A Bigger Splash – Luca Guadagnino (2015)

“Dosttuk. Kardeşten daha ileriydik. Çatı katlarında oturup, “kimin umurunda? diyen bütün o boktan insanlardan çok daha iyiydik. Ya şimdi… şimdiyse bana sadece hoşgörü gösteriyorsun. Senin böyle davranmanın benim için ne kadar iğrenç bir durum olduğunun farkında mısın? Hakkımda ne istersen düşün, beni acımasızca yargıla, ama bana hoşgörü gösterme!”

Bir İtalyan adasında huzurlu bir tatil yapan ünlü bir rock yıldızı ve kocasının, ortak arkadaşları olan bir müzik yapımcısı ve kızının gelişleri ile erotik bir gerilime dönüşen hikâyeleri.

Jacques Deray’ın 1969 tarihli, İtalya ve Fransa yapımı “La Piscine” (Sen Benimsin) adlı filminden esinlenen senaryosunu David Kajganich’in yazdığı, yönetmenliğini Luca Guadagnino’nun yaptığı bir İtalya, Fransa ve ABD ortak yapımı. Venedik’te Altın Aslan için yarışan ve sadece adını değil, başka unsurlarını da David Hockney’in 1967 tarihli ünlü tablosundan alan film, Guadagnino’nun farklı esin kaynaklarından beslendiği, görsel başarısı ile dikkat çeken ve başrol oyuncularının (Tilda Swinton, Matthias Schoenaerts, RalphFiennes ve Dakota Johnson) özellikle ikisinin (Swinton ve Fiennes) etkileyici performansları ile güçlendirdikleri bir çalışma. 1960’lardan gelen iki ilham kaynağına saygı gösterircesine, onların döneminin sinemasına yakın duran film, erotizm ve ikinci yarısında ortaya çıkan gerilimi çekici bir biçimde birleştirmeyi başarması ile de önem taşıyor. Guadagnino’nun zengin ve kendilerinden başka ilgi alanları olmayan bireylerin hikâyesini anlatma alışkanlığının örneklerinden biri olan yapıta, adaya gelen yasadışı göçmenler üzerinden bir toplumsal boyut eklenmeye çalışılmış ama yeterince ikna edici durmuyor bu tercih.

Deray’ın filmi, Alain Page adı ile yazan Jean Emmanuel Conil tarafından kendi hikâyesinden uyarlanmış ve senaryoya Jean Claude Carrière ve Deray da katkı sağlamıştı. François Ozon’un 2003 tarihli “Swimming Pool” filmine de ilham kaynağı olan bu Deray filminden yola çıkıyor Guadagnino’nun yapıtı ama epey değişiklik yapıyor karakter ve öyküde; “havuz başında geçen bir erotik gerilim” temasını ise koruyor. Yönetmen, Hockney’in sahibini bilmediği bir fotoğraftan yola çıkarak yarattığı, modern sanatın en önemli örneklerinden biri olan ve pop-art türündeki resminin sadece adından değil, atmosferinden de beslenmiş filmini yaratırken. Tabloda suya atlayan yüzücünün kendisi değil, arkasında bıraktığı sıçrayan su görülür sadece ve kendi filminde de Guadagnino görünenin arkasındakini anlatmaya çalıştığını söylemiş. Onun hikâyesindeki “görünen” rock yıldızı kadının ses problemi nedeni ile çekildikleri evde çiftin havuz başındaki mutluluğu, “arkasındaki” ise onların evine gelen baba ve kızının davranışlarının tetikledikleri olarak yorumlanabilir.

Tablodaki California’nın yerini İtalya’nın güneyinde yer alan ve Afrika kıtasındaki Tunus’a sadece 68 km uzaklıkta olan küçük İtalyan adası Pantelleria’nın aldığı filmin diğer esin kaynakları arasında, yönetmenin kendi ifadesine göre Roberto Rossellini’nin 1950 tarihli “Stromboli” ve 1954 tarihli “Viaggio in Italia” (İtalya’da Yolculuk) filmlerinin yanında, karanlık öyküleri ve kendilerinin olmayan bir dünyada yaşayan karakterleri ile Patricia Highsmith ve Paul Bowles da yer alıyor. Swinton’un canlandırdığı rock yıldızı Marianne ise, yine yönetmene göre David Bowie, Patti Smith, Chrissie Hynde, Joan Jett , PJ Harvey, Peaches ve Róisín Murphy’nin bir karışımı. Yönetmenin kendisinin “Arzu Üçlemesi” olarak grupladığı üç filminden ikincisi olan yapıt (Diğerleri 2009 tarihli “Io Sono l’amore” (Benim Adım Aşk) ve 2017 yapımı “Call Me By Your Name” (Beni Adınla Çağır)) tüm bu referansları ile de ilgi çekebilir.

Bir futbol stadyumunda sahneye çıkan bir rock yıldızının görüntüsü ile açılan film, havuz başında çıplak şekilde güneşlenen bir erkek ve bir kadının görüntüsü ile devam ediyor. Kadın (Marianne rolünde Tilda Swilton var) o rock yıldızıdır ve ciddi bir ses kısıklığı sorunu yaşadığı için hiç konuşmamaya çalışmaktadır, sevgilisi olan erkek (Paul rolünde Matthias Schoenaerts’i görüyoruz) ise Belçikalı bir belgeselcidir ve sonradan öğreneceğimiz üzere alkol bağımlılığından kurtulalı çok da olmamıştır. Çiftin Pantelleria adasındaki huzurlu günlerini (açılışta havuz başındaki sahneleri tam bir kartpostal mutluluğu güzelliğinde ve Hockney’in tablosunda resmedilen ânın hemen öncesini gösteriyor adeta) bölense, Marianne’ın geçmişte sevgilisi olan müzik yapımcısı Harry’nin (Ralph Fiennes) kızı Penelope (Dakota Johnson) ile birlikte onları ziyarete gelmesi olur. Bu ziyaretin yaratacağı gerilimin ilk işaretini, havuz başında güneşlenen çiftin üzerinden geçen uçağın dev gölgesi ile veren hikâye, bundan sonra zaman zaman geriye dönüşlerle anlatılacak ve ortaya bir baştan çıkarma, erotizm ve kıskançlık eseri çıkacaktır.

Luca Guadagnino İtalya’da geçen şık hikâyeler anlatmayı seven bir sinemacı ve bu hikâyelerdeki karakterlerin en azından maddi olarak rahatları yerinde, mekânlar hep aydınlık ve zengin, yaşananlar ise hemen hep bireysel boyutla sınırlı. Bu filminde yönetmen hikâyesine güncel bir sosyal meseleyi, Avrupa’ya gelen yasadışı göçmenleri yerleştirmiş ve hem birden fazla sahnede görüyoruz onları hem bazı diyalogların da parçası oluyorlar; hatta işlenen bir suç için karakterlerden biri, gerçek faili bildiği (ya da tahmin ettiği halde) bu “olağan şüpheliler”i ima ediyor güvenlik güçlerine. Ne var ki tüm bunlar göçmenleri ve onların sorunlarını hikâyenin herhangi bir şekilde doğal bir parçası yapmaya yetmiyor. Her ne kadar senaryonun asla böyle bir niyeti olmasa da, bu kaçak göçmenleri İtalya’nın güneşli adasının huzurunu bir şekilde bozan bir öğe olarak yorumlamak bile mümkün ne yazık ki. Göründükleri tüm sahnelerde bir arka plan oluşturmaktan öteye geçmemeleri ve hemen hep sessiz olmaları da destekliyor bu düşünceyi. Harry’nin göğsündeki oraç çekiç ve yıldızlı dövme, işini yaparken “Bella Ciao” şarkısını (bugün tüm dünyada faşizme karşı mücadelenin sembollerinden olan şarkı) söyleyen temizlikçi ve eve gelen iki kadın için Harry’nin “komünistler” ifadesini kullanması da benzer bir şekilde yerine oturmayan politik göndermeler olarak dikkat çekiyor.

Fransız görüntü yönetmeni Yorick Le Saux (ilginç bir tesadüf olarak Saux, Ozon’un yukarıda anılan filminin görüntülerine de imza atmış) ile birlikte şık bir görsellik yaratmış Guadagnino. Bu görsellik Deray’ın filminin döneminin sinemasını hatırlatan ve nostalji duygusu yaratan bir biçime sahip ve mekânların şıklığı ile birlikte filme estetik duygusu yüksek bir hava katıyor. Zaman zaman objelere yakın planla zarif bir biçimde yaklaşan kamera, erotik imalarını ilginç ve farklılık yaratacak şekilde, karakterlerin gözünden yapmıyor. Örneğin baştan çıkarılmaya çalışılan bir karakterin gözünden görmüyoruz ayartan kişinin erotik işaretlerini ve kamera sık sık sadece bize gösteriyor onları. Bir başka filmde basit görünebilecek bu yaklaşım, burada ise tam tersi bir etki yaratıyor ve yapıta kesinlikle bir çekicilik katıyor. Guadagnino’nun acı çeken “elit” karakterleri şık bir görsellikle anlatmasının bir diğer parlak örneği kesinlikle bu çalışma. Onun Patricia Highsmith ve Paul Bowles’dan esinlendiğini ifade etmesini doğrulayacak bir şekilde ve daha önce/sonra da örneklerini verdiği gibi, bu elit karakterlerin yine yabancısı oldukları bir ülkede (hikâyenin kahramanları İngiliz, Amerikalı ve Belçikalı) yaşadıklarını anlattığını da söyleyelim yeri gelmişken.

Marianne ve Paul’ün “huzurlu” yaşamlarını bozan, Hockney’in tablosundan yola çıkarak söylersek, durgun havuzdaki suyu sıçratan Harry ve Penelope’un neden oldukları (ya da zaten var olanı tetikleyerek ortaya çıkardıkları) öykünün ana akışlarından birini oluşturuyor. Bu karakterlerden birinin mutlu çiftin bir bireyine uyuşturucu hap, bir diğerinin ise çiftin diğer üyesine sigara ikramını bu akışın bir sembolü olarak görmek mümkün. Marianne’ın ses rahatsızlığı ile ilgili olarak Paul sürekli hassasiyet ve özen gösterirken, Harry’nin kadınla birlikte bir karaoke eğlencesine gitmesini de yine yaşanacakları işaret eden bir sembol olarak görebiliriz.

Havuzda yaşanan trajik olay ve sonrasında göğe yükselen kamera ile yakalanan görsel başarının başka örneklerinin de yer aldığı film, Deray’ın yapıtında dolduğu gibi, “ders veren” bir sonla bitmemesi, hatta bu sonu korku dolu bir kuşku ile mizahın buluştuğu bir sahne ile tamamlaması da ilginç ve doğru bir seçim. Karakterinin rahatsızlığının ses sorunu olmasını kendisi öneren Tilda Swinton’un çok az konuştuğu öyküde o her zamanki sağlam performanslarının bir diğer örneğini verdiği filmde Ralph Fiennes de, kadının tam tersine sürekli konuşan, hareketli ve fazlası ile dışa dönük Harry karakterinde kelimenin tam anlamı ile döktürüyor. Arada bir Claude Chabrol ve Alfred Hitchcock filmlerini hatırlatan, başta The Rolling Stones’un şarkıları olmak üzere hayli zengin bir soundtrack’i de olan filmin, mültecileri yetersiz ve o nedenle de gereksiz görünen bir şekilde ele alması ve yönetmenin ısrarla “kişisel dertleri olan zenginleri şık mekânlarda anlatma”sının bir diğer örneği olması gibi kusurları olsa da, ilgiyi hak eden bir çalışma bu.

(“Sen Benimsin”)

(Visited 4 times, 1 visits today)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir