilizce çevirilerde ikisinin adları birleştirilerek Sergeanne Golon kullanılmıştı ama bu isim filmde nedense Sergianne olarak yazılmış) 1964 tarihli eserleri “Angélique et le Nouveau Monde” (Fransa dışında daha çok “Kontes Anjelik” ismi ile basılmış). Hikâyesinin kahramanının adını Fin yazar Anni Swan’ın “Iris Rukka” adlı romanından alan Kaurismäki senaryoyu -sadece iki günde- yazarken bir başka Fin yazar olan Hannu Salama’nın ilk romanı olan ve 1961’de yayımlanan “Se Tavallinen Tarina”dan da esinlenmiş. Iris’in tek başına gittiği sinemada seyrettiği filmin William A. Seiter’ın yönettiği, 1938 ABD yapımı bir Marx Kardeşler filmi olan “Room Service” (Pastırmacıyan ve Şürekâsı) olduğunu da ekleyelim son bir not olarak.

Kaurismäki’nin, bu çalışması ile ilgili olarak “Robert Bresson’u epik aksiyon filmlerinin yönetmeni gibi gösterecek” bir film yapmak istediğini söylediği iddia edilir. Bresson’un filmlerine aşina olanlar için bu sevindirici bir söz de olabilir korkutucu da! Fin sinemacı bunu önceki filmlerinde de tercih ettiği kısıtlı diyalog kullanımını, “duygusuz oyunculuk”ları ve basit bir hikâyeyi daha ileri bir boyuta taşımak amacını kastederek söylemiş olsa gerek ama onun, filmlerinde zaman zaman sahte alıntılar kullanmak gibi örnekleri de olan şakaseverliğinin bir sonucu bu aslında. Evet, bildiğimiz anlamda bir aksiyon yok filmde ve ortalama bir filmin altını hiç aksatmadan çizeceği ve duyguları kışkırtmak için kullanacağı dramlar tüm sadelikleri ve “sıradan”lıkları ile aktarılıyor; ama seyrettiğimiz, Kaurismäki’nin özgün sineması ile çekici bir hikâyeye dönüşüyor yine de.

Açılış jeneriğine, filmin sonlarına doğru hayli dramatik bir sahnede tekrar duyacağımız sert esen bir rüzgârın sesi eşlik ediyor. Ardından Iris’in çalıştığı fabrikanın kibrit üretim sürecini, makinelerin nasıl çalıştığını gösteren kısa bir belgesel havasında izliyoruz. İlk birkaç sahnede Kaurismäki Iris’in monoton, soğuk ve yalnız yaşamını hiçbir diyaloga başvurmadan anlatıyor ve ilk on beş dakikada duyduğumuz tek konuşmalar televizyondaki haberleri sunanlardan geliyor. Oyunculardan duyduğumuz ilk repliğin Iris’e söylenen “Fahişe!” sözcüğünden ibaret olması biraz da bu nedenle hem etkileyici oluyor hem de genç kadının içinde bulunduğu ortam hakkında çok iyi bir fikir veriyor. Öykü boyunca karakterler gerektiği kadar, hatta daha da az konuşuyor ve bu da bize anaakım filmlerin olan biteni anlatabilmek için bolca diyaloga başvurmasının ne kadar kolaya kaçan bir seçim olduğunu hatırlatıyor. Bu “söz eksikliği”ni kapatansa pek çok sahnede çoğunlukla televizyon ekranından, bazen de radyodan gelen sesler oluyor. Kaurismäki televizyon haberleri aracılığıyla (Çin’de Tianenmen Meydanı Protestoları, Rusya’da Ufa Tren Kazası ve İran’da Humeyni’nin ölümü gibi tümü 1989’da yaşanan olayların görüntülerini izliyoruz bu haberlerde) Iris’in küçük dünyası dışındaki karanlığı ve kötü haberleri onun kendi karanlığının üzerine ekliyor ve daha da koyu bir resim çiziyor. Aslında dış dünyada olan bitenin Iris’e doğrudan, hatta dolaylı bir etkisi ima edilmiyor öyküde ama insanların kişisel zorluklarının, etraflarındaki büyük zorluklar karşısında ne kadar küçük ve önemsiz kaldığını hatırlatıyor bize bu görüntüler ve bireylerin bunun farkında bile olmadıklarını söylüyor sanki.

Aki Kaurismäki’nin sinema dili sessiz sinemanın temel olarak görüntülere yaslanan hâlinin modern karşılığı gibi ve üstelik o dönemde olan biteni, karakterlerin duygu ve düşüncelerini açıklamak için kullanılan ara yazılara hiç başvurmadan yapıyor bunu. Örneğin maaş günü, alışveriş, gece kulübü, tanışılan adam, onun evinde geçen bir gece ve sonrasında yaşananlar herhangi bir söze hiç ihtiyaç duyulmadan anlatılıyor ve sinema sanatının temelinde yatanın görsellik olduğunu hatırlamamızı sağlıyor. Elbette müzik de yönetmenin ana anlatım araçlarından biri olarak kullanılıyor yönetmenin filmografisinin diğer örneklerinde de olduğu gibi. Canlı çalan orkestralardan, jukebox’lardan (müzik kutusu) ve filmin soundtrack bandından geliyor müzik hikâyede baştan sona ve bazıları film için yazılmış havasını da uyandıran sözleri ile şarkılar filme renk, hüzün ve dinamizm katıyor. 1960’ların melodilerinden (The Renegades’ten “Cadillac”) klasik müziğe (Çaykovski’nin 6. Senfonisi) ve çoğunluğu Schlager türünde Fin şarkılarına müzik filmin ana elemanlarından biri olmuş yine.

Bir çay sohbeti veya tek portakallı hastane ziyareti gibi yönetmenin kendine has mizah anlayışının örneklerine sıkça rastladığımız ve öyküsünü bir genç kadının hayatın ve insanların romantik romanlardaki gibi olmadığını anlaması olarak özetleyebileceğimiz film, Fin sinemacının insana bakışının da özeti bir bakıma. Karakterleri üzerinden insanlara sevgisini gösteriyor Aki Kaurismäki. Onları yüceltmiyor ama; tüm zayıflıkları, acizlikleri ve hataları (hatta suçları) ile onları anlamaya çalışıyor. Tüm o tarafsız yaklaşımı ve sadeliği ile onlara, seyirciden de onları tanımasını ve anlamasını bekliyor. Yönettiği, senaryosunu yazdığı, yapımcılığını üstlendiği ve kurgusunu da yaptığı bu filminde Kaurismäki o ana kadar sigara içtiğini hiç görmediğimiz Iris’in kritik ve dramatik bir anda sigarasını yaktığını göstermek ve konuşmasız bir on beş dakikada kahramanının yaşamını tüm boyutlarıyla gösterebilmek ve sonraki olacakları anlamlandırabilmek gibi pek çok tercih ve başarı örneği ile dikkat çeken bir sonuç üretmiş. Baştaki uzun fabrika bölümünde makineleri tüm detayları ile görüntüye getirirken, insanların sadece ellerini gösteren ve sonra da Iris’i çalışma saatleri boyunca tekrarlayıp durduğu ve otomatikleşen hareketleri ile o makinelerden farksız bir görüntüye büründüren, sadece bu sahnesiyle bile politik olabilen bir sinemacı Kaurismäki. Onun bu küçük başyapıtı da tüm filmleri gibi, görülmesi gerekli bir çalışma.

(“The Match Factory Girl” – “Kibritçi Kız”)

Kuolleet Lehdet – Aki Kaurismäki (2023)

“Babam içkiden öldü, kardeşim de. Annem onların kederinden öldü. Senden hoşlanıyorum ama bir sarhoşla olamam”

Helsinkili iki yalnız emekçinin talihsizlikler ve engellerle karşılaşan aşklarının hikâyesi.

Aki Kaurismäki’nin yazdığı ve yönettiği bir Finlandiya ve Almanya ortak yapımı. Cannes’da Jüri Ödülü’nü kazanan yapıt Kaurismäki’nin filmografisinin en başarılı örneklerinden biri ve, onun özgün sinema dilini ve hikâyelerini bir kez daha karşımıza çıkardığı başarılı bir çalışma. Yönetmene has dram, komedi ve romantizm ile örülü olan film sinemacının Proleterya başlığı altında grupladığı yapıtlarının dördüncüsü ve şimdilik sonuncusu. Sıradan insanların hikâyelerini yalın, samimi ve hümanist bir bakışla anlatan film sadece Kaurismäki hayranlarının değil, tüm sinemaseverlerin görmesi gereken bir çalışma ve sinemanın asıl gücünü insanların gerçek hikâyelerine samimiyet ile odaklandığında gösterdiğini hatırlatması ile ayrıca önemli.

Kaurismäki’nin Proleterya başlığı altında grupladığı filmlerin ilki 1986 tarihli “Varjoja Paratiisissa” (Cennetteki Gölgeler) olmuştu; bunu 1988’de “Ariel” ve 1990’da “Tulitikkutehtaan Tyttö” (Kibritçi Kız) izledi. 2023 tarihli bu filmse serinin şimdilik son filmi ve serinin adına uygun olarak kahramanlarını yine işçi sınıfından seçmiş yönetmen. Ansa (Alma Pöysti) bir markette çalışan ve büyükannesinden kalan evde yaşayan yalnız bir kadındır; Holappa (Jussi Vatanen) ise küçük bir fabrikada çalışmaktadır, alkole düşkündür ve Ansa gibi o da yalnızdır. Kadın marketteki son kullanma tarihi geçtiği için çöpe atılacak ürünleri evine götürdüğünden, adamsa bozuk olduğu konusunda önceden uyardığı bir hortumun neden olduğu iş kazasının, o sırada içkili olduğu için, suçlusu ilan edilerek işten atılır. Bu iki yalnız ve talihsiz insan bir karaoke gecesinde karşılaşacak, aralarındaki arkadaşlık ve sonrasında gelişen aşk pek çok şanssızlık ve engelle karşılaşacaktır.

Oyuncuların karakterleri tüm Kaurismäki filmlerinde olduğu gibi duygulardan arınmış bir şekilde canlandırdığı ve hislerini gösterdikleri nadir anlarda da sahneyi aydınlattıkları filmi 2019’da hayatını kaybeden Fin müzisyen Harri Marstio’ya ithaf etmiş Kaurismäki. Yönetmenin iki filminde küçük rollerde karşımıza çıkan bu müzisyen, yine onun farklı filmlerinin soundtrack’lerinde de yer almıştı şarkıları ile. Bu ithaf sadece yönetmenin Marstio’ya olan hayranlığının değil, tüm filmografisinde olduğu gibi burada da şarkıların yapıtın ana öğelerinden biri olarak kullanılmasının da sonucu. Filmin adı da çok ünlü bir şarkıdan geliyor: sözlerini Fransız şair Jacques Prévert’in yazdığı, Joseph Kosma bestesi “Les Feuilles Mortes”. Lale Belkıs’ın da “Bizim Şarkımız” adı ile Türkçe söylediği bu klasik şarkıyı filmde Fin popüler müziğinin önemli isimlerinden Olavi Virta kendi dilinde söylüyor. Şarkılardan söz etmişken, Kaurismäki’nin bu filmde de yine bolca şarkı kullandığını ve başta karaoke sahnesi olmak üzere her birini öykünün içine doğal bir şekilde yerleştirebildiğini söyleyelim; öyle ki bu şarkılar olmaksızın hikâye bir parça eksik kalırdı sanki.

Filmin proleterya serisinin bir parçası olmasını sadece iki kahramanının emekçi sınıfından olması sağlamıyor elbette; bu iki kişinin işten atılma sahneleri ve bazı diyaloglar, Kaurismäki’nin kapitalizm karşıtlığını ve hep emekçinin yanında saf tutuşunu gösteren pek çok örneği getiriyor karşımıza. Sigara yasağı tabelasının altında sigarasını içen Holappa’ya iş arkadaşı “Ölümün sigaradan olacak” dediğinde, kahramanımızdan “Hayır, akciğerlerimi önce kömür tozu bitirecek” cevabını alıyor örneğin. Ansa ise market yöneticisinin tarihi geçmiş ürün için “Bu, çöpe ait!” uyarısına “Galiba ben de öyle” tepkisini veriyor çaresizce. Yine Anna’nın, evine gelen bir zarfı açtıktan sonra evdeki tüm elektrikli aletleri kapatması tek bir söz söylemeye gerek duymadan bir emekçinin yoksulluğu üzerine çok söz söylemeyi başardığını gösteriyor Kaurismäki’nin. Kuşkusuz film tam da bu sinemacıdan beklenecek şekilde, emekçi sınıfının dayanışmasını ve “bir insanı sevmekle başlayacak her şey” söylemini destekleyecek pek çok sahne ile bir yol göstericilik de içeriyor bir bakıma. Benzer şekilde filmin mizah yaklaşımı da, herhangi bir duygusal zorlama içermiyor ve tüm sıradanlığı, hatta donukluğu ile etkiliyor seyirciyi. Bir otobüs durağında sızan bir sarhoşun ceplerini yoklayan ve çalacak bir şeyler arayan gençlerin sahnesi, Holappa ve arkadaşı Huotari’nin (Janne Hyytiäinen) ilerleyemeyen sohbetleri veya Olavi Virta’nın Fince sözlerle söylediği “Mambo Italiano” şarkısının bir müzik otomatında çaldığı bardakilerin donuk ve sessiz görünümleri gibi pek çok örneği var tipik Kaurismäki mizahının.

Rahatlıkla bir sinefil filmi olarak tanımlayabileceğimiz bir çalışma yapmış Kaurismäki. Sinemada seyredilen bir film (Jim Jarmusch’un 2019 tarihli çalışması “The Dead Don’t Die”); kahramanlarımızın bu filmin çıkışında, seyrettiklerine benzeterek adını andıkları iki film (Robert Bresson’un 1951 yapımı “Journal d’un Curé de Campagne” (Bir Taşra Papazının Güncesi) ve Jean-Luc Godard’ın 1964 yapımı “Bande à Part” (Çete)); gerek sinemanın vitrininde gerekse başka yerlerde karşımıza çıkan afişler (Jean-Pierre Melville’in 1970 yapımı “Le Cercle Rouge” (Ateş Çemberi), John Huston’ın 1972 yapımı “Fat City” (Boksörün Dünyası), Godard’ın 1965 yapımı “Pierrot le Fou” (Çılgın Pierrot) ve David Lean’in 1945 yapımı “Brief Encounter” (Kısa Tesadüfler) vd.); birbirlerini kaybeden kahramanlarımızın bir sinema önünde karşılaşmaları gibi pek çok örnek Kaurismäki’nin sinefil kimliğinin uzantısı olarak çıkıyor karşımıza ve yapıta sinema sanatının meraklıları için ek bir keyif katıyor.

Filmlerden söz etmişken Holappa’nın okuduğu bir kitap üzerinden yapıtın edebiyat göndermesini de anmakta yarar var. Okuduğu kitabı arkadaşı Huotari’ye veriyor kahramanımız ve “çocuklar için hikâyeler” ifadesini kullanıyor eser için. Kameranın kitabın ismini özellikle göstermesi boşuna olmasa gerek; Fin yazar Marko Tapio’nun 1967 ve 68’de iki cilt hâlinde yayımlanan romanı “Arktinen Hysteria” adlı bu kitap bir ailenin hikâyesini İkinci Dünya Savaşı’nın başlarında Finlandiya ile Sovyetler Birliği arasında yaşanan ve Kış Savaşı olarak da bilinen savaş sırasında yaşananlar üzerinden anlatır ve elbette “çocuklar için hikâyeler” sözü bir ironidir sadece. Emekçi sınıfından karakterlerin olduğu roman çok zor bir dönemde hissedilen umutsuzluk ve çıkışsızlık duygusunu ele alırken, ortaya çıkan histeriyi güçlü biçimde anlatır. Bu bağlamda pek doğrudan bir ilişki yok filmin hikâyesi ile ama romandaki “sessizce acı çekmek” kavramının bireysel karşılıkları var Kaurismäki’nin senaryosunda. Buna karşılık asıl ilişki savaşın kendisi olsa gerek; çünkü özellikle Ansa’nın radyosundaki haberler aracılığı ile savaşın kendisi (Rusya ile Ukrayna arasındaki savaş) öyküde sık sık gösteriyor kendisini ve kadının yalnızlığına ve hüznüne eşlik ediyor bu haberler. Burada vurgulanması gerekense haberlerin tamamının Rusya’nın Ukrayna’ya gönderdiği bombaların sonuçları, dolayısıyla Rus saldırganlığı üzerine olması!

Timo Salminen’in görüntü çalışması, karakterlere samimiyet ile yaklaşan kamera açıları ve zamansızlık havası yaratan renk seçimleri ile dikkat çekiyor ve Ansa ile Holappa’nın küçük bir masada karşılıklı yemek yedikleri sahnede yaratılan “klasik tablo güzelliği”nde olduğu gibi hayli etkileyici anlar da yakalıyor. Bu sahnede masanın önüne konduğu penceredeki gece mavisi, karakterlerin kıyafetlerinin doygun sarı ve kırmızı renkleri ve masadaki çiçeğin yarattığı “küçük mutluluklar” havasından etkilenmemek mümkün değil örneğin. İşte bu görüntülerin de yardımı ile, bu yalın ve güzel film Fin sinemacının bize sunduğu “küçük başyapıtlar”ın şimdilik sonuncusu oluyor ve seyircisine verdiği umudun da katkısıyla ayrıca değer taşıyor.

(“Fallen Leaves” – “Sararmış Yapraklar”)

Ariel – Aki Kaurismäki (1988)

“Ekmeğini burada kazanmaya çalışmanın bir anlamı kalmadı. Buralarda boş boş dolanayım deme. Hiçbir işe yaramaz. Aptallaşana kadar içip hüsrana uğramaktan kurtulamazsın”

Çalıştığı madenin kapanması ile işsiz kalan bir adamın yeni bir yaşam kurmak için gittiği Helsinki’de başına gelenlerin hikâyesi.

Aki Kaurismäki’nin yazdığı ve yönettiği bir Finlandiya yapımı. Yönetmenin “Proletarya Üçlemesi”nin ikinci filmi olan yapıt (diğerleri 1986 tarihli “Varjoja Paratiisissa” (Cennetteki Gölgeler) ve 1990 yapımı “Tulitikkutehtaan Tyttö” (Kibritçi Kız)), sıradan ve iyi yürekli bir adamın öyküsünü ve içinde yaşadığı koşulların karşısına çıkardığı güçlükleri sakin, yalın ve samimi bir dil ile anlatıyor. Kaurismäki’nin sinemasını bilenlerin aşina olacağı gibi, bilinçli bir donukluk, az ve öz diyalog, suskunluk dolu bakışlar ve duyguların frenlendiği bir atmosferin hâkim olduğu film onun, meselesini büyük sözler etmeden seyirciye geçirebildiği önemli bir çalışma. Yönetmenin 2015’te verdiği bir röportajda o zamana kadar çektiği en iyi film olarak nitelediği yapıt, çekici minimalist yapısı ve öykünün başladığı Lapland bölgesinin karlı havasını yansıtan soğuk renklerin (görüntü yönetmeni Timo Salminen) Helsinki’ye de taşınması ile güçlendirdiği kasvetli mizahı ile kesinlikle görülmesi gereken bir sinema eseri.

Hiç konuşmanın yer almadığı ilk birkaç dakikasında madencileri ve onlardan biri olan Taisto’nun (Turo Pajala) işsiz kalmasını izliyoruz. Sahibinin trajikomik bir sahne ile öyküden ayrılmayı seçtiği bir arabaya atlar kahramanımız ve iş bulup yeni bir yaşam kurmak için Helsinki’ye gider. Burada başına pek çok talihsiz olay gelecek ve cezaevine de düşecek ama çocuğunu (Eetu Hilkamo) tek başına büyüten Irmeli (Susanna Haavisto) adında bir kadınla mutluluğu yakalamaya da çalışacaktır. Kahramanımıza bir kısmında, cezaevinde tanıştığı Mikkonen’in de (Matti Pellonpää) eşlik ettiği bu öyküyü Kaurismäki ironi, sosyal gerçekçilik ve kara mizah dolu bir içerikle anlatıyor bize.

Parçası olduğu üçlemenin adına uygun olarak, bir proleterin öyküsünü anlatıyor film. İşsizlik, hayatta kalabilmek için birden fazla işte çalışmak zorunda kalmak, taksitlerle/borçlarla dolu yıllar karakterlerin yaşamlarının önemli bir parçası. Egemen güçleri temsil edenlerin emekçi sınıfına karşı duyarsızlıkları ve bürokratik yaklaşımlarının daha da zorlaştırdığı bu yaşamları kendine has ve tüm filmografisine hâkim olan bir sinema dili ve stil ile anlatıyor Aki Kaurismäki. Eğlenceli ama aslında karanlık unsurlarla dolu öyküsünde oyuncular -yine- duygulardan izole edilmiş performanslarla karşımıza çıkıyorlar ve en absürt görülebilecek unsurlar bile tepkisizlikle karşılanıyor örneğin. Bir intihar, bir gasp, çöpte bulunup sırta geçirilen bir paltonun ilk sahibinin akıbeti gibi farklı örnekler verebiliriz yönetmenin bu yaklaşımının örnekleri olarak. Kaurismäki anlattığı meselelere her zaman özenle yaklaşan ama asla altını çizmeyen (örneğin karakterlerin duygularını bir araç olarak kullanmayan) bir sinemacı; Hollywood tarzı filmlerin “empoze eden” tutumuna alışkın olan seyirciye soğuk görünebilecek bu tavır, onun sinemasını özgün, dürüst ve samimi kılıyor aslında. Irmeli’nin ödemek zorunda olduğu taksitli borçları yüzünden aynı anda temizlikçi, park görevlisi, kasap ve gece bekçisi olarak çalışmak zorunda olması gibi sıradan bir emekçi akıbetini örneğin, oldukça sıradan bir gerçek olarak öykünün ve diyalogların parçası yapıyor Kaurismäki; ama bunu durumu önemsizleştirmek için yapmıyor. Aksine, tanık olduğumuzun yaşadığımız toplumsal ve ekonomik düzenin sıradan bir gerçeği olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatmış oluyor; bunu da vurgulayarak değil, düşünerek keşfetmemizi sağlayarak yapıyor.

Bir kaçış sahnesinde ve kısa bir süre için, kamerayı hafif eğmek dışıında hiçbir teknik oyuna başvurmayan Kaurismäki’nin bu yalın ve “basit” filmi, beklenenin aksine dikkatle izlenmesi gereken bir çalışma. Örneğin bir kavga sahnesinde kısa bir süre için görüntüye gelen bir güvenlik kamerasının önemli bir anlamı var: sıradan insanların devletin bürokratik mekanizmaları içinde nasıl kolayca harcanabileceğinin bir sembolü oluyor bu görüntü. Adaletin doğru yargıda bulunmasını sağlayabilecek bu kameranın varlığı sanki senaryo yazılırken unutulmuş gibi görünüyor ama aslında anlatılmak istenen, düzenin sahiplerinin ve yürütücülerinin sıradan insanların yaşamları için en önemli konularda bile hassasiyet göstermek için zaman ayırma zahmetine katlanmadıkları.

Tüm Aki Kaurismäki filmlerinde olduğu gibi, burada da zengin bir soundtrack çıkıyor karşımıza. Finalde kullanılan “Somewhere Over the Rainbow” şarkısının Olavi Virta tarafından seslendirilen Fince versiyonunun da (“Sateenkaaren Tuolla Puolen”) aralarında olduğu pek çok şarkı bazen gördüklerimiz ile oldukça uyumlu görünürken, bazense -ironik bir şekilde- tanığı olduğumuz dramatik/trajik anlarla absürt bir zıtlık yaratacak şekilde kullanılıyor. Taisto’ya bazı eylemleri için ilham veren filmin Raoul Walsh’un 1941 tarihli “High Sierra” (Şahikalar Üstünde) ve yine Taisto’nun hoş bir espri olarak yatağının üzerine astığı portredeki kişinin Finlandiya’da 26 yıl boyunca cumhurbaşkanlığı yapan Urho Kekkonen olduğunu (aynı portreyi Kaurismäki 1987’de çektiği “Hamlet Liikemaailmassa” (Hamlet İş Başında) filminde de kullanmış) belirtelim ve sinemacının kendine özgü dili ve içeriği ile, mülkiyeti de dayanışmadan yola çıkan bir bakışla ele aldığı (limandaki işçilerin kahramanımızın radyosunu alması veya hep birlikte onun arabasına binmeleri gibi) filmini tüm sinemaseverlere önerelim. Sonuçta sinema çoğunlukla yapay karakterleri yapay dünyalarda anlatmayı seçerken, Kaurismäki gerçek insanları gerçek öyküleri ile anlatan bir sinemacı ve burada da bu anlatımının parlak örneklerinden birini sergiliyor. Kendisi de işçi sınıfından bir aileden gelen ve sinemaya geçmeden önce liman işçiliği, tamiratçı ve bulaşıkçı olarak çalışan Kaurismäki’nin samimi sineması ve başta Taisto rolündeki Turo Pajala olmak üzere dört ana oyuncusunun da, hiç “oynamadan” oynamaları ve ilk bakışta düşünüleceğinin aksine, aslında hayli zor bir rolün altından rahatça kalkmaları ile ilgiyi hak eden bir çalışma bu.

Kauas Pilvet Karkaavat – Aki Kaurismäki (1996)

“Ama sürükleniyor bulutlar uzaklara / Ulaşmaya çalışıyorsun onlara faydasızca / Sürükleniyor bulutlar uzaklara / Ve ben de sana”

Biri tramvay sürücüsü, diğeri başgarson olan bir karı kocanın peş peşe işsiz kalmaları ile içine düştükleri zorlukların ve bir çıkar yol aramalarının hikâyesi.

Aki Kaurismäki’nin yazdığı ve yönettiği bir Finlandiya, Fransa ve Almanya ortak yapımı. Finlandiya’da yılın en iyi filmi seçilen yapıt kazandığı diğer pek çok ödülün yanında, Altın Palmiye için yarıştığı Cannes’da Ekümenik Jüri’nin özel ödülünün de sahibi olmuştu. Bu son ödülün tanımının (Ödülün amacı, “İnsanların gizemli derinliklerini, onları ilgilendiren şeyleri, acılarını, başarısızlıklarını ve umutlarını ortaya çıkarmak için sinemanın gücüne tanıklık eden sanatsal kalitedeki eserleri onurlandırmak”tır) adeta somut karşılığı olan yapıt, Kaurismäki’nin filmografisine aşina olanların hemen tanıyacağı mizahın ve işçi sınıfı odaklı yaklaşımının en parlak örneklerinden biri. Yönetmenin “Finlandiya Üçlemesi”ndeki ilk film (Diğerleri 2002 tarihli “Mies Vailla Menneisyyttä” (Geçmişi Olmayan Adam) ve 2006 tarihli “Laitakaupungin Valot“ (Alacakaranlıktaki Işıklar)) olan çalışma, bir çiftin hikâyesini kendine has senaryosu ve mizanseni ile çekici biçimde anlatırken, başrol oyuncularının (Kati Outinen ve Kari Väänänen) ve aslında kadronun tümünün “poker surat” denilen oyunculukları ile güçlü bir etkileyiciliğe ulaşıyor. Hümanist ve halkı seven bir sinemacıdan, bu sevginin tüm izlerini taşıyan ve dayanışmanın güzelliğini hatırlatan başarılı bir komedi-dram.

Kaurismäki bu film için hazırlıklara başladığında, niyeti 1986 tarihli filmi “Varjoja Paratiisissa”nın (Cennetteki Gölgeler) devamını çekmekmiş aslında ama o filmin başrol oyuncularından Matti Pellonpää’nın henüz 44 yaşındayken ölmesi üzerine, tüm senaryoyu yeniden yazmış ve ortaya bu yapıt çıkmış. Yönetmen, bir sahnede Pellonpää’nın çocukluk fotoğrafını (Ilona adındaki karakterin hüzünle baktığı, çerçeveli fotoğraftaki çocuk) kullanarak bu başarılı oyuncuyu anmış ve filmi de ona ithaf etmiş.

Filmlerinin alamet-i farikalarından biri olarak sıkı bir soundtrack seçmiş yine Kaurismäki ve bu şarkılardan biri olan “Lonesome Traveller”ı piyanoda çalıp söyleyen, şarkının da bestecisi olan Shelley Fisher’ın görüntüsü ile açmış öyküyü. Bir restorandayız; burasının başgarsonu olan Ilona (Kati Outinen) işinde başarılı bir kadındır ve maddi durumları çok iyi olmasa da, vatman olan kocası Lauri (Kari Väänänen ) ile mutlu bir yaşamı vardır. Ne var ki önce eleman azaltma gerekçesi ile Lauri, ardından da sahibi borçlarını ödeyemediği için restoranın satılması ile Ilona işsiz kalacaktır. Bundan sonrası ise iş arayışları, talihsizlikler ve proletaryanın çıkışsızlığının çözümlerinden biri olan dayanışma duygusunu içeren bir öykü olacaktır ve Kaurismäki de bu öyküsünü içtenliğinden asla kuşku duymayacağınız bir şekilde anlatacaktır bize.

Filmi ülkesi Finlandiya’nın eknomik açıdan sıkıntılı olduğu bir dönemde çekmiş Kaurismäki ve işsizliğin odağında olduğu bir hikâye anlatmış. Proleteryaya olan sevgisinin her karesine sindiği filminde doğrudan bir sermaye veya işveren eleştirisine soyunmamış yönetmen; hatta restoran sahibi örneğinde onu oldukça sevecen birisi olarak çizerek ve Lauri’nin işsizliği örneğinde olduğu gibi “düşman”ı doğrudan işaret etmeyerek, onu adeta görünmez kılmış. Bu tercih Kaurismäki’nin “sessiz” sinemasına uygun elbette ama saptamalarının ve eleştirisinin gücünü azaltmıyor yapıtın. Tıpkı oyuncuların “mimiksiz”, “poker surat”lı performansları gibi, kendisini doğrudan ortaya koymayan ve “eksik bırakılan”ı seyircinin tamamlamasını talep eden bir tercih bu; sonuç ise kesinlikle sadece doğruluğu ile değil, sinema sanatı açısından etkileyiciliği ile de dikkat çekiyor. Tüm sözleri, hatta absürt olanları bile tam bir ciddiyet ile dillendiren karakterlerin, buna rağmen sahici görünmelerinin arkasında yatan en önemli faktör de bu etkileyicilik olsa gerek. Örneğin yaralanan elini tedavi ettirmesi için hemen hastaneye gitmesi söylenen, restoranın kapısındaki görevlinin iş yerinin kapanmasını beklemek istediğini söylemesi ve bunu “ya (ben yokken) isyan çıkarsa” ifadesi ile gerekçelendirmesi tüm absürtlüğü ile hem mizahın kaynağı oluyor hem de bu adamın -bir emekçi olarak- işine bağlılığının ve dolayısı ile Kaurismäki’nin hayata proletaryanın tarafından baktığının bir göstergesi oluyor. Yönetmenin içinde yaşanılan düzene ve dünyada olup bitenlere “politik” ve eleştirel bakışını bir şekilde hep yansıttığı bir çalışma bu ve Ilona’nın televizyonda izlediği bazı kotü haberlere (Filipinler’de selde ölenler, Nijerya’da askeri cuntanın idam ettiği muhalifler) verdiği tepki tam da yönetmenden beklenecek bir şekilde yerleştirilmiş öyküye. İşsizliğin, bir işe yaramadığını hissetmenin ve parasızlığın yakıcılığını absürt mizahının parçası yaparak kendine has eleştirel komedinin örneğini vermiş burada usta sinemacı.

Her ikisi de çalışan karı kocanın evlerindeki kanepe ve kitaplıktan (“Hatta sonrasında birkaç kitap da alabiliriz!”) sonra uzaktan kumandalı ve renkli televizyonu da ancak taksitle alabildikleri bir yaşamla yetinmek zorunda kaldığı bir dünyayı anlatıyor bize Kaurismäki. Banka müdürünün borçlu olanla değil, onun borcunu fırsat bilerek iş yerine el koyan şirketle görüşmeyi seçtiği bir düzen bu ve film bu düzenin karşısına sıradan insanların sadeliğini ve dayanışmanın güzelliğini koyuyor pek çok kez yaptığı gibi. Tüm bunları elbette yine kendine has bir mizah, yalın bir dil ve hiç telaşı olmayan bir sinema anlayışı ile yapıyor. “Hayat kısa ve berbat, yaşıyorken keyfini çıkar” sözünü duyuyoruz karakterlerin birinden ve peş peşe gelen talihsizliklerin neden olduğu olumsuz sonuçların asıl yaratıcısının yaşadığımız düzen olduğu farklı örneklerle anlatırken sağlanılan o absürt doğallığın etkileyiciliğinde işte bu telaşsızlığın önemli bir payı var. Örneğin restorandaki müzik sahnesinde şarkıyı baştan sona dinletiyor bize yönetmen ve zaman zaman insanların yüzlerine yakın planlarla yaklaşarak, duygularının bize geçmesini sağlıyor. Senaryonun adeta özel bir mizah yaratmaya çalışmadan, gülümsetmeyi başarması ve bunu sürekli kılması da destekliyor bu başarıyı ve ortaya güçlü bir sonuç çıkıyor.

Bir sinema fuayesinde karşımıza çıkan film afişleri (Jim Jarmusch’un 1991 yapımı “Night on Earth” (Dünyada Gece), Robert Bresson’un 1983 tarihli “L’argent” (Para) ve Jean Vigo’nun 1931 yapımı “L’Atalente” filmlerinin afişleri bunlar) ile yönetmenin, sinema sanatına bir saygı duruşunda da bulunduğu yapıtı bir sevgi filmi olarak nitelemek de yanlış olmaz. Ilona ve Lauri arasındaki ilişki sevgi, güven ve koruma içgüdüsü ile dolu ve aralarındaki dayanışmadan da (öykünün sınıfsal dayanışma teması ile birlikte düşünmek gerekiyor bunu kuşkusuz) aldığı güçle oldukça sıcak bir hikâye izleme olanağı veriyor bize. Etkileyici kapanış planının, eşlik eden Rauli Badding Somerjoki şarkısının da (39 yaşında yaşamını yitiren Somerjoki’nin son konserinde de seslendirdiği “Pilvet Karkaa, Niin Minäkin” (Bulutlar Uzaklaşıyor, Ben de Öyle) şarkısı bu) katkısı ile sahip olduğu ve başka örnekleri de olan hüzün ile, işte bu dayanışmanın desteği ile baş ediyor karakterler.

Kaurismäki’nin adeta hiç özel bir çaba harcamadan anlattığı ve dramdan mizaha uzanan, karakterlerine sevgisini ve saygısını hep ön plana çıkaran, tüm o “poker surat”lı oyunculuklarla duygu yelpazesindeki her bir rengi bize zarafetle geçiren ve eleştirisini de esirgemeyen bir film bu. Timo Salminen’in sade görüntü yönetmenliğinden aldığı destekle, Kaurismäki’nin karakterleri adeta etraflarındaki objelerle çerçevelemesi ve özellikle Ilona’yı sık sık sanki poz verir gibi görüntülemesindeki özeni de atlamamak gerek. “Ben orta sınıf bir yönetmenim. Hiç başyapıt çekemeyebilirim; ama eğer pek çok iyi film yaparsam, birlikte bir değerleri olacaktır” demiş bir röportajında Fin sinemacı ama aslında kendisine yakışır bir alçak gönüllülüğün ifade kullanmış. Evet, o “büyük” filmlerden değil onun yapıtları ama her biri insanı insana anlatan, insan sevgisini özünde barındıran ve dünyada hüküm süren düzenin insan doğasına aykırılığı üzerinden üretilmiş bir eleştiriye sahip filmografisindeki tüm çalışmalar.

(“Drifting Clouds” – “Sürüklenen Bulutlar”)