“Seni takip etti ve kullanılmayı bekleyen zavallı, küçük bir pislik olduğunu fark etti”
Yalnızlıktan ve can sıkıntısından bunalan bir yazar adayının Londra’nın sokaklarında hiç tanımadığı insanları takip etmesi ile kendisini tehlikeli bir oyunun içinde bulmasının hikâyesi.
Christopher Nolan’ın yazdığı ve yönettiği bir Birleşik Krallık yapımı. Nolan’ın ayrıca görüntü yönetmenliğini, ortak yapımcılığını ve Gareth Heal ile birlikte kurgusunu da üstlendiği yapıt bu sinemacının ilk uzun metrajlı filmi. Çok düşük bir bütçe (yaklaşık 6.000 dolar olduğu söyleniyor) ile çekilen film ana kadrodaki oyuncuların hemen tamamının ilk ve bazılarının tek oyunculuk çalışması olan, büyük bir kısmı el kamerası ile çekilen ve Nolan’ın filmografisinin karakteristik öğelerini barındıran ilginç bir bağımsız çalışma. Nolan’ın kendi evine bir hırsızın girmesinden sonra, evindeki kişisel eşyalarını karıştıran birinin ne hissedeceğini düşünerek yazdığını belirttiği senaryo, Nolan’dan bekleneceği gibi; sadece seyirciye değil, karaktelerine de oyun oynayan, zamanda ileri geri gidip gelen ve olan biten finalde açığa kavuşana kadar bu oyunu sürdüren bir film ile sonuçlanmış. Nolan’ın oyunbazlığının sonraki yapıtlarında daha belirgin olan “kendine hayranlığı” ve bu oyunların zaman zaman fazlası ile tek ana unsura dönüşmesi gibi sorunlar burada kendisini hiç hissettirmiyor ve bu da alçak gönüllü ve sade bir yaklaşımın bazen ne kadar önemli olduğunu hatırlatıyor bize.
Öyküde kendisini Bill veya Danny olarak tanıtan ama jenerikte adı “genç adam” olarak geçen bir yazar adayı (Jeremy Theobald) yalnızlığın verdiği sıkıntıdan dolayı kendisine ilginç ve tehlikeli bir alışkanlık edinir: sokağa çıkıp hiç tanımadığı insanları gizlice takip etmek (buna “gölgelemek” adını veriyor). “Sadece nereye gittiklerini ve ne yaptıklarını görmek istedim” diyor kim olduğunu sonradan anlayacağımız birisine (Nolan’ın amcası ve kadronun o tarihteki tek tecrübeli oyuncusu olan John Noran) yaşadıklarını anlatırken. Kahramanımız bu tehlikeli hobisi sırasında peşine düştüğü genç bir adam olan ve evlere girip hırsızlık yapan Cobb (Alex Haw) ile tanışacak, işin içine güzel bir kadın (Lucy Russell) ve porno ve fuhuş patronu olan tekinsiz bir adam (Dick Bradsell) karışacak ve genç yazar hiç beklemediği olaylarla karşı karşıya kalacaktır.
Christopher Nolan siyah-beyaz çektiği filmin hemen tamamında el kamerası kullanmış ve bu ilk uzun filminin bağımsız havasını destekleyen bir seçim yapmış böylece. Düşük bütçeli filmlerin dış çekimlerinde sıklıkla kullanılan “gerilla çekimi” (doğal mekânlarda, yapay ışık vs. kullanmadan ve yetkili mercilerden izin almadan yapılan çekimler) yöntemi, el kamerasının “sallantılı” görüntüleri ile birleşince ortaya öykünün kahramanının tedirgin ve gergin ruh haline uygun bir hava çıkmış ki filme olumlu bir katkısı olmuş bunun. Nolan’ın daha sonra filmlerinde sıkça başvuracağı şekilde, zamanda doğrusal bir akıştan uzak durmak da benzer bir olumlu etki yaratmış; ne olup bittiği konusunda seyircide tereddüt yaratan bu tercih yönetmenin daha sonraki filmlerinde de (2000 tarihli “Memento” (Akıl Defteri), 2006 yapımı “The Prestige” (Prestij), 2023 tarihli “Oppenheimer” vs.) tekrarlayacağı bir oyun ve burada kesinlikle etkiliyor seyirciyi. Nolan’ın sahip olduğu bütçeler arttıkça ve öyküleri daha görkemli prodüksiyonlarla anlatma imkânına kavuştukça, bu biçimsel oyunun bir kendine hayranlığa dönüşmeye başladığı açık; bu filmin alçak gönüllü bağımsız karakterine ise çok yakışmış bu seçim.
Senaryoyu başına gelen bir hırsızlık olayından esinlenerek yazdığını söyleyen Nolan’ın “hırsız evimde, eşyalarımı karıştırırken ne hissetmiştir” teması öyküde epey bir yer tutuyor aslında ve Cobb karakterinin eylemlerinin ve diyaloglarının da önemli bir parçası olmuş. “Para için değil, adrenalin için yapıyorum; çünkü ben de senin gibi, insanlarla ilgileniyorum. Eşyalarından insanlar hakkında çok şey anlayabilirsin” ve “Ellerindekini alıp, onlara neye sahip olduklarını gösterirsin” gibi sözler sarf eden Cobb için yazılan replikler sık sık bu temayı gündeme getiriyor ve öyküye ek bir boyut da katıyor. Ne var ki bu tema ile asıl hikâye bir süre sonra birbirinden bağımsız hâle geliyor; kahramanımızın Cobb’dan etkilenme ve ona benzeme süreci bu kopukluğun bir kısmını gideriyor aslında ama bu yine de yeterince güçlü bir bağ değil.
Bütçesizliğin sonucu olarak hemen hep doğal ışığın kullanıldığı filmin çekimleri bir yıldan uzun sürmüş; bunun nedeni ise oyuncuların ve teknik kadroda görev alanların, hayatlarını başka işlerden kazanmaları ve bu nedenle sadece hafta sonlarında çalışabilmeleri olmuş. Bazı sanatçıların hem küçük rolleri üstlenip hem sesçilik gibi teknik görevler de üstlenmesinin de nedeni yine bütçe sıkıntısı. Buna rağmen, yapıt Nolan adına başarılı bir çıkış filmi olmuş ve onun bu kısıtları lehine çevirdiği, bağımsız ruhu ve özgünlüğü ile ilgiyi hak eden bir sonuç çıkmış ortaya. Biri hariç -en azından o tarihlerde-amatör olan oyuncuların performansının profesyonellikten uzak performansları bazı sinema yazarları tarafından olumsuz bir eleştirinin nedeni olsa da, seyirci için yeni yüzler olmaları ve hem bunun verdiği “yabancılık” hissinin sağladığı tedirginlik, hem performansların sadeliği filme zenginlik de katmış açıkçası. Hatta Jeremy Theobald ve Alex Haw’un oyunculuklarının filme kesinlikle önemli ve ek bir çekicilik kattığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Nolan filmde Stanley Kubrick’e olan hayranlığını da göstermiş farklı öğelerle: kahramanımız gittiği bir barda kendisini Kubrick’in “The Shining” (Cinnet, 1980) filmindeki çocuk karakterinin adı ile (Danny) tanıtıyor; bir başka sahnede ise aynı filmde Jack Nicholson’un oynadığı Jack karakterinin sinema tarihinin kült anlarından birindeki (“Here’s Johnny!”) görüntüsü vesikalık fotoğraf olarak çıkıyor karşımıza. Bill’in Cobb’a özenmesinin ve ona benzeme sürecinin içine girmesinin -belki sürenin kısalığı nedeni ile- üzerinde yeterince durulmamasını bir eksiklik ve farklı okumalara imkân verecek bir fırsatın kaçırılmış olması olarak görmemiz gereken film, yönetmenin daha ucuz olduğu için seçtiğini açıkça belirttiği siyah-beyaz’ın öykünün karanlığını çekici bir biçimde desteklediği ve kesinlikle ilgiyi hak eden, David Julyan’ın müziklerinin de özenle desteklediği bir çalışma.