“Çimen çitin diğer tarafında her zaman daha yeşildir”
Tarihi malikânelerini giderlerini karşılamak için ziyarete açan bir İngiliz çiftin, Amerikalı bir turistin evin kadınına ilgi göstermesi ile ortaya çıkan komik ve romantik durumun hikâyesi.
Karı koca olan Hugh Williams ve Margaret Wyner’ın 1956’da yazdıkları ve hayli popüler olan aynı isimli oyunlarından uyarlanan, senaryosunu yine onların yazdığı ve yönetmenliğini Stanley Donen’ın yaptığı bir Birleşik Krallık yapımı. Başrollerinde Cary Grant, Deborah Kerr, Robert Mitchum, Jean Simmons ve Moray Watson’dan oluşan güçlü bir kadronun yer aldığı, romantik komedi türündeki yapıt, Film (Komedi) ve Erkek Oyuncu (Komedi/Müzikal) dallarında Altın Küre’ye aday olmuştu. Bir aldatma hikâyesinin, ana kahramanı olan üç kişi ve onlardan ikisinin ortak bir tanıdığı tarafından bilinmesinden doğan durumu komediyi öne çıkaran ama romantizmi de ihmal etmeyen bir senaryo ile anlatan film, iyi yazılmış eğlenceli diyalogları ve dönemine göre bir anaakım sinema yapıtı için cüretkâr sayılabilecek söylemleri ile kendisini ilgi ile izletiyor. Kadrosunun gücü ile de dikkat çeken filmin, eğlencesini her zaman aynı düzeyde tutamaması, bir parça fazla konuşmalı olması ve bazı sahnelerinin sarkması gibi problemleri olsa da, eğlenerek izlenebilecek bir romantik komedi bu.
Kont Victor (Cary Grant) ve Kontes Hilary Ryhall (Deborah Kerr) kırsal bölgedeki büyük malikânelerinin giderlerini karşılamakta zorlandıkları için evlerini turistik turlara açmışlardır ve Hilary ayrıca, yetiştirdiği mantarları satarak aile gelirine katkı sağlamaktadır. Gelen turist gruplarının birinde yer alan Amerikalı petrolcü Charles Delacro (Robert Mitchum) görür görmez Hilary’e ilgi gösterecek ve kadın da bu ilgiyi karşılıksız bırakmayınca ortaya bir ihanet öyküsü çıkacak ve bu aldatmanın ilgili taraflarına, kadının yakın arkadaşı ve Victor’un da eski kız arkadaşı olan Hattie Durant (Jean Simmons) ve evin uşağı, müstakbel romancı Trevor’ın da (Moray Watson) katılmasıyla, eğlenceli ve romantik gelişmeler meydana gelecektir.
Hugh Williams ve Margaret Wyner’ın iki perdelik oyunu İngiliz eleştirmen ve gazeteci J. C. Trewin tarafından 1958-59 tiyatro sezonunun en iyi dört eserinden biri seçilmiş ve seyirciden de epey ilgi görmüştü. O oyunda tiyatro sahnesinde seyirci karşısına çıkan Moray Watson filmde de rol alan tek isim olmuş ve umutsuz, kontun kendisine aslında çok da ihtiyacı olmadığına inandığı için işten çıkarılmayı ya da en azından maaşının düşürülmesini talep eden uşak rolünde eğlenceli bir performans vermiş. Victor rolü için Rex Harrison’ın, Charles rolü için Cary Grant, Rock Hudson ve Charlton Heston’ın, Hattie rolü için Kay Kendall’ın ve Ingrid Bergman’ın adları düşünülse de Kendall’ın vefat etmesi, eşi olan Harrison’ın bu nedenle yapımdan çekilmesi ve Hudson ile Heston’ın teklifleri ret etmesi ile kadro filmde seyrettiğimiz gibi şekillenmiş sonuçta.
Belki öykünün sonuna kadar tutamasa da sözünü, sıkı bir eğlence ve hınzır bir mizah vaat eden bir açılış jeneriği ile başlıyor film. 16 James Bond filminin jenerik çalışmasını yapan ve sinema tarihine, ilk kez 1962 tarihli “Dr. No”da (Terence Young, Doktor No) karşımıza çıkan ve bugün kült olan “silah namlusu sekansı” ile geçen Maurice Binder, Donen ile birlikte hazırlamış bu çalışmayı. Jenerik tasarımına ilk olarak yine Stanley Donen’ın 1958 tarihli “Indiscreet” (Sonsuz Aşk) filmi ile başlayan ve onun başka filmlerinde de aynı görevi üstlenen Binder’ın buradaki çalışması filmin adına ve öyküsüne çok uygun, zeki bir düşüncenin ürünü. Çimen üzerinde oturan bir bebeği görüyoruz önce; sonra birer birer üç bebek daha geliyor görüntüye ve her biri filmin dört başrol oyuncusunun ismi ile görünüyor perdede. Filmin senaryo, müzik, görüntü, kurgu çalışmalarına imza atanların ve yapımcı/yönetmenin adları gösterilirken de bebeklerin de biri veya duruma göre daha fazlası eğlenceli görüntülerin parçası oluyor: Örneğin senaristlerin adları ile birlikte bebeklerden biri daktilo ile yazarken, bir diğeri senaryonun yazılı olduğu kağıtlarla oynuyor; müzikleri hazırlayan Noël Coward’ın ismi ise biri mini bir piyano çalan, diğeri nota kağıtlarını savuran bir bebeğin görüntüleri ile birlikte çıkıyor karşımıza. Jenerik sadece görsel bir eğlence olmaktan da ileri gidiyor ve özellikle bebeklerin vücut dilleri, birbirlerine bakışları ve hatta çimen üzerindeki oturma pozisyonları ile öykünün adeta bir özetini yapıyor, daha sonra anlayacağımız üzere. Bebeklerin, temsil ettiği oyuncuların canlandırdığı karakterlerin özelliklerini taşıyacak şekilde görüntülenmesi/oynatılması da dikkat çekiyor. Kesinlikle yaratıcı bir çalışma bu ve Maurice Binder’ın işindeki ustalığının da parlak örneklerinden biri. Bu çalışmada özellikle bebeklerin kullanılmasını filmin hafifliği ve öyküdeki karakterlerin zaman zaman pek de yetişkinler gibi davranmamaları ile açıklayabileceğimiz filmin, sadece yönetmeni değil, yapımcısı da olan Stanley Donen’ın adı ile birlikte görünen bebeğin esnemesinin sırrı ise yönetmenin kendisi ile dalga geçme ve çok da ciddiye alınmama arzusu.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere’nin soyluları gösterişli evlerinin yüksek bakım giderlerini karşılamakta zorlanınca öykümüzdeki çift gibi yeni gelir kaynaklarına başvurmak zorunda kalmışlar. Savaş sonrasında halkın yaşadığı zorluklar karşısında hayli lüks bir sorun bu ama bir anaakım romantik komedisi olarak filmimizin böyle “derin” meselelerle işi yok elbette. Hugh Williams ve Margaret Wyner’ın oyunlarının diyaloglarını anlaşılan hayli koruduğu ve bu nedenle oldukça bol konuşmalı olan film bunun yerine seyirciyi bir ihanet öyküsü ile bir yandan eğlendirirken, bir yandan da aşk, aldatma, bağlılık vs. kavramları üzerinden romantik düşüncelere yöneltiyor. Buna ek olarak, üç İngilizin ortasına attığı bir Amerikalı karakter üzerinden, aynı dili konuşan ama yaşam biçimleri, aşka ve ilişkilere bakışları farklı olan iki kültürün birleşme ve çatışma alanları ile kendisine yeni bir alan da açıyor. Charles Delacro’nun tipik bir Amerikan rahatlığı ile hareket etmesi, konuşması ve kadını etkileme girişimi ile başlayan bu farklılık resmi, ne var ki bir süre sonra öyküdeki yerini kaybetmeye başlıyor ve film kendisini zenginleştirebilecek bir unsuru harcamış oluyor. Hilary’nin Charles’a pek de diren(e)memesini de yeterince gerçekçi kılamayan film bu tür eksikliklerini eğlenceli ve zekâ dolu iğneleyici diyaloglar ve kelime oyunlarıyla gidermeye çalışıyor ve bazı sarkmış görünen sahnelere ve tekrara düşmesine rağmen, çoğunlukla başarıyor da bunu.
Hilary’nin Londra’ya gittiği sahnede tren kalkarken onun ve Victor’un bakışlarının karşılaşamaması gibi ince görsel oyunlar renk katıyor filme. Boş bir kayık, bir restorandaki rezerve edilmiş boş masa, sahiplerini göremediğimiz piknik sofrası ve konser salonundaki boş koltuklarla ima edilen ihanetin kapanan bir otel odası kapısı ile vurgulanmasının bir diğer örneği olduğu bu oyunların en çekici olanı ise bir telefon konuşması sırasında görüntünün ikiye bölündüğü sahnede çıkıyor karşımıza. Çok iyi yazılmış, düzenlenmiş, oynanmış ve Stanley Donen’ın kendisini en çok hissettirdiği anlara tanık olduğumuz bu sahneyi filmin zirve noktası olarak nitelemek mümkün.
Cary Grant’ın kendisini telefonda Rock Hudson olarak tanıtarak bu oyuncunun o dönemdeki popülerliğine ve Grant’in canlandırdığı rol kendisine teklif edildiğinde onun bunu reddetmesine göndermede bulunduğu filmde, Josh Peters karakterinin adını koyansa Stanley Donen olmuş ve o tarihte yedi ve beş yaşlarında olan çocukları Peter ve Joshua’yı öykünün parçası yapmış böylece. Uşak Trevor ile Victor arasındaki ikili sahneleri de eğlenceli yanları arasına katabileceğimiz çalışmada Mitchum dışındaki tüm oyuncular rollerinin hakkını fazlası ile vermişler; Mitchum’un sıkıntısının nedeni, senaryonun onun karakterini komedinin parçası yapamaması ve oyuncunun da romantizmin taraflarından biri olarak yeterince ikna edici olamaması gibi görünüyor.
Sanat yönetmeni Paul Sheriff’in başarılı set tasarımları, görüntü yönetmeni Christopher Challis’in bu setler arasındaki dinamik hareketlere sahip kamera çalışması ve Noël Coward’ın başta eğlenceli “Stately Homes of England” (Coward, İngiliz şair Felicia Hemans’ın “The Homes Of England” adlı şiirinin sözlerini esprili bir biçimde değiştirerek oluşturduğu bu şarkıyı 1938’de sahnelenen “Operette” adlı müzikali için yazmış aslında) olmak üzere şarkılarının dikkat çektiği, temposu bazı anlarda düşse de keyifle seyredilebilecek bir çalışma bu özetlemek gerekirse.
(“Yeşillikler Üstünde”)