Zgjoi – Blerta Basholli (2021)

“Keşke babamı değil, seni götürselerdi. Onun geri dönmesini istemiyorsun bile. Millet haklı, fahişesin sen!”

Kosova’daki savaş sırasında eşi ortadan kaybolan bir kadının, ailesini ayakta tutabilmek için çalışmaya karar vermesinin, yaşadığı toplumun geleneksel değerleri ile çatışmasının hikâyesi.

Blerta Basholli’nin yazdığı ve yönettiği bir Kosova, İsviçre, Arnavutluk ve Kuzey Makedonya ortak yapımı. Uluslararası Film dalında Kosova’nın Oscar adayı olan yapıt Sundance’te üç ana ödül birden kazanan ilk film olmuş ve Büyük Jüri (Uluslararası bölümde), Seyirci ve Yönetmen ödüllerinin sahibi olmuştu. Gerçek bir hikâyeyi anlatan film bir yandan savaşta kaybolanların trajedisini ve geride kalanların travmalarını anlatırken, bir kadının ataerkil bir toplumda geleneksel kalıpların dışına çıkarak başlattığı özgürlük mücadelesini de odağına alan başarılı bir çalışma. Yönetmen Basholli’nin ilk uzun metrajlı filmi olan yapıt, başroldeki Yllka Gashi’nin öykünün kahramanının zorluklardan yılmayan karakterini çarpıcı bir sadelikle elde ettiği gerçeklik duygusu ile canlandırması ile dikkat çekiyor asıl olarak. Güvenli yollardan pek sapmayan ve tanıdık duygusu veren bir senaryosu olsa da, Basholli’nin bu çıkış filmi kesinlikle ilgiyi hak ediyor ve son dönemin önemli “kadın filmleri”nden biri olarak, kendisini ilgi ile izletirken, öyküsünü ve karakterlerini dozunda bir duygusallıkla anlatması ile de takdiri hak ediyor.

Bu yıl 16 Eylül’de hayatını kaybeden Robert Redford’un kurucusu olduğu ve bağımsız Amerikan sineması örneklerine yer vermesi ile bilinen, pek çok Amerikalı sinemacının kendisini ilk kez gösterdiği festival olmasının yanında, dünya sinemasının parlak bağımsız örneklerine de yer veren Sundance’te aldığı ödülü hak eden bir çalışma bu. Bu festivalin bağımsız, özgün, sosyal meselelere odaklanan ve liberal bakışlı yapıtların mekânı olması açıklıyor filmin kazandığı ödülü ve özgünlük açısından değil ama diğer açılardan Basholli tam da Sundance’in atmosferine yakışan bir film çekmiş.

Öykünün ilk sahnesinde tanışıyoruz Fahriye (Yllka Gashi) ile; yorgun, hüzünlü ve sert bakışları ile gezindiği mekân etrafı emniyet şeridi ile çevrilmiş büyükçe bir çadırdır. Yüzleri maske ile kapalı, beyaz kıyafetler içindeki adamların taşıdıkları bir kısmı çürümüş olan cesetlerdir ve kadın bu cesetler arasında kocasınınkini aramaktadır. Yugoslavyanın dağılması sonrasında Sırbistan ve Karadağ’ın oluşturduğu ordu ile Kosova’nın bağımsızlığı için mücadele eden silahlı gruplar arasında 1998 – 1999 arasında gerçekleşen savaşta kaybolanlardan biridir Fahriye’nin kocası. Bu sahneden, bu kez kadının maske taktığı sahneye geçiyoruz; Fahriye evinin bahçesindeki kovanlarının başındadır ve maskeyi arılara karşı takmıştır. Maske bir obje olarak iki sahne arasında görsel bir ortaklık kurulmasını sağlarken, ilk sahnede cesedi aranan adamın çok sevdiği kovanlar onun öyküdeki varlığının/yokluğunun sembolü olarak yine bu iki sahneyi birbirine bağlıyor. Etkileyici bir şekilde ilişkilendirilen bu iki sahne ile açılan film bundan sonra Fahriye’nin, ailesinin (2 çocuğu ve tecrübeli aktör ve oyuncu Çun Lajçi’nin başarılı bir performansla canlandırdığı kayınpederi ile yaşıyor) maddi sıkıntısını çözmek için çalışmaya karar vermesini ve kendisi ile kocalarını savaşta yitirmek açısından ortaklığı olan komşularını harekete geçirmeye çalışmasını anlatacak ve ortaya toplumun ataerkil bakışı ile karşı karşıya kalan bir kadının etkileyici öyküsü çıkacaktır.

Savaştan 20 yıl sonra geçen hikâye yaşamlarını anlattığı insanların dinleri ile ilgili doğrudan bir söyleme başvurmuyor hiç. Kosova’nın nüfusunun yüzde 90’dan fazlasının Müslüman olduğunu ya da Fahriye, Hacı, Emine gibi isimlerin bu dinden olanlar tarafından kullanıldığını bilmeyenler veya çok kısa karşımıza çıkan bir cami görüntüsünü kaçıranlar için, kadının mücadele etmek zorunda kalacağı toplumsal baskının dinle herhangi bir bağlantısı oluşmuyor. Bu yönetmenin bilinçli bir seçimi olsa gerek; Basholli böylece öykünün kadın meselesi boyutunu yerelden daha geniş bir alana (en azından Kosova dışına) taşıyor. Bu seçim, ortalama bir Batılı seyirci için “kadının ehliyet sahibi olması ya da çalışması”nın Avrupa kıtasında yer alan bir ülkede neden bu denli önemli bir sorun kaynağı olabileceğini anlayamama riskini de ortaya çıkarmış ne var ki.

Öykü kadın karakterleri mücadeleleri ve dayanışmaları ile öne çıkarırken, onların korkularını ve çekingenliklerini sergilemekten de geri durmuyor. Dul olmanın üzerlerinde yarattığı baskının ve “ne derler?” endişesinin onların yaşamlarını olumsuz açıdan nasıl etkilediğinin pek çok farklı örneğine tanık oluyoruz öykü boyunca. Kocalarının cesetleri henüz bulunmamış kadınların, eşlerinin ölü bedenlerine kavuşabilmiş olanları “şanslı” olarak nitelemesinin nedeni örneğin, onların sadece “artık kapı çalınınca irkilmeyecek” olması değil; çünkü aynı zamanda yoklukları da bir baskının kaynağı erkeklerin. Kayınpederinin “Attığın her adım tüm aileyi etkileyecek. İyisiyle kötüsüyle. Oğlumun öldüğüne inanıyorsun belki. Bense hayattayım” ifadesinde karşılığını bulan ataerkil düzende tüm erkek karakterleri ya olumsuz bakışlarla ilişkilendirerek ya da en azından doğru tarafa ancak kadınların mücadelesi ile geçebilen bireyler olarak göstererek, Basholli filminin feminist tonunu da destekliyor.

Hikâye bir kabulen(eme)me ruh hâlini de getiriyor karşımıza. Babanın DNA testine yanaşmaması gibi duygusal açıdan etkileyici örnekleri var bunun filmde ve “Kayıpların akıbetlerini bilmeden Kosova özgür bir ülke olmayacak” ifadesi de destekliyor bunu. Kayıpların bulunması için yetkililerin daha fazla çaba göstermesini ve Sırbistan hükümetine daha fazla baskı yapılmasını isteyenlerin düzenlediği bir protesto gösterisini de karşımıza getiren film, kadın karakterler üzerinden sadece kaybın kendisinin değil, o kayıp nedeni ile yaşamaya zorlanılan yaşam biçimini kabullenme(me) sorununun üzerinde de duruyor. Bu toplumsal baskının en somut hâlini erkeklerin gittiği kahvehanelerde görüyoruz filmde. Bizde de benzerleri olan bu köy/kasaba mekânları eril baskının, kabalığın, geri kafalılığın, mikro milliyetçiliğin oluştuğu ve beslendiği yerler ve burada -bu özellikleri doğrudan dile getirilmese de- öyküdeki kötücüllüğün yuvası olarak sergileniyorlar bir bakıma.

Öykünün sonunda gerçek Fahriye karakterinin ve kurduğu işin belgesel görüntülerine yer vermiş yönetmen ve filmin zaman zaman büründüğü sade bir belgesel tavrını tamamlamış böylece. Julien Painot imzalı müziklerin öyküye uygun ve çekici bir duygusallık sağladığı filmin ana temaları bugüne kadar farklı sinema yapıtlarında karşımıza çıktı elbette ve bunların bir kısmı özellikle sinema dili açısından daha üst düzeydeydi ama güncel bir sorunu, tahmin edilebilir olsa da, özenli bir öykü ile anlatan ve ilgiyi hak eden bir çalışma bu. “Kıyafetleri bulunmuş!” sahnesi veya kadınların -küçük oğlanı saymazsak ki o da oldukça sıkılmış görünüyor- “erkeksiz bir dünya”da nasıl keyifli ve coşkulu olabildiklerini gösteren kutlama bölümü gibi anları ile başarılı bir yapıt olan filmde görüntü yönetmeni Alex Bloom’un hareketli kamera çalışmasını da anmakta yarar var.

(“Hive” – “Kovan”)

(Visited 38 times, 1 visits today)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir