Mababangong Bangungot – Kidlat Tahimik (1977)

“Eğer küçük bacalar iş görüyorsa, neden süper bacalar yapıyorlar? Eğer pazar yerleri işe yarıyorsa, neden süpermarketler var? Eğer küçük uçaklar iş görüyorsa, neden uçan süper makineler yapıyorlar?”

Uzay çalışmalarına ve bu çalışmaları yürüten Batı uygarlığına hayran Filipinli bir jeepney sürücüsünün hikâyesi.

Filipinli sinemacı Kidlat Tahimik’in senarist, yönetmen, başrol oyuncusu, kurgucu ve yapımcı rollerini üstlendiği ve öykünün Filipinler’de geçen bölümlerinin görüntülerini de çektiği bir Filipinler yapımı. 1977’de Berlin Festivali’nin yenilikçi filmlerin gösterildiği Forum bölümünde FIPRESCI (sinema yazarları ödülü) ödülünü kazanan yapıt, 20222’de de prestijli Sight and Sound dergisininin anketinde en çok oy alan Filipinler filmi olmuştu. Yarı-belgesel olarak niteleyebileceğimiz film zaman zaman düşsel bir havaya da bürünen ve naif sinema dili ile dikkat çeken bir drama ve komedi karışımı. “Birinci Dünya”ya gitmeyi hayal eden bir “Üçüncü Dünya” karakterinin öyküsü üzerinden kapitalizm ve sömürgecilik eleştirisi yapan çalışma, 10 bin dolar olduğu söylenen düşük bir bütçe ve ödünç alınmış aletlerle çekilen, kesinlikle kendine has, ilginç bir sinema yapıtı ve ilgiyi hak eden bir çıkış filmi.

Gerçek adı Eric Oteyza de Guia olan Filipinli sinemacı kendisine isim olarak, Türkçe karşılığı “Sessiz Şimşek” olan Kidlat Tahimik’i seçmiş sonradan. Çocukluğu Filipinler’deki Amerikan askeri üslerine yakın yerlerde geçen Tahimik, ABD’de yüksek lisans yapmış ve dört yıl boyunca da Paris’te OECD bünyesinde araştırmacı olarak çalışmış. Dolayısı ile bu ilk filminin mekânlarına ve temalarına hâkim bir isimmiş Tahimik filmini çekerken. Silahlı ve/veya politik müdahaleler yerine, araç olarak sermayenin gücünü, kültürel emperyalizmi ve küreselleşmeyi kullanan “Yeni Sömürgecilik”e eleştirel yaklaşan Üçüncü Dünya sinemacılarının önde gelen isimlerinden biri oldu Tahimik ve bu filmi de sinema tarihine, bazı eleştirmenlerin “en iyi Filipinler komedisi” olarak tanımlamasını sağlayacak bir başarı ile geçti.

Tahimik bu yarı-belgeselde kendisini oynuyor bir bakıma ve bir jeepney sürücüsünü canlandırıyor. Filipinler’e has bir toplu taşıma aracı olan ve göz alıcı süslemeleri ile bilinen jeepneylerden birinin sahibi olan genç Tahimik, Amerika’nın Sesi radyosu aracılığı ile Filipinler’deki evine kadar ulaşan Batı uygarlığının hayranıdır ve anlaşılan kendisi dışındaki tüm üyeleri çocuklar olan ve adını, roket biliminin babası olarak adlandırılan Alman asıllı Amerikalı bilim adamı Wernher von Braun’dan alan bir kulübün de kurucusu ve yöneticisidir. Bir izcilik toplantısı için Filipinler’de olan genç bir Amerikalı iş adamının bir jeepneyi ve beraberinde de sürücüsünü ABD’ye götürmek istemesi ile Tahimik kendisini Paris’te bulur. Amerika hayalinin ilk adımı olan bu şehirde tanık oldukları ve yaşadıkları, Tahimik’in bir cennet olarak hayal ettiği Batı’nın uygarlığının gerçek yüzü ile tanışmasını sağlayacaktır.

Öykünün ilk yarısı Filipinler’de geçiyor ve Tahimik’in anlatıcılığı ile geliyor görüntüler karşımıza. Onun Tagalogca olan konuşmaları, bir süre İngilizce konuşan bir ses (konuşan yine Tahimik) tarafından devralınıyor bu bölümlerde. Genç adamın yaşamı ve köyü ile ilgili farklı kısa bölümler içeren bu ilk yarıda hem kahramanımızı tanıtıyor bize film hem de hikâyenin kimi temalarına ilk göndermeleri içeriyor. Örneğin köyüne giden tek yolun üzerindeki köprünün tarihçesi önce İspanyol, sonra da Amerikan sömürgecilerin varlığı ima edilerek anlatılıyor. Tahmik’in yetişkin hâli ile, kendisinin farklı yaşlarındaki jeepney sürücülüğünü canlandırdığı sahnede (önce küçük bir oyuncak jeepneyi iple zorlanarak çeken genç adam, sonra gerçek bir jeepneyi çekiyor ilerleyen yaşında) küçük mizah anları da yaratan film, bu komedisini Amerikalı temsilcinin izciler toplantısındaki sözlerinin (“Projeyi ben yönetmezsem, Amerikan fonları kesilir”) bir örneği olduğu gibi eleştirel bir boyuta da taşıyor zaman zaman. Köydeki kimi dinsel ritüelleri köprü üzerindeki güzellik kraliçesi adaylarının görüntülerinin takip etmesi ise, Batı’nın Filipinler’de ücra bir köye kadar uzanan kültürel hegemonyasını hatırlatıyor.

Filipinler bölümünde Tahimik’in babasının akıbeti üzerinden (“Baban gibisin, Tahimik. Beyaz adamın gülümsemesi senin başını döndürmüş”) bu ülkenin bir sömürge olarak geçmişini ve “kurtarıcı” ABD’nin ikiyüzlülüğünü de (“Amerikan mülküne izinsiz girdiği için öldürüldüğü yazıyordu cesedine iliştirilen askeri tutanakta. On iki milyon dolara ABD’nin askeri mülkü olduk”) sergiliyor film. Bu bölümlerde Tahimik ve arkadaşlarının “erkek olma” (sünnet) sahnelerini uzun ve oldukça “gerçekçi” tutmuş Tahimik bir belgesel yaklaşımı ile ve açıkçası bir parça rahatsız da ediyor gördüklerimiz. Evet, gerçek bu görüntüler ama sünnet işlemlerinin ormanın ortasında ve hijyenden epey uzak yöntemlerle gerçekleştirilmesini izlemek pek de kolay bir tecrübe değil! Filipinler’deki uğurlama sahnesinin gerçek/hayal karışımı bir hava içinde anlatılması ise bu “cerrahi operasyon”ların aksine, öyküye hoş bir hava katıyor.

Tahimik’in Batı ile kendi ülkesini ilk karşılaştırma aracı köprüler oluyor. Kendi köyündeki tek ve oldukça kısa köprüden sonra, Paris’te havaalanında gördüğü dev yürüyen merdiven köprüleri kahramanımızın Batı hayranlığını daha da artırırken, ardından gördüğü yürüyen yollar, otomatik kapılar daha da pekiştiriyor bunu. Küçük bir odanın içinde, kendi köyündeki beş bambu kulübedekinden daha fazla eşya olması ise bu hayranlığa şaşkınlık ve ilk kez olmak üzere, bir sorgulama da katıyor. Paris’te geçen bölümlerde film tüketim toplumu kültürünü ve kapitalizmi de katıyor eleştirileri arasına. Bunu yaparken, zaman zaman fazla naif bir sinema dili çıkıyor karşımıza ve parlatılmış profesyonel filmlere alışkın olanları rahatsız edebilir bu durum. Ne var ki filmi kendine has ve çekici kılan, temel olarak tam da bu; meselesini ve eleştirilerini samimi ve adeta içinden geldiği gibi ve hiç zorlanmadan dile getiren bir yapıt var karşımızda. Bu naiflik eğlenceli bir dile de sahip ve bazı sahnelerde Tahimik’in gözlemleri hem güldürüyor hem düşündürüyor izleyeni. Örneğin insanlar dev bir kubbenin bir vinç aracılığı ile bir yapının tepesine oturtulmasını izlerken, hemen yanıbaşlarındaki doğum sancısı çeken kadını fark etmiyorlar bile. Elbette bu genç kadını (Tahimik’in eşi Katrin var bu rolde ve daha sonra doğan bebeği de çiftin ilk çocukları olan Kidlat De Guia canlandırıyor) ilk gören ve ona yardımcı olan kahramanımız olacaktır ve bu sahne film için Batı’nın teknolojik mucizeler yaratırken, doğal olanları (doğum gibi) unutmasını dile getirme aracı oluyor. Filmin naifliğinin aslında kahramanının naifliğinin doğal sonucu olduğunu düşünmek de mümkün. Amerikalı girişimcinin “1 daha az seyyar satıcı, 1 daha fazla park yeri demek” sözleri ile tepki verdiği bir ölümü, genç adam bir marketi taşlayarak yanıtlıyor örneğin. Onu “Dua ettiğim cennet bu mu? Hayal ettiğim cennet bu mu?” noktasına taşıyan daha pek çok tecrübesi oluyor genç adamın ve sonunda “Yıldızlara köprü kuranlardan bağımsızlığını” ilan ediyor.

Finalde güçlü nefes sahneleri ile gerçeküstü bir direnişe yönelen film, “Eski bir jeepney asla ölmez, yüz yeni jeepneyde yaşar” dünyasından gelen bir adamın Batı’da yaşadığı hayal kırıklığını ve sömürgeciliğin, emperyalizmin araçlarını değiştirerek devam ettiğini anlatıyor özet olarak. Aslında bir sinemacılık kariyeri hedeflemediğini ve sinemaya tamamen tesadüf eseri (ve Werner Herzog’un yardımı ile satın aldığı bir kamera ile) girdiğini söyleyen Tahimik’in arada bir amatör video havasına da sahip olan filminin sahip olduğu saf sinema tadının hayranları arasında Herzog ve Francis Ford Coppola’nın da olması, hatta Herzog’un Tahimimik’in filmini “70’li yıllarda sinemadaki en orijinal ve şiirsel eserlerden biri” olarak nitelemesi, yapıtın önemi hakkında sağlam deliller olsa gerek. Eğer bu deliller yeterli değilse; ABD’nin en saygın entelektüellerinden biri olan yazar, eleştirmen ve aktivist Susan Sontag’ın film için şu söyledikleri yeterli olabilir: “Bu film sinemada orijinalliğin, cüretkârlığın ve hatta masumiyetin hâlâ var olduğunu hatırlatıyor”.

Amerikalı iş adamının, Paris’te en az iş yaptığı bölgenin Bastille olmasını orada komünistlerin yaşaması ile açıklaması ve Tahimik’in, adına kulüp kurduğu bilim adamı Wernher von Braun’un Nazi Almanyası’na hizmet eden ve faşist partinin de üyesi olan birisi olması türünden göndermeleri olan film kesinlikle orijinal ve önemli bir çalışma. Yeni sömürgeciliğin kültürel emperyalizm boyutunu özellikle açılış sahnelerinde eğlenceli bir şekilde sergilemesinin de bir örneği olduğu gibi, bu çalışma sinemanın kayda değer politik örneklerinin arasına girmeyi hak ediyor kuşkusuz.

(“Perfumed Nightmare”)

(Visited 15 times, 3 visits today)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir