Polizei – Şerif Gören (1988)

“Burası Alamanya değil ki, Berlinistan!”

Almanya’da çöpçülük yapan Ali Ekber adında bir Türkün, âşık olduğu bir Alman kadının ilgisini çekmeye çalışmasının hikâyesi.

Hüseyin Kuzu’nun senaryosundan Şerif Gören’in çektiği bir Türkiye yapımı. Gören’in Almanya’da yaşadığı dönemde çektiği film onun 1979 tarihli “Almanya Acı Vatan”dan sonra bu ülkede yaşayan Türkiye kökenliler üzerine ikinci çalışması olmuştu. Kemal Sunal’ı Yeşilçam’daki “İnek Şaban” tiplemesinden çok farklı bir role taşıyan film, Almanya’daki işçilerin kültürel ve sosyal çelişkilerini mizahtan yararlanarak ele alan ve temel olarak bir kimlik meselesini odağına alan bir yapıt ve, Sunal’ın ve Yalçın Güzelce’nin performansları ile belli bir çekiciliğe de ulaşıyor. “Alamancılar”ın yaşamları ve Alman toplumu ile ilişkileri üzerine -belki çok özgün olmayan- gözlemleri de öyküsünde işleyen film, senaryonun zaman zaman sarkması ve tekrara düşmesi, yardımcı oyunculukların bazılarının aksaması ve sık sık yönünü yitirmesi gibi sorunlara da sahip.

Gören bu filminden dokuz yıl önce çektiği “Almanya Acı Vatan”da bu ülkeye işçi olarak giden bir ailenin, erkeğin hataları yüzünden dağılıp gitmesini anlatırken, kadın karakter üzerinden bir bilinçlenme unsurunu da ele alıyordu. “Polizei”da ise “uyum sürecini” şu ya da bu şekilde artık geride bırakmış ve Almanya’nın, kendine has özelliklerini de koruyarak, bir parçası olmuş Türkleri anlatıyor bize. Filmin başrolündeki Kemal Sunal da Gören gibi, daha önce bir Almanya hikâyesi anlatmıştı ve Şaban tiplemesini “Gurbetçi Şaban” (Kartal Tibet, 1985) filmi ile yurt dışına taşımıştı. Kurnazlığı ile Almanları ve sistemlerini alt eden karakteri ile seyirciye beklediği komediyi sunmuştu bu filmde, pek de bir eleştiriye soyunmadan.

Açılış jeneriğine eşlik eden seslerin de anlattığı gibi Ali Ekber (Kemal Sunal) işi Berlin’de sokakları süpürmek olan Türkiye kökenli bir işçidir. Ailesinden ayrı yaşamaktadır ve küçük de olsa bir rol üstlenmeyi umut ettiği bir tiyatroda temizlik ve getir götür işleri de yapmaktadır. En yakın arkadaşı Filinta (Yalçın Güzelce) evli ama eşini Alman kadınlarla sık sık aldatan bir adamdır ve Ali Ekber de onun gibi, Alman kadınlarla birlikteliklerin hayalini kurmaktadır. Bir gün kafede çalışan bir Alman genç kadın olan Babett (gerçek adı Claudia Hackermesser olan oyuncunun adı jeneriklerde her nedense Babett Jutte olarak yazılmış) ile karşılaşır ve bundan sonra tüm çabasını onun gönlünü kazanmak için harcar. Bu çabası sırasında, tiyatrodaki polis kostümü onun hayatını değiştirecek ve filmin ne yazık ki sinema açısından gerektiği kadar güçlü ve derin işleyemediği meselelerini de öyküye getirecektir.

Öykünün önemli bir kısmı Berlin’in Türk bölgesi olan Kreuzberg semtinde geçiyor ve sokaktaki Türkçe konuşmalar ve karakterlerden Türkçe isimli dükkânlara, bizi adeta Türkiye’den bir mahalleye götürüyor. Kuzu’nun senaryosu, göçmenlerin yaşamları ile ilgili kimi gözlemleri beyazperdeye taşırken, asıl olarak onların yaşadıkları kültürel çatışmaları ve namus, ahlâk kavramları üzerinde somutlaşan ikiyüzlülüklerini ele alıyor. Kendileri Alman kadınların peşinde koşan evli Türk erkekler, Türk kızlarının ailelerinden ayrı bir eve çıkma isteklerini veya bir Alman erkek arkadaş edinmelerini namussuzluk olarak nitelemekte ve çok büyük bir tepki göstermektedirler örneğin. Türkiye’den ziyarete gelen muhafazakâr bir adam, “sexshop” sözcüğünü duyduğundan itibaren bu yerlerden birine gidebilmekten başka bir şey düşünemez olur vs. Milliyetçi hamaset söylemlerinin arkasındaki gerçek ise dükkânına giren Alman müşterilere her zaman Türklerden önce hizmet eden Türk bakkaldır. Bu gözlemlerini yaparken film zaman zaman küçük tutarsızlıklara da düşüyor ne var ki. Örneğin, “polis, ceza vb.” sözcüklerle kırmızı ışığın önemini vurgulayan adam hemen bir iki dakika sonra yolun ortasında durup konuşabiliyor bir başkası ile ve kendisini uyaran sürücüyü de azarlıyor. Eğer senaryo bu örneği bir tutarsızlık ve kurallara uyum gösterememe örneği olarak kullansaydı -ya da buna niyetlendiğini hissettirebilseydi- bir sorun yoktu ama filmdeki hâli ile bu sahne daha çok teknik bir senaryo hatası olarak kendisini gösteriyor.

Cumaya gitmeyi ihmal eden, bira içen ve Alman kadınlarına yaklaşmaya çalışan Ali Ekber de memleketlilerinin ikiyüzlülüklerinden muaf değildir ve hatta kritik bir hata yapmasına da “içindeki Türk” neden olur; ama onu canlandıran Kemal Sunal olunca, bu tutarsızlık seyirciyi pek de rahatsız etmiyor. Aradaki bir iki sakarlık veya saflığını / iyi niyetini gösteren bir iki sahne onun Şaban tiplemesini ister istemez akla getiriyor ve Sunal’ın ve onu Şaban’dan uzaklaştıran filmler çeken yönetmenlerin karşılaştığı bir zorluğu da hatırlatıyor bize: Sunal’ı Şaban dışında bir rolde inandırıcı ve çekici kılmak. Kuzu’nun senaryosu bu zorluğun nispeten gelebilmiş üstesinden. Sakarlıkları Sunal’ın popüler filmlerine hoş bir gönderme olarak kabul edersek, Ali Ekber’i özgün ve yeni bir karakter olarak benimsemek mümkün. Burada elbette Sunal’ın da önemli bir payı var; popülerliğini ve kimi canlandırırsa canlandırsın, seyirciye çekici gelme gücünü öykünün hizmetine başarı ile sunuyor burada ve filmin önemli kozlarından biri oluyor. Yardımcı oyunculukların önemli bir kısmı vasat sularda gezinirken ve senaryo da zaten onlara elle tutulur bir fırsat vermezken, Sunal ile birlikte öne çıkan bir diğer isim Yalçın Güzelce oluyor. Filinta adlı karakteri, başarılı komedi filmlerinde tanık olduğumuz türden canlı bir performansla canlandırıyor Güzelce ve hatta Yeşilçam tadını da hatırlatıyor bize.

Bazı dubljaların sorunlu olduğu filmde Ali Ekber karakterinin taklit yeteneği üzerinden birkaç eğlenceli sahnenin yaratıldığı filmde, parkta çıplak güneşlenen Almanların yanında ailece piknik yapan muhafazakâr Türk aile gibi eğlenceli ve etkileyici bölümler var. Öykünün ilk yarısı genel olarak kültürel çatışmalar ve Türklerin uyum sorunları üzerinden ilerlerken, ikinci yarıda Ali Ekber’in polis üniformasını giyip sokağa çıkması ile ilk yarı ile yeterli kadar uyumlu görünmeyen bir öykü başlıyor sanki. Bu üniformanın ona sağladığı otoritenin ve özellikle Türklerin bu otoriteye hemen boyun eğmelerinin eleştirisi izlediğimiz ama senaryonun burada tam olarak neyi sorguladığı pek anlaşılmıyor. Türklerin Almanya’da bir yabancı olarak içlerinde hep taşıdığı korkuların yerel bir otoritenin sembolü karşısında daha da artması mı anlatılmak istenen, yoksa göçmen olmaktan tamamen bağımsız olarak, genel olarak insanların otoriteye boyun eğen doğaları mı eleştiriliyor? Eğer ikincisi ise, öykünün Almanya’da geçmesi pek de gerekli görünmüyor. 1980’lerin ikinci yarısında Ferhan Şensoy, “İçinden Tramvay Geçen Şarkı” adlı oyununun kadrosu ile birlikte ve üzerlerinde Nazi üniformaları ile İstiklal Caddesi’nde “Kimlik Bitte” diyerek durduğu kişilerin biri hariç tümü itirazsız göstermişti kimliklerini. Bu olay otorite karşısında duyulan korkuyu anlatmak için Almanya’ya gitmeye gerek olmadığını gösteriyor örneğin. Kaldı ki Gören’in filminde polis üniforması sadece Türkleri değil, bisikletli Alman gençler örneğinde olduğu gibi yerel halkı da etkiliyor. Ali Ekber’in üniformanın tadını çıkararak giriştiği bazı eylemler de, örneğin bedava alışveriş, öykünün Almanya’da geçtiği düşünülürse pek gerçekçi görünmüyor.

Timur Selçuk’un sinemamızda pek görmediğimiz şekilde, öykünün içeriği ile uyumlu ilerleyen ve sahneye göre ritm ve melodi değiştiren müziklerinin dikkat çektiği filmin başarılı finalini de anmak gerek her ne kadar bu sahneye kadar tanık olduklarımızın akıcılık ve gerçekçilik sorunları olsa da. Ali Ekber’in babası ve onun Türkiye’den gelen misafirinin gezilerine ve konuşmalarına tanık olduğumuz sahnelerin bir örneği olduğu gibi, bazı unsurlarının öykünün doğal bir parçası olmaktan çok, sadece bazı gözlemleri ve mesajları iletmek amacı ile yaratılmış görünmelerini de filmin sorunları arasına ekleyebiliriz. Belki de asıl sorunu, her biri kendi başına bakıldığında doğru ve önemli olan unsurları başarılı bir film için olmazsa olmaz bir tutarlı ve güçlü senaryoda bir araya getirememesi olan yapıt kusurlarına rağmen ilgiyi hak eden, belli meseleleri ele alması ile önemli ve elbett eğlenceli bir çalışma.

(Visited 17 times, 4 visits today)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir