Cidade Pássaro – Matias Mariani (2020)

“Ikenna, canım, ilk göz ağrım. Seni özledim. Eve, yanıma dön. Senin yerini kimse dolduramaz. Çok şükür bir sürü çocuğum var ama Tanrı ilk çocuğum olarak seni seçti. Nerede olduğunu bilmediğimiz için üzgünüz. Baban ölünce, evimizin reisi kalmadı. Evimizin reisi sensin. Geri dön, Ikenna. Amadi altından kalkamaz. Güzel bir çocuk ama senin gibi değil. Lütfen Ikenna”

Abisini bulmak için São Paulo’ya gelen Nijeryalı bir adamın, kardeşinin hayatı ile ilgili ailesine anlattıklarının arkasındaki gerçekleri keşfetmesinin hikâyesi.

Senaryosunu Chika Anadu, Francine Barbosa, Maíra Bühler, Matias Mariani, Júlia Murat, Chioma Thompson ve Roberto Winter’in yazdığı, Matias Marinani’nin yönettiği bir Brezilya ve Fransa ortak yapımı. Yönetmenliğe 2004’te çektiği “O Não de São Paulo” adlı kısa filmle başlayan Brezilyalı sinemacı Matias Mariani’nin ilk uzun metrajlı konulu filmi olan yapıt, Afrika’dan Güney Amerika’ya göç eden bir adamın arkasında bıraktığı boşluğu doldurmak zorunda kalan kardeşinin, onu bulmak için Brezilya’ya geldiğinde gerçekleri keşfetmesi ve kendi yaşamını da gözden geçirmesini anlatıyor temel olarak. São Paulo şehrini, modern mimari örnekleri ve kaotik yaşamı ile öyküsünün merkezine yerleştiren film, aile ilişkileri, ebeveynlerin beklentilerinin özellikle erkek çocuklar üzerinde yarattığı yük ve kimlik meseleleri üzerine yavaş akan, zarif ve sade bir yapıt ve kendine has gerilimi ve -cevaplamadığı- gizemleri ile ilgiyi hak ediyor.

“Eneke adındaki kuşun dediğine göre / İnsanlar isabetli atış yapmayı öğrenince / O da tünemeden uçmayı öğrenmiş”… Açılışta bir çocuğun sesinden duyduğumuz bu sözler bir şarkıya ait ve öykü boyunca birkaç kez ve birinde de oldukça dokunaklı bir sahnede karşımıza çıkıyor. Bir leitmotif işlevi gören bu sözleri ilk duyduğumuzda 1988’de Nijerya’nın Nsukka şehrindeyiz. Amadi (O.C. Ukeje) ve abisi Ikenna’nın (Chukwudi Iwuji) çocukluklarından bir ânı gösteren bu sahne, çocuklardan birinin kardeşini korkutmak için çıkardığı sesle birlikte São Paulo’nun dev binalarından oluşan bir görüntüye ve 2019’a bağlanıyor. Amadi artık yetişkin bir adamdır ve bu şehre annesinin isteği üzerine, birkaç yıl önce buraya yerleşen ve bir yıldır haber alamadıkları abisini bulmaya gelmiştir. Kamera bu bağlanılan sahnede bir süre şehrin binalarını ve insanlarını görüntüleyerek filmin aynı zamanda ve özellikle mimarisine odaklanarak São Paulo hakkında da bir öykü anlatacağını söylüyor bize. Burada Nijeryalı bir adamla buluşur Amadi ve abisinin geride bıraktığı izleri takip ederek onu bulmaya çalışır. Bu arada Brezilyalı veya çoğu Nijerya kökenli olan göçmen karakterlerle tanışır ve arayış süreci aynı zamanda kendisini bulma sürecine de dönüşür. Abisi ile ilgili keşfettikleri, yalanlardan ve gizemden oluşan bir ağ olacak, finalde kendisi ile ilgili de bir karar almak zorunda kalacaktır Amadi.

Görüntü yönetmeni Leo Bittencourt ile birlikte çerçeve oranı olarak 4:3’ü seçmiş yönetmen Matias Marani ve bu da sık sık görüntüye giren yüksek binaların ve gökdelenlerin insanı ezen havalarını daha da güçlendiriyor; buna yapıların şehrin manzarasını fazlası ile yoğun gösteren görüntülerini de ekleyince, ortaya klostrofobik bir sonuç çıkıyor zaman zaman. Amadi’nin arayışı sırasında kapıldığı yılgınlığı ve karşılaştığı yalanların neden olduğu şaşkınlığı daha da artırıyor bu havayı. Ne var ki filme karanlığın ya da karamsarlığın hâkim olduğunu söylemek de mümkün değil kesinlikle. Genç adamın şehrin farklı mekânlarındaki arayışı karşımıza müziği de, dansı da ve sevgiyi de çıkarıyor sık sık. Amadi abisinin hem Brezilya’dakilere hem kendi ailesine söylediği yalanları birer birer keşfeder ve tüm bunların nedenini anlamaya çalışırken, şehrin insanlarının arasına da karışıyor ve finaldeki kararı bir parça da tüm bu ilişkilerin (mekânlar ve insanlarla) sonucu oluyor. Karakterleri sık sık bir yapının parçası olan bir açık alandan (balkon, teras, çatı vs.) şehre bakarken gösteriyor bize Matias Marani ve hatta bir iki farklı sahnede bir adamı yüksek bir binanın tepesinde namaz kılarken de görüyoruz. Bu ibadet görüntüsünü öyküde bir yere bağlamak zor açıkçası ama belki São Paulo’da farklı dillerin, farklı kültürlerin ve etnisitelerin (perukçudaki farklı etnisitelere ait saç örnekleri gibi) bir aradalığını ve buna bağlı olarak Ikenna’nın göçmen olma durumunu vurgulamak istemiş olabilir senaryo.

Danimarkalı müzisyen Flemming Nordkrog’un gerektiğinde dramatik gerektiğinde gizemli ve hüzünlü olabilen başarılı çalışmasının eşlik ettiği öyküde reenkarnasyonun da aralarında olduğu bazı temalara ve örneğin Ikenna’nın quantum, oyun teorisi ve istatistiğe dayalı tahmin çalışmaları gibi unsurlara öyküde sık sık değiniliyor ve hatta altları çiziliyor ama bir sonuca bağlanmıyorlar. Bu da doğal olarak, bir boşluk hissine neden olarak öykünün gücünü azaltıyor ve ortalama bir sinema seyircisini kendisinden uzaklaştırma riski yaratıyor. Bu sıkıntıyı bir kenara bırakırsak ki yönetmenin sade ve dürüst sinema dilinin değeri bunu gerekli ve mümkün de kılıyor zaten, öykünün konuştuğumuz dil, özellikle de ana dil üzerine söylemleri önemli ve üzerinde durulmayı hak ediyor. Brezilya Portekizcesi, İngilizce, Çince, Igbo dili ve Macarcanın konuşulduğu bir öykü bu ve bir yandan Macarca ile ilgili ilginç bir yan öykü üzerinden ana dili kavramı ve bunun kimliklerimiz ile güçlü bağlantısı, bir yandan da farklı diller konuşmanın iletişime tam anlamı ile engel olup olmayacağı hakkında düşünmeye yönlendiriyor bizi.

Ana dilinin konuşulduğu toprakları terk edip, eninde sonunda hep bir yabancı olarak kalmanın, geride bıraktıklarından kop(ama)manın travmasını da anlatan öyküde yönetmen yukarıda anılan klostrofobik havayı uzun planlar, orta çekimler (karakterin belden yukarısını gösteren çekimler) ve yakın planlar arasında yumuşak geçişlerle kırıyor zarif bir şekilde. Her ne kadar bir kayıp ve onu arama üzerine kurulu gibi görünse de hikâye, asıl olarak aile bağları ve bu kurum içindeki rollerin yarattığı yükler üzerine ilerliyor ve bunu yaparken bazı küçük oyunlardan da başarı ile yararlanıyor. Örneğin açılışta iki kardeşi çocukluklarında ve birlikte seyirciye doğru koşarken görüyoruz; bu an Amadi’nin rüyası olarak tekrar karşımıza geldiğinde ise zıt yönde koşuyor çocuklar. İlki bir birlikteliğe, bir olumlu duruma işaret ederken, ikincisi bir yitirme hâlinin sembolü oluyor sanki. Yine başlangıçtaki “alnıma bir gülümseme çizeyim mi?” sözü de izleyeceğimiz arama hikâyesinin sonucu ile ilgili bir umuda gönderme işlevi görüyor. Özetle söylemek gerekirse, “laptop’u bulma” gibi zorlama bir tesadüfün de aralarında olduğu bazı sıkıntıları hiç umursamadan izlenmesi gereken ilginç bir çalışma bu ve yönetmenin belgeselci geçmişinin de olumlu izlerini taşıyor.

(“Shine Your Eyes”)

(Visited 10 times, 3 visits today)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir