Uptight – Jules Dassin (1968)

“Bu ülkede siyah olarak doğmuşsan, ölü doğmuşsun demektir. Biz öldürülmenin ne demek olduğunu çok iyi biliriz”

Martin Luther King’in öldürülmesinden sonra radikalleşen bir siyah grubun üyesi olan ama bu gruptan dışlanan bir adamın ihanetinin hikâyesi.

İrlandalı yazar Liam O’Flaherty’nin 1925 tarihli “The Informer” adlı romanından yola çıktıkları senaryosunu Jules Dassin, Ruby Dee ve Julian Mayfield’ın yazdığı, Dassin’in yönettiği bir ABD yapımı. Senaristleri Dee ve Mayfield ve oyuncularının önemli bir kısmının siyahların hakları ve özgürlükleri için çalışan aktivistler de olduğu yapıt, Dassin’in Hollywood’un komünizm paranoyası sırasında kara listeye alınmasından sonra ülkesinde çekebildiği ilk film olmuştu. İrlanda İç Savaşı’ndan sonra 1920’lerde Dublin’de geçen romanı, 1968’de Cleveland’a taşıyan film bugün hak ettiği kadar bilinmese de, tam da 1960’ların özgürlükçü havasına yakışan ilginç bir çalışma. Özgürlük hareketlerinin silahlı mı silahsız mı olması gerektiği tartışmaları, King’in öldürülmesinin neden olduğu radikalleşme, siyahların karşılaştığı ırkçılık ve muhbirlik üzerine ilerleyen öyküsü, Dassin’in özellikle bazı sahnelerde kendisini daha güçlü bir şekilde hissettiren yönetmenlik çalışması ve Amerika’da soul müziği şekillendiren en önemli gruplardan Booker T. & the MG’s imzalı soundtrack’i ile kesinlikle önemli bir çalışma bu.

Liam O’Flaherty’nin bizde “Muhbir” adı ile yayımlanan romanı bugüne kadar üç kez uyarlanmış sinemaya: Arthur Robison’un kısmen sesli olan, 1929 Birleşik Krallık yapımı ve romanla aynı adı taşıyan uyarlaması; John Ford’un 1935 ABD yapımı, 6 dalda aday olduğu Oscar’ı 4 dalda (Yönetmen, Erkek Oyuncu, Uyarlama Senaryo, Müzik) kazanan ve yine kitapla aynı isimli uyarlaması ve Jules Dassin’in 1968 tarihli filmi. İlk iki uyarlama, kitapta olduğu gibi 1920’lerde Dublin’de geçerken, Dassin’in filminde radikal bir değişiklik yapılmış ve olaylar 1968’e ve Cleveland’a taşınmış. Ford’un başarılı uyarlamasında, Amerikan ve İngiliz sansürlerinde sorun yaşamamak için öykünün göbeğinde olan IRA örgütünün adının bile geçirilmediğini ve politik boyutun mümkün olduğunca alt düzeyde tutulduğunu söylemek gerekiyor. Dassin’in filmi ise sadece tarih ve ülke değişikliği yapmakla yetinmiyor ve, politikayı ve siyah hareketlerin devrimci karakteristiklerini de açık bir biçimde öyküsüne taşıyor. Her ne kadar bir örgüt adı telaffuz edilmese de, açılışta seyrettiğimiz King’in cenaze töreni görüntülerinin de bir örneği olduğu gibi, film gerçekçi bir tavra sahip. Sadece “muhbirin trajedisi”nin değil, siyah hakları ve devrim temalarının da öykünün odağında olması da destekliyor bu tavrı. Öyküsünün bu politik özelliği, kadronun önemli bir kısmının aktivistlikleri ile de tanınıyor olması ve Dassin’in Hollywood’daki cadı avı sırasında kara listeye alınmasına neden olan politik ilişkileri FBI’n da dikkatini çekmiş ve Variety dergisine göre, setteki ve stüdyodaki bazı çalışanları muhbir olarak kullanarak düzenli raporlar almış çekimler hakkında. Bir muhbirin öyküsünü anlatan bir film için trajikomik bir hikâye bu elbette.

Filmde güçlü bir performansla Laurie karakterini canlandıran Ruby Dee de dahil olmak üzere oyuncuların tamamı şu ya da bu ölçüde, 1960’ların ABD’sinde siyahların hak ve özgürlük mücadelelerinin parçası olmuşlar ve bu gerçek hem onların oyunculuklarına yansımış hem de öykünün gerçekçiliğini artırmış görünüyor. Örneğin Ruby Dee, Martin Luther King ve Malcolm X’le arkadaşmış ve hatta 1965’te Malcolm X’in cenaze töreninde bir konuşma yapmış; Tank rolündeki Julian Hudson Mayfield ise sol siyah örgütlerin üyesi olması ve komünistlerle yakın ilişkisi yüzünden FBI’ın takibi altındaymış uzun süre. Filmin adını önerenin Dee olması ve hem onun hem Mayfield’ın senaryoyu Dassin ile birlikte yazmasının da gösterdiği gibi, oyuncuların politik inançları doğrultusunda yaratılış sürecine katıldıkları bir çalışma var karşımızda.

Öykü temel olarak Tank karakterinin etrafında dönüyor. İçinde olduğu örgütün bir depodan silah çalma planının gerçekleşeceği gece, sarhoş olduğu için eyleme katılmakta tereddüt eder Tank ve onsuz gerçekleşen eylem depodaki bekçinin ölümü ile sonuçlanır. Bu durum şehrin tüm polis teşkilatının cinayeti işleyen aktivistin peşine düşmesine yol açarken, bu ölümü Tank’in tereddütünün planı aksatmasına bağlayan örgüt onu dışlamaya başlar (“Devrim sana göre bir iş değil. Disiplin sana uygun değil”). Bu izolasyon maddi durumu bozuk olan ve kız arkadaşı ile de arası iyi olmayan işsiz Tank’in ruhsal durumunu çok olumsuz etkileyecek ve onu sonradan pişman olacağı bir kararı almaya itecektir. Dassin’in filmi bundan sonra bir yandan Tank’in gerilimini, travmalarını ve örgüte kendisini anlatma çabasını getirirken karşımıza, ayrıca siyahların haklarına kavuşabilmesi için takip edilecek yolla ilgili tartışmaları ve siyah aktivistlerin radikalleşme süreçlerini de ilgiyi hak eden bir şekilde ele alacaktır.

John ve Faith Hubley çiftinin hazırladığı başarılı bir animasyon eşlik ediyor filmin açılış jeneriğine; sonradan öykünün içeriğine göndermeler olduğunu anlayacağımız görüntüler özgün stilleri ile dikkat çekerken, seyredeceğimiz hikâyenin gerilimli içeriğini de haber veriyor. Filme doğru ve iyi bir giriş sağlayan bu animasyonu hazırlayanlardan John Hubley’in de “komünist avı” sırasında Hollywood’da kara listeye alınan isimler arasında olması, yukarıda anıldığı gibi, filmin yaratıcılarının politik angajmanlarının bir diğer örneğini oluşturuyor.

Senaryo öykünün farklı aşamalarında temel bir tartışma konusunu sık sık karşımıza getiriyor: ırkçılık ve eşitsizlikle nasıl mücadele edilebilir ve özgürlükler nasıl kazanılabilir; silahlı eylem mücadelenin parçası ve hatta ana aracı olmalı mıdır? Bu bağlamda King’in kendisi de sık sık, suikastten önce olduğu gibi, sonra da tartışmanın merkezinde duruyor. Onun pasifist eylemciliğinin mücadelenin önünü kestiği suçlamasını yapanlar var örgütlerin içinde ve hatta onu “Beyaz adamın zencisi” olarak tanımlıyor bu kişiler. Onu bir savaşçı olarak niteleyenler olduğu gibi, beyazlardan barış ve özgürlük dilenciliği yaptığını söyleyenler de var siyahların arasında. King’in öldürülmesi bu tartışmaları daha da şiddetlendirirken, siyahların “devrim mücadelesi” sırasında yanlarında olmak isteyen beyazları (“Ben vicdan azabı çeken bir liberal değilim!”) ret etmeleri (“Bunu tek başımıza yapmalıyız”) ve beyazlarla iyi ilişkiler kurmak gerektiğini ileri sürenleri eleştirmeleri de (“Senin gibi zencilerden nefret ediyorum. Fırsat programlarında servet biriktirip beyazların kokteyl partilerinde büyük paralar kazanıyorsunuz”) tartışma alanını genişletiyor. Temel olarak bir muhbirin öyküsü olan filmde bu temaların bu denli çok ve sık görünür olmasının filme kayda değer bir zarar vermemesi ve odağı dağıtmaması ise senaryonun başarısını gösteriyor. Farklı karakterleri ve tüm bu olguları birbiri ile doğal bir biçimde bir araya getirmiş senaryo ve öyküyü daha çekici ve zengin kılmış.

Tank’i trajik kararına götüren süreci inandırıcı ve çekici bir şekilde aktaran film, Boris Kaufman’ın görüntü çalışması ile de dikkat çekiyor. Örneğin Tank’in, karar sahnesinde floresan ışıkların yansıdığı su birikintisi içinde yürüdüğü görüntü veya polisin peşine düştüğü adamı kıstırdığı ve ele geçirmeye çalıştığı sahnedeki görsel tercihler filme önemli bir sinema keyfi katan seçimlerden sadece ikisi. Anılan bu sahnede kaçak adamın akıbetinin çekici bir kamera oyunu ile görsel anlatımı çok başarılı ve öykünün finalinde bir başka karakterin akıbetinin de yine bu oyunla anlatılması, iyi düşünülmüş bir gönderme. Görsel açıdan filmin önemli sahnelerin bir diğeri bir kafede çıkıyor karşımıza; Tank’in bir grup beyaz Amerikalıya “devrim planı”nı anlattığı bu sahnede aynaların deforme ettiği görüntülerle ortaya çıkan absürtlük ortalama bir Amerikalının yüzeyselliğinin ve siyah ırka, devrim sözcüğüne ve komünizme karşı duydukları korkuların saçmalığın sembolü oluyor adeta ve Dassin bilinçli olarak bu sahneyi uzatarak, Julian Mayfield’ın güçlü ve gösterişli oyunculuğunun tadını sonuna kadar hissetmemizi sağlıyor.

Filmde çok iyi yazılmış, yönetilmiş ve oynanmış bir başka sahne Tank’in bir cenaze evinde yaşadıklarını anlatıyor. Onun “ihanet” sürecine adım adım ilerleyişini ikna edici bir şekilde anlatmayı başaran filminde, bu sahnede kuşku, korku, tereddüt ve pişmanlık duygularının bir araya gelerek oluşturduğu gerilmi yakın planlar ve dinamik bir anlatımla sergiliyor Jules Dassin çarpıcı bir şekilde. Yönetmenin Tank’in bir çelik fabrikasındaki emekçi geçmişini birkaç kez anması ve hatta onu bu fabrika önünde uzun uzun göstermesi de bir başka doğru tercih olmuş. “Sana 20 yılımı verdim ve sen beni hatırlamıyorsun… seni özledim” haykırışı, öyküye emekçilik üzerinden ek bir boyut katarken, devrimin/devrimcinin işçi sınıfı ile olmazsa olmaz bağlantısını da hatırlatıyor.

Aslında filmdeki tek “ihanet” (muhbirlik üzerinden oluşan türden bir ihanet) öykünün ana karakterininki ile sınırlı değil. Doğrudan polis için çalışan Clarence ait olduğu sınıfa sürekli ve bilinçli olarak ihanet ediyor ve görece şık bir evde yaşayıp “eşcinsel yaşamı”nın keyfini sürüyor örneğin. Jules Dassin işte bu ihanet(ler)in öyküsünü anlatırken, Booker T. & the MG’s imzalı müziklerden de sıkı bir destek alıyor. Film için hazırlanan melodiler sadece doğru bir atmosfere sahip olmakla kalmıyor; öyküden bağımsız olarak da çekiciliğe sahip bu güçlü parçalar. Soundtrack albümdeki parçalardan “Time is Tight” adlı enstrümantal şarkı, ABD listelerinde 6 numaraya kadar yükselmiş örneğin, aralarında 1 numara olduğu Güney Afrika’nın da olduğu pek çok başka ülkede de listelere girerken.

Alexandre Trauner’in set tasarımlarını da kozları arasına eklememiz gereken filmin zaman zaman stilize bir havaya bürünmesini eleştirenler olmuş zamanında ve bazı sahneleri fazla şık bulunmuş ama bunlar yapıta pek de kayda değer bir olumsuzluk katmış görünmüyor. Filmin bir siyah devrim peşinde koşanları odağına almasını, onun daha az “sanatsal” bir tavır takınmasını gerektirdiği düşünülmüş olabilir ama ABD’nin büyük stüdyolarının birinin yapımcısı olduğu bir filmde “devrim” sözcüğünün bolca kullanılması, yapıtın -olması gerektiği gibi- bir manifesto olmaya soyunmadan bir dönemi gerçekçi ve objektif bir biçimde sergilemesi ve farklı tartışma konularının pek de dağılmadan gündeme getirilmesi hatırlandığında bu eleştiriler çok da önemli olmuyor açıkçası. John Ford’un yapıtı temel olarak bir muhbirin karakter analizi olmayı tercih edip, IRA’nın adını hiç anmamasının da gösterdiği gibi, politik boyutu hemen tamamen dışlamış ve anlattığının sadece İrlanda’da o dönemde değil, herhangi bir yer ve zamanda yaşanmış olabileceğini söylemişti. Dassin’in filmi ise özel bir döneme ve lokasyona odaklanıyor ve politik görünmekten de hiç çekinmiyor.

“Beyaz” bir yönetmenin bu filmi, “siyah sinema”nın bugün gerektiği kadar hatırlanmayan önemli örneklerinden biri. Başta Mayfield ve Ruby Dee olmak üzere tüm kadronun sağlam performanslar sergilediği film, silahsız mücadeleyi teşvik eden bir liderin öldürülmesinin, ironik bir şekilde silahlı mücadeleyi öne çıkardığını anlatan, 1960’ların ilgiyi hak eden çalışmalarından biri kesinlikle.

(“İhanet”)

(Visited 12 times, 1 visits today)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir